ARSIVANA SAYFA
 
2 Eylül '00
SAYI: 32
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Emperyalizme karşı mücadelenin bayrağı...
İMF-TÜSİAD hükümeti yeni saldırılara hazırlanıyor!
Cottarelli’nin teftişi protesto edildi
Belediyelerde grev yasağı boşa çıkarılamadı
Ordu, irtica ve KHK
Kapitalizm savaş demektir!
Zorunlu “bağış”a hayır!
Çocuklar ancak sosyalizmde çocukluklarını...
Depremin birinci yılında onbinlerce insan sokaktaydı
Adalet Bakanlığı yetkililerine ve ilgililere açık çağrımızdır!
Bakan yalan söylüyor, Cumhuriyet aklıyor!
Açlık grevini kazanımla bitiren Fehriye Erdal’ın açıklaması
Esnek üretim saldırısı ve işçi sınıfının görevleri
Hücre karşıtı mücadele ve reformist solun güncel konumu
Kolombiya= Vietnam 2000 (mi?)
Almanya’da artan faşist saldırganlık
Mücadele deneyimlerimiz den öğreniyoruz
Komünist militanlardan
parti programı üzerine

Devrimci değerlere saldırı
Bakırçay Havzası Demir-Çelik İşçileri Bülteni’nden
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Esnek üretim saldırısı ve işçi sınıfının görevleri


II. Bölüm

4.
“Esnek üretim”de sendika yerine “sendika” var!


Sermaye sınıfı, tehdit ve demagojilerin yanısıra, sendikalarımızın başına musallat ettiği ajanları, işbirlikçileri eliyle de mücadelemizin önünü kesmeye çalışıyor.

“Esnek üretim”e evet diyen sendika ağaları patronun çavuşluğunu yapıyorlar. “Esnek üretim”e geçit veren sendikaların şubeleri şimdiden fabrikanın personel işleri dairesi olarak çalışıyorlar. Eğer izin verirsek, işçinin aidatıyla beslenip patronların hizmetini görmek onların yegane işleri haline gelecek.


Birleşik Metal-İş

“Esnek üretim” saldırısına yönelik tutum konusunda önce Birleşik Metal-İş örneğine bakalım.

Birleşik Metal-İş Sendikası “esnek üretim” üzerine bir kitap-broşür yayınlıyor. “Esnek Üretimde İşçiler ve Sendikalar” adlı bu kitabın yazarı Hacer Ansal. Hacer Ansal bu çalışmasında, bir aydın ve emekçi dostu olmanın dürüstlüğüyle, sermayenin esnek üretim üzerinden yaydığı hayallerin perde arkasındaki gerçeklere de ışık tutuyor. Hem de bunu esnek üretimin anavatanı olan ülkelerdeki somut örnekler üzerinden yapıyor.


Japonya'da her yıl onbin işçi işbaşında
aniden neden ölüyor?

Japonya'da her yıl 10 bin işçinin aşırı çalışma ve yüksek iş stresi sonucunda gelişen özel bir hastalık nedeniyle (buna “çatlama” diyorlar ve bir tür iş katliamı oluyor) aniden öldüğünü aktarıyor örneğin. Gene Japonya'da işçilerin onyıllardır gerçek ücretlerinin yerinde saydığını, buna karşılık patronların kârlarının katlanarak arttığını söylüyor. Toplam işçilerin küçük bir bölümünü teşkil eden ve “en şanslı” konumdaki “çekirdek” işçiler için bile iş güvencesinin söz olarak kaldığını söylüyor. “Çekirdek” dışındaki çok düşük ücretlere talim eden geniş kesimler için ise işgüvencesinin esamesinin bile okunmadığını belirtiyor.

Daha birçok şey söylüyor. Lafı evirip çevirmeden söylüyor. Çünkü Hacer Ansal bir sendika ağası değil. Patronlara şirin gözükmek için boyun borcu yok.


Esnek üretimin işçilerin canına okuyacağını
sendikacılar da biliyor

Birleşik Metal yöneticileri ise bu kitaba bir sunuş yazıyorlar. İşçiler bu tür kitapları yaygın olarak okumadıkları için, bu sunuş daha çok Birleşik Metal'in “esnek üretim” konusundaki görüşünü ve tutumunu merak edecek olan sermaye çevrelerine hitaben kaleme alınmış.

Birleşik Metal yöneticileri bu sunuşta önce lafı biraz yuvarlıyorlar. Topu bir sermayeden bir emekten tarafa evirip çeviriyorlar. Sonra “Kaygı uyandıran kimi sonuçlar” başlığı altında, 8 madde halinde, “esnek üretimin” işçi sınıfı için nasıl da ölümcül sonuçlar doğuracağını sıralıyorlar. Açıkçası, en azından bu maddelerin belli başlıları üzerinden Birleşik Metal yöneticileri de “esnek üretim” saldırısının işçilerin canına okuyacağını çok iyi biliyorlar.


“Mazlumun” canını değil, “zalimin” kılıcını
kurtarmaya çalışıyorlar

Sonra “Değerlendirme” başlığı altında bir bölüm var. Burada “esnek üretimin” hayata geçtiği koşullarda “sosyal patlama” yaşanabileceği konusunda sermayeyi uyarıyorlar: “Böyle bir ortamda da yasalardan, kurallardan, demokrasi ve toplumsal barıştan sözedilemez. Belki de esnekliğin neden olacağı en önemli tehlike buradadır.”

Patronların vahşi sömürüsü işçi sınıfının canına okuyacak, ama Birleşik Metal yöneticileri hala emeğin korunması üzerinden değil, sermayenin ve sermaye düzeninin korunması üzerinden soruna yaklaşacak. İşçi sınıfını değil, “en önemli tehlike buradadır” diyerek, onu ayaklar altında ezen düzenin “yasalarını, kurallarını, demokrasisini ve toplumsal barışını” kurtarmaya çalışacak. Yani mazlumun canını değil zalimin kılıcını kurtarmaya çalışacak. Düzenin zevahirini kurtarmaya çalışacak.


ESK öğrencileri, okulu dışardan
bitirme sınavına giriyor

Ve geliyor sıra “Ne yapılmalı?” bölümüne. Yani halk deyişiyle, zurnanın zırt dediği yere.

Birleşik Metal yöneticileri bu bölüme aynen şöyle giriş yapıyorlar: (Burada sanki ESK okulunda MESS patronları karşısında sınava giriyorlar ve kendilerine önceden ezberletilen dersleri papağan gibi tekrarlıyorlar.)

Teknolojik gelişme ve yüksek rekabet nedeniyle gündeme gelen yeniden yapılanma arayışlarının tümden haksız ve gereksiz olduğunu söylemek mümkün değildir.

Yüksek bir uluslararası rekabet piyasası içinde olduğumuzu biliyoruz.
Teknolojik gelişmenin kaçınılmaz olduğunu da biliyoruz.

Bilimsel gelişmelerin sonuçlarının ‘tüm insanlık için’ yarar getirdiği inancımızı koruduğumuzdan, asla gelişmelere karşı olmak gibi ‘geri’ bir tutum içinde değiliz.

Yani patronlar ne diyorsa Birleşik Metal yöneticileri de onu söylüyorlar.


Patronların taşeronluğuna talip oluyorlar

Ama iş burada bitmiyor. Çünkü, Birleşik Metal yönetiminin kapitalizmin önünde diz çökmesi ve “emir yeter ki sermayeden gelsin, işçilerin canına okuyacak esnek üretim hoş gelsin sefa gelsin!” demesi, işçilerin bu saldırıya boyun eğmesi, geçit vermesi için yeterli olmuyor. Makine Kalıp işçilerinin inatçı direnişi bunun somut bir örneği. Birleşik Metal üyelerinin %67'sinin sendika yönetimine güvenmemesi ve öfkelerinin burnunda olması bunun bir başka somut örneği.

Birilerinin işçileri “esnek üretime” ikna etmesi, kendi yararına olduğuna inandırması, gene olmuyorsa mücadelesini engellemesi, bastırması gerekiyor. Peki kim yapacak bu işi? Tabii ki Birleşik Metal yönetimi.

İşte bu sunuşun son bölümünde de Birleşik Metal yönetimi, “esnek üretim” saldırısını hayata geçirmede (gene esnek üretimin bir biçimi olan!) taşeronluk işine talip olduğunu patronlara ilan ediyor:

Bu nedenle sendikamıza göre” diye başlayan bu son bölüm aynen şöyle:

1. Ülkemizde endüstri ilişkilerinin en temel özelliklerinden birisi ‘güvensizliktir’. Bunun aşılması için taraflar samimi bir çaba içine girmeli ve fırsatçı davranışlardan kaçınılmalıdır.

2. Çağımız diyalog ve mutabakat çağıdır. Sorunlar böyle ele alınarak çözüme kavuşturulmalıdır.

3. Gelişme ve yapılanma gereksinimleri işyerleri düzeyinde olduğuna göre, çözüm yolları da işyerleri düzeyinde kurulacak KURULLAR marifeti ile olmalıdır. Çünkü işyeri ihtiyaç ve gerçeklerini en iyi bu işyerlerinde bulunanlar bilmektedir.


1. maddede “korunan” iş güvencesi
4. maddede satışa çıkartılıyor

Şimdi bu sunuşun son bölümünün son maddelerine geliyoruz. Burada “işçilerin çıkarına” olan bir çift söz söylenmesi, böylelikle “esnek üretim” saldırısının ambalajlanması beklenir. Yoksa konuşan işçi sendikası mıdır patron sendikası mıdır, bu konuda işçinin kafası karışır.

Ama Birleşik Metal yönetimi, çalışma yaşamında yeniden yapılanmanın gerekliliği konusunda o kadar “gerçekçi”ki; teknolojik gelişmelerin kaçınılmaz kıldığı tarihsel sonuçları kavramak konusunda o kadar “ilerici”ki; kapitalist cellatların elinde bilimin tüm insanlığın yararına kullanılacağı (mesela ABD'nin Hiroşima'ya attığı atom bombası, Saddam'ın binlerce Kürdü katlettiği kimyasal gaz bombası, ya da kapitalizm altında işsizliğin motoru haline gelen yüksek teknolojili üretim, işkencede kullanılan bilimsel yöntemler vb. örneklerde olduğu gibi) konusunda o kadar “inançlı”ki; ve bilimin (ama kesinlikle sermayenin değil!) karşısında boyunları o kadar kıldan ince ki, bu bir çift sözü söylemeyi bile yük görüyorlar.

1. maddede “İş güvencesini başa alıyoruz” dedikten sonra, 4. maddede “eğer işten çıkarmalar zorunluysa buna birlikte karar vermeliyiz” anlamına gelen; “ortaya çıkan sorunlarla ilgili zorlukların aşılması için önerilen değişikliğin ‘kaçınılmaz olduğunu’ birlikte tespit ve yapılması gerekenler üzerinde birlikte tartışarak, yapılması gerekenlere birlikte karar vermelidirler” diyorlar. Yani 1. maddede sözde “başa aldıkları” işgüvencesini daha mürekkebi kurumadan 4. maddede resmen satışa çıkartıyorlar. Aradaki 2. ve 3. maddelerde ise “işyerinin devamlılığına özen göstererek”, “hak ve menfaatlere saygı göstererek” demek suretiyle, bir kez daha patronların yolundan yürüyeceklerini ilan etme gereğini duyuyorlar.


Emeğin genel haklarını savunamayan
çalışanların işyeri haklarını da koruyamaz

“Çünkü, Birleşik Metal-İş Sendikası'nın Prensibi; işyerlerini, çalışanları ile birlikte korumaktır” demagojisiyle bir kez daha lafı yuvarlayıp bu sunuşa son noktayı koyuyorlar.

İşyerlerini tabii ki çalışanları ile birlikte “korursun”. Çünkü patronun artı değer elde etmek için sömürecek işçiye ihtiyacı var. Tezgahın başına Koç ve Sabancı ailesi geçip çalışacak değil ya. Ama sermayenin önünde diz çöktüğünde, çalışanların sınıf çıkarlarını, haklarını, kazanımlarını koruyamazsın, asıl mesele de bu değil mi?


Gelin işçilerin canına birlikte okuyalım!

Birleşik Metal yönetimin esnek üretim saldırısı konusundaki yaklaşımını madde madde özetlemek gerekirse:

1. (Giriş) Esnek üretim ile gelişecek olan süreç işçilerin canına okuyacak.

2. (Gelişme, burada hitap patronlara) Bu süreçte sendikaları yabana atmayın.

3. (Sonuç, burada da hitap patronlara) Gelin işbirliği içinde işçilerin canına birlikte okuyalım.

4. (Ve teselli maddesi, burada hitap işçilere) Merak etmeyin, sayemizde canınıza en “demokratik” yöntemlerle okunacaktır. Hatta sendikamız “karar süreçlerini tabana yayarak” kendi idam sehpanızı bizzat kendinizin tekmelemenize dahi imkan tanıyacaktır. Bizim sendikamızda Türk Metal-İş'in “ipi yukardan çeken” anti-demokratik yöntemlerine geçit verilmeyecektir.

Burada biz Birleşik Metal yönetimine hiçbir suçlamada bulunmuyor, hiçbir kişisel yargı belirtmiyoruz. Bu yaklaşımı yukarıda bizzat kendileri ifade ediyorlar. Tabii ki konumları gereği biraz yuvarlayıp ifade ediyorlar. Bizim yaptığımız ise onların ifadelerini düzgün okunur hale getirmekten, yani yüzlerindeki maskeyi indirmekten ibaret.

İfade etmekle kalmayıp bugüne kadarki pratikleri ile de bunun adımlarını atıyorlar. Örneklemeye kalksak sayfalarımız yetmez. Ve bunlar henüz ilk adımlar. Ama yürünecek yolun ve varılacak yerin nasıl bir bataklık olduğu, ihanet pisliğinin saldığı kokudan şimdiden belli değil mi?


Türk Metal-İş:
Kontr-vatanseverler çukurun ta kendisidir

İhanet şebekesini, şubelerini, temsilciliklerini yıllardır patronların personel işleri dairesi gibi kurup işleten; sendikanın sadece aidat kasasını değil, işlevini de tümüyle boşaltan; işçiden çaldığıyla saraylar, köşkler yaptıran; paralı besleme köpeklerini işçilerin üzerine saldırtan; işverenlerin çıkarlarını işçilere zorbalıkla dayatma kurumu olarak çalışan; kontr-gerilla güdümlü faşist mafya çetesi Türk Metal’e gelince. Türk Metal’e burada daha az yer ayırmamız kuşkusuz daha iyi oldukları için değildir. Tersine, bunlar çukurun en dibi, hatta çukurun ta kendisidir. Türk Metal yönetiminin ne mal olduğunu, kendi üyesi olan da olmayan da gayet iyi bildiği için, Türk Metal'in esnek üretim konusundaki tutumu üzerinde fazlaca durmak gerekmiyor.

“Anavatan”da, “Yavruvatan”da ve Orta Asya'daki “Müstakbel vatanlar”da CİA-MOSSAD ile birlikte çalışarak emperyalizmin ayak işlerini gören bu kontr-vatanseverlerin, “vatan” için canlarını, kanlarını verdikleri hiç görülmemiştir. Ama, sıra ülkenin ve işçilerin kanını emmeye gelince, bu konuda en az efendileri kadar iştahlı oldukları bilinmektedir. Yaptıkları çağrılarla adeta patronları cesaretlendiriyorlar. Daha fazla saldırın, daha fazla sömürün, biz işçilerin başındayken siz elinizi öyle korkak alıştırmayın, diyerek. Çünkü önlerine atılan yağlı kemik parçaları da artıyor, işçilerin canı daha fazla çıktıkça.


Öz Çelik-İş:
Kumaşı sermayenin sarı ipliğinden dokunmuş

Saldırıya karşı direnişi örgütleyeceğine, özelleştirme yağmasından pay kapıp patronluk koltuğuna oturmak için ihale peşinde koşturan Öz-Çelik İş yönetimine gelince. Onlar solcu eskisi olmadıklarından, esnek üretim savunuculuğunu Birleşik Metal yöneticileri kadar “incelikli” teorize etmeyi bilmiyorlar. Ama bunun pratik gereklerini yerine getirmeyi, patronlara sorun çıkarmamayı diğerleri kadar iyi biliyorlar. Onların kumaşı da sermayenin ipliğinden dokunmuş.


5.
Hiçbir şey karanlığı aydınlık sanmaktan
daha karanlık değildir

Yukardaki tablo, mevcut sendika yönetimlerinden beklenti içinde olan işçilere “karanlık”, “umut kırıcı”, “moral bozucu” gelebilir. Ama hiçbir şey, karanlığı aydınlık sanmaktan daha karanlık değildir. Hiçbir şey, sendika ağalarından beklenti içinde olup da bağımsız sınıf gücünü örgütlemekten geri durmaktan daha umut kırıcı değildir. Hiçbir şey, sendika ağalarının marifetiyle, dövüşmeden yenilgi almaktan daha moral bozucu değildir.

İşçiler gerçekleri öğrenmelidir. Kimse kafasını kuma sokmamalıdır. Ama işçiler gerçekleri öğrenmekle kalmamalıdır. Bunun kendisine yüklediği sınıf mücadelesinin devrimci sorumluluklarını üstlenmelidir. Çünkü hiçbir şey, ne yapılması gerektiğini bilip de harekete geçmemekten daha çürütücü değildir.


Öncü işçilerin unutmaması gerekenler

Sendika ağalarına lanet okuyup sendikalara yüz çevirmek, pireye kızıp yorgan yakmaktan beterdir. Yapmamız gereken, sendikalarımızın başından bu hainleri defetmek, sendikalarımızı yeniden devrimci sınıf mücadelesi örgütleri haline getirmek için azimle, sabırla çalışma yürütmektir. Taban örgütlenmesini geliştirmek, öncü işçi platformlarını yaygınlaştırmaktır.

Sendika ağaları işçi sınıfına şiddetle ihanet ediyorlar. Ama işçi sınıfının da sendikal örgütlenmeye, sınıf birliğine, sınıf mücadelesine aynı şiddetle ihtiyacı var. İşçi kitlelerin öfkesi burnundadır. Kitleler güvenilir bir önderlik ve sağlam bir örgütlenme arayışı içindedir. Bu düzen çözümsüzdür. Sınıf mücadelesi dipten gelen dalgalarla yarın yeniden yükselecektir.


Bir işçinin çocuklarına bırakacağı
tek değerli miras?

Bizim sarayımız, konağımız, malımız, mülkümüz yok. Bizim bankalarda hesabımız, hissemiz, senedimiz, tahvilimiz yok. Bizim çocuklarımıza bırakacağımız tek değerli miras var. O da insanca yaşam için onurlu bir mücadeledir. Bu mücadelenin devrimci örgütlü birikimidir. Çocuklarımız ise bu mirası silah olarak kuşanıp emeğin kurtuluşu yolunda ilerleyecek, dünyayı sermayeden ve sermayenin pisliğinden temizleyerek sosyalizme ulaşacaklardır.

Bedel ödenecekse, bunun için ödenmelidir. Bedel ödenecekse, patronlar karşısında boyun büktüğümüz için değil, ayağa kalktığımız için ödenmelidir. İşte o zaman yukardaki karanlık bulutlar da dağılmaya başlayacaktır. O zaman, sendikalarımızın tepesine çöreklenmiş olan ve yıkılmaz denilen saltanatların -’98’de Türk Metal’e karşı öfke patlamasının faşist çetenin koltuğunu sapır sapır salladığı gibi- kağıttan birer kule gibi nasıl yerle bir olacağını da göreceğiz. O zaman, bugün işçiye şamar oğlanı muamelesi çeken patronların karşımızda nasıl tir tir titrediğini de göreceğiz.


Sermaye karşısında diz çökmenin
adı ihanettir!

Dünyaya işçi sınıfının penceresinden bakanlar için, kapitalizm karşısında diz çökmenin, esnek üretim saldırısı karşısında boynumuzu kapitalist cellatların idam sehpasına usluca uzatmanın, kazanılmış haklarımızı savaşarak korumak yerine onları kapitalizmin fedakarlık sahtekarlığına kurban etmenin adı, işçi sınıfına ihanettir.

İşte kapitalizm karşısında diz çöken düzen sendikacılığının hiçbir zaman kabullenmeyeceği ve her zaman inkar etmeyi sürdüreceği gerçek budur. Onlar hain olduklarını ve işçi sınıfına ihanet ettiklerini asla kabul etmezler.
İki yol var. Yollardan biri emeğin sefaletinin ve yıkımının, diğeri ise emeğin korunmasının ve kurtuluşunun yoludur. “Esnek üretime” geçit veren sendika ağaları birinci yolu savunuyor. Onlar bu yoldan tuzlarını iyice kuruttuktan sonra sendikalarla birlikte kendilerini de rafa kaldıracaklar. Ve ortalıktan toz olacaklar. Eğer biz izin verirsek!


Bizim canımız çıkacağına,
bu düzenin canı çıksın!

Ama diye itiraz ediyor sendika ağaları: “Esnek üretim sermayenin hayati çıkarlarının bir gereği. Esnek üretim olmazsa, sermaye düzeni çöker.” Özürleri kabahatlerinden büyük. Esnek üretim olmazsa sermaye düzeni çökecekmiş!

Dünya işçi sınıfı ve emekçileri; milyarlarcası işsizlikten, açlıktan, sefaletten, hastalıktan kırılırken; milyonlarcası gerici savaşlarda katledilirken; binlercesi, yüzlercesi, onlarcası ise depremlerle, göçüklerle, iş katliamlarıyla her gün telef edilirken; işçi sınıfının ve ezilenlerin devrimci öncüleri hapishanelerde alçakça kurşunlanırken; analar, babalar sokaklarda tekmelenir sürüklenirken; çocuklar çöplüklerden yiyecek artığı toplayıp köprü altlarında yatıp kalkarken; hakları için direnen işçilerin, emekçilerin kafaları coplarla, dipçiklerle yarılırken; kendi yurdunda özgürce yaşamak isteyen bir halkın varlığı, kimliği, hakları, dili, kültürü inkar edilir ve eşitlik mücadelesi kana boğulurken; sendika ağaları bu düzene alkış tutuyorlar.

Bu düzenin çöküş ihtimali karşısında ise gözyaşı döküyorlar.

Bu hainler karşısında işçi sınıfının yanıtı net ve tok olmalıdır: İşçi sınıfının canı çıkacağına, sermayenin ve sömürü düzeninin canı çıksın!

İşçi sınıfının programında söylendiği gibi, “Günümüz kapitalizminin asalaklaşması ve çürümesinin aldığı bu korkunç ve yıkıcı boyutlar, “Ya barbarlık içinde çöküş, ya sosyalizm!” ikilemini her zamankinden daha yakıcı bir biçimde insanlığın önüne koymaktadır. Uluslararası proletarya önderliğinde zafere ulaştırılabilecek olan dünya devriminden başka hiçbir çözüm insanlığı kapitalizmin barbarlığından, emperyalizmin baskı, sömürü ve köleliğinden, savaşların yıkım ve felaketlerinden kurtaramaz.” (TKİP Parti Programı, sayfa 24)


Kapitalizmin canının çıkmasından
neden korkuyorlar?

Devrim bu düzenin canını alınca yerine ne gelecek? Sosyalizm gelecek. Sosyalizmde işsizlik sorunu olmayacak. Sosyalizmde çalışmayanın adı bu yüzden işsiz değil asalak olacak. Sosyalizmde çalışmayan ekmek de yiyemeyecek. Çalışan ise ekmeğini kardeşce paylaşacak. Sosyalizmde ekmek kapitalistin pençesinde değil, işçinin elinde olacak. Sosyalizmde üretim sermayenin kâr kıskacında değil, emeğin ihtiyaçlarının hizmetinde olacak. Sosyalizmde işçi sınıfı üretimin dizginlerini kendi özgür ellerine alacak. Sosyalizmde işçi sınıfı fakirliği değil zenginliği kardeşce paylaşacak. İnsan, insan gibi yaşayacak. Sosyalizmde çalışanlar tok, asalaklar ise aç gezecek. Sosyalizmde işçi sınıfı kendi kendisini yönetmeyi öğrenecek. Sosyalizmde sendikalar olacak, ama sendika ağaları olmayacak. Sosyalizmde sömürücülerin canına okunacak. Emeğin sırtından dünyanın sefasını süren asalaklara ve onların eli kanlı uşaklarına nefes bile aldırılmayacak. İşte hainlerin korkusu bu yüzdendir..


Bataklığa giden yol: Kapitalizm ve sermaye düşkünlüğü

Bu hainlerin ortak paydası, açık ya da gizli, emek ve sosyalizm düşmanlığıdır. Kapitalizm ve sermaye düşkünlüğüdür. Kapitalizmi ilahi ve ebedi düzen ilan ederek işe başlarlar. Önce, işçi sınıfının yaralarını, acılarını kapitalizmi ıslah ederek, düzeni demokratikleştirerek dindireceklerini vaaz ederler. Sonra, işçi sınıfının tüm üyelerinin acısını dindirmek mümkün değil, gerçekçi olalım, hiç olmazsa sendika üyelerinin paçasını kurtaralım derler. Daha sonra, sendika üyelerinin de hepsini kurtaramıyoruz, bari bir kısmının iş güvencesini (daha doğrusu sendika ağalarının aidat güvencesini) koruyalım diye çark ederler. İhanet bataklığının içine bir kez düştüklerinde ise sermayenin önünde bütünüyle diz çökerler. İşyerini korumanın ve patronların kârlarını yükseltmenin tek kutsal görevleri olduğuna kanaat getirirler. İşçi sınıfının çıkarlarından bütünüyle kopup kendileri de patronlaşırlar. Düzenin her türlü pisliğine boğazlarına dek batarlar. Sermayenin işbirlikçisi ve suç ortağı haline gelirler.

Böyle olunca da, tabii ki “esnek üretim” saldırısı karşısında teslimiyetten başka bir çıkış yolu göremezler. Çünkü onların da koltukları artık, “esnek üretim”in kanlı sömürü çarkları üzerinde yükselir.

Sermaye ve saldırıları karşısında çıkış yolu göremeyip diz çökmek, sendika bürokratlarının sermaye ve düzeniyle kafa ve çıkar bağlarından ileri geliyor. Bugüne kadarki yenilgimiz, kaçınılmaz bir sonuç değil, sendika ağalarının düzen karşısındaki diz çöküşünün ürünüdür. Bugüne kadarki kayıplarımız, onların sermayeye uşaklığının faturasıdır.


Hesap soruşumuz onların ihaneti
kadar şiddetli olacak

Sendikalar işçi sınıfının sermayeye karşı her günkü mücadelesini yürüttüğü ve kendini disipline ettiği sınıf örgütleridir. Fakat geniş ayrıcalıklarla donatılmış sendika bürokrasisi tarafından bu işlevlerinden büyük ölçüde uzaklaştırılmışlardır. TKİP, sermaye sınıfının bir parçası haline gelen ve işçi sınıfı hareketi içerisinde sermayenin ajanı rolünü üstlenen bu ihanet şebekesine karşı sistematik bir mücadele yürütür.” (Parti Programı, sayfa 51)

Sendikacılığı tüccarlık, pazarlamacılık mesleği ya da sermayeye taşeronluk işi ile aynı görenlere, işçi sınıfının alınteri üzerinden sefa sürenlere, dünya işçi sınıfı ve emekçilerini açlığa, sefalete, acılara ve kana boğan emperyalist kapitalist düzen önünde diz çökenlere, biz sınıf devrimcilerinin de bir çift sözü olacak.

Bu dükkanlarınızı tez elden kapatın. Bu bataklık düzende size eşelenecek çöplük çok. Gidin başka bir iş yapın. Sermayenizi, işçi sınıfını sırtından hançerleyerek biriktirmekten vazgeçin. Yoksa, yarın işçi sınıfının devrimci hesap soruşu, sizin ihanetiniz kadar şiddetli olacaktır. O gün gelince de işçi sınıfından sakın aman dilemeyin.


6.
Neden kendi felaketimizin mimarı olalım?
Neden kendi çocuklarımızın mezarını kazalım?


Tehdit ve demagojilerle mücadelemizin
önünü kesmeye çalışıyorlar

Tehdit ediyorlar! Fatura işçi sınıfının sırtına yüklenirken, sermayenin elindeki kanlı kırbacın üzerinde “boyun eğ, yoksa işsiz kalırsın!” yazıyor.

Çalışırken boyun eğeceksin, yoksa işsiz kalırsın! İşten atılırken boyun eğeceksin, yoksa kıdem tazminatın yanar, işsizlik sigortasından yoksun kalırsın! İşsizken yine boyun eğeceksin, yoksa coplanır, kurşunlanır, zindanlara atılır, hücrelere kapatılırsın!

Bugün bunlarla tehdit ediyorlar. Saldırının önünü açarlarsa, işte asıl o zaman, mücadelemizin önünü kesmek için savurdukları tüm bu tehditler her gün yaşadığımız sıradan gerçeklere dönüşecek. Saldırılar karşısında boyun eğmek bu tehditlerin gerçekleşmesinin sadece kapısını aralayacak. Cehennem yaşamın kendisine dönüşecek.

Eğer boyun eğmezseniz, fabrikalar kapanır, işsiz kalırsınız, diye tehdit ediyorlar. Boyun eğdiğimizde, fabrikalar kapanmasa da işsiz kalmıyor muyuz? Kapitalist cellatlar karşısında korkunun ecele faydası var mı? Bu kapitalist cellatların boyunduruğundan kurtulmaktan başka çıkış yolumuz var mı?

Tehditlerin yanısıra demagojilerle mücadelemizin önünü kesmeye çalışıyorlar. Esnek üretimin parolası: “Herşey şirketlerin ayakta kalabilmesi ve rekabet edebilmesi için!”

Bu amaç herşeye değer mi? Bu amacın işçi sınıfı ve emekçi halklar için sonuçları nedir? Bu amaca ulaşınca krizlerin üstesinden mi gelinecek? Bu amaca ulaşılınca insanca yaşama koşullarına mı kavuşacağız?

İşçi önce şu gerçeği bilmelidir. Kapitalist işletmeler arasında (işçi sınıfına daha düşük ücret, daha kötü çalışma ve yaşama koşulları üzerinde yükselen) rekabetin sonu yoktur. Aynı şekilde, kapitalistin kâr oranlarını alabildiğine arttırma, servetini alabildiğine büyütme yönündeki faaliyetinin sınırı olmadığı gibi.

Öyleyse, işçi sınıfının haklarının kapitalist rekabetin vahşi yasalarına göre tayin edilmesini savunmak demek, sermayenin kayıtsız şartsız, haksız hukuksuz egemenliğini savunmak demektir. Bu durumda işçinin çalışma ve yaşam koşulları sermayenin insafına bırakılmış demektir. Sermaye ise, işçinin de toplumun da en yaşamsal ihtiyaçları karşısında insaftan bütünüyle yoksundur. Karşılığında milyonların canını almak gerekse bile, seçimini hiç tereddüt etmeden kendi çıkarlarından yana yapacaktır.


Dipsiz bir uçuruma sürüklenmek isteniyoruz

İşçi sınıfının haklarının kapitalistler arasındaki rekabetin ihtiyaçlarına göre düzenlenmesini savunmanın (ki bu bugün sağ ya da sol görünümlü tüm düzen sendikacılığının açık ya da gizli temel görüşüdür) varacağı yol, tutunacak bir dalın dahi olmadığı dipsiz bir uçurumdur.

İşçi eğer bunu kabullenirse, sadece kendi sınıf kardeşlerinin değil, kendisinin de celladı olma yoluna girer. Aynı işletmedeki, değişik işletmelerdeki ve değişik ülkelerdeki işçiler (her biri kendi işletmesini ayakta tutmak ve kendi işini korumak adına) birbirleriyle ölümüne bir rekabet içine sokulmaktadır. Bu rekabette şirketlerden biri iflas etse bile patronun serveti elinde kalmakta, ama ister üstte kalsın ister alta düşsün, işçi her durumda iflas etmektedir.

Hangi işçi, diğer işçilerden daha düşük ücretle, daha kötü koşullarda ve daha fazla çalışırsa böylelikle kendi kapitalistinin üretim maliyetini düşürüp daha fazla kâr etmesini ve piyasada rakiplerinin üstüne çıkmasını sağlarsa, kendi işini de “güvence” altına alır, deniyor. Karın tokluğuna esir kampında ölümüne çalışmanın güvencesi olsa ne olur, olmasa ne olur? Bu insanca yaşamın güvencesi olabilir mi?


Güvence altına alınan sadece kapitalistlerin
aşırı kârlarıdır

Gerçekte bu şekilde güvence altına alınan sadece kapitalistlerin aşırı kârlarıdır. İşçi, bir at gibi yarışa koşulmakta ve ödülü kendi ölümü olan bu yarışı itirazsız sürdürmesi için ise dolap beygirleri gibi gözü bağlanmaktadır. Bu gözbağının üzerinde, “eğer işletme rekabet bakımından avantajlı konuma gelir, rakiplerini piyasadan silerse sen de hem işini kaybetmez, hem de refaha kavuşursun” yazmaktadır.

Bu uğurda her türlü dayatmaya boyun eğen işçinin, sınıf kardeşlerinin kuyusunu kazıp düşkünleşen işçinin iş güvencesi gene de yoktur. Çünkü belirli bir işletme, işkolu ya da ülkede kazanılmış haklardaki her yeni gasp, diğer işletme ve ülkelerde de kapitalistleri aynı yola sevkedecektir. Oradaki işçilere de “eğer daha da ucuza çalışmazsanız işletme iflas edecek ve işsiz kalacaksınız” tehditi savrulacaktır. Hak gasplarının her halkası yeni hak gasplarını getirecek ve bu dönüp dolaşıp sonuçta işçi sınıfının ülke ve dünya ölçeğinde bütün bölüklerini vuracaktır.

İşçi sınıfı kendi içinde (aynı işyerindeki, diğer işyerlerindeki ve diğer ülkelerdeki işçi kardeşleriyle) mücadele birliği yerine, patronların lehine (altta kalanın canının çıkacağı) kıyasıya bir rekabete sokuluyor. Bundan sonuçta bir bütün olarak işçi sınıfı zararlı çıkarken, bir bütün olarak sermaye sınıfı kazançlı çıkıyor. “Esnek üretim”, işçilerin değil kapitalizmin sorumlusu olduğu krizlerin faturasının işçilerin sırtına yüklenmesinin mekanizması olduğu gibi, patronların en fahiş kârları elde ettikleri dönemlerde bile sahte kriz feryatlarıyla sömürüyü yoğunlaştırmalarının da bir aracı haline geliyor. Metal, tekstil ve diğer işkollarında ‘94 ve ‘98’de ve her TİS döneminde bunun kaba örnekleri yaşanmıştır.

Demek ki “piyasa, rekabet, teknoloji, verimlilik” adı altında kutsadıkları, işçiyi işçiye kırdırma politikasıdır. İşçi sınıfını ve emekçi halkları topyekûn yıkıma uğratma politikasıdır.

Bir çocuk soruyor maden işçisi babasına: “Baba, çok üşüyorum, hastayım, neden sobaya kömür atmıyoruz?”

Baba: “Çünkü kömürümüz yok, kömür alacak paramız yok oğlum.”

Çocuk: “Neden paramız yok baba?”

Baba: “Çünkü işten atıldım ve bir daha iş bulamadım oğlum.”

Çocuk: “Peki seni neden işten attılar baba, işini iyi yapmadığın için mi, az çalıştığın için mi?”

Baba: “Hayır, tersine çok çalışıp çok fazla kömür çıkarttığım için. İşverenin kömür stoku birikince ve bu kömürleri satamayınca beni işten attı oğlum.”

Çocuk: “Yani sen çok kömür ürettiğin için mi bizim sobamıza atacak kömürümüz yok?”

Baba: “Evet oğlum, çok çalıştığım, çok kömür ürettiğim için.”

Çocuk: “Peki işveren kömürleri neden satamadı baba?”

Baba: “Bu düzen altında benim gibi işsiz, yoksul ve parasız olan emekçilerin sayısı çığ gibi büyüdüğü için oğlum”

Çocuk: “Bu cehennemden kurtulmak için ne yapmamız gerekiyor baba?”

Baba: “Canımıza okuyan bu kapitalist düzeni yıkıp kendi sınıf iktidarımızı, kendi düzenimizi, sosyalizmi kurmamız gerekiyor, bunun için savaşmamız gerekiyor oğlum.”

İşte kapitalizmin gerçek yüzü yukarda anlatılanlardır. İşte “esnek üretim”in perde arkası, açlığa ve ölüme mahkum edilmiş bir işçi çocuğunun feryadı ve isyanıdır.

Evet, neden bu saldırıya boyun eğelim? Neden kendi felaketimizin mimarı olalım? Neden kendi kendimizin cellatlığını yapalım? Neden kendi çocuklarımızın mezarını kendi ellerimizle kazalım?

Evet, bizim canımız çıkacağına, bu düzenin canı çıksın!


7.
Kapitalist düzen altında kazanımlarımızın
gerçek ölçüsü nedir?


Şu anda bir işte çalışıyor olmak mı? Şu anda işsiz olmak yerine üç kuruş ücret alıyor olmak mı? Şu anda işyerinde kalite çemberinin başı ve patronun gözdesi olmak mı? Bunlardan hangisi işçi sınıfına insanca yaşamı ve gelecek güvencesini sağlıyor?

Eğer sen bir işçi isen, eğer sermayenin ücretli kölesi isen, geçinebilmek için emek gücünden başka satacak bir şeyin yoksa, bu düzen altında emeğinle kendine sefalet patrona servet biriktirmeye mahkum edilmişsen, yukardakilerden hiçbiri senin gelecek güvencen değildir!


Bugün işte çalışan yarın işsiz kalabilir

Bugün işte çalışan yarın işsiz kalabilir. Şu anda üç kuruş ücret alan yarın ekmeksiz kalabilir. Şu anda patronun gözdesi olan işçi, bir diğer işçinin patrona daha çok yaltaklanması ya da kendini daha fazla sömürtmesi sonucunda, yarın patronun gözünden düşebilir. Şu anda kalite çemberi ile verimi arttırarak prim yapan işçi, yarın bu çemberin kendisini boğması (verim artınca işçiye yol vermek şart olur) ile nefessiz kalabilir.

Esnek üretim ile açılmak istenen yol işte bu yoldur. Yani işçiyi bölüp parçalamanın, işçiyi işçiye kırdırmanın, daha fazla ve daha fazla kırdırmanın yoludur.

Bugün işten atılmamış olan, yarın kendisinden daha düşük ücretle çalışacak işçi olduğunda gözünün yaşına bakılmadan işten atılacaktır. Sonraki de kendisinden daha düşük ücretle çalışan işçi çıktığında işten atılacaktır.


İşçi kendi sınıfının değil sermayenin
mezarını kazmalı

Kapitalist ekonomi işçinin insanca yaşamasının değil, işverenin rekabet ve kâr çıkarlarının üzerine kuruludur. Kapitalist düzende rekabetin ve kârın dayanağı ise işçilerin canına daha fazla okumaktır. Kapitalist düzende teknoloji insanlığın değil, sermayenin insanlık dışı çıkarlarının hizmetindedir. İşin ve insanca yaşamanın değil, işsizliğin ve sefaletin motorudur. Kapitalizm işçi sınıfı ve emekçi halklar için dipsiz bir çukurdur.

“Esnek üretim” dedikleri de, işçiye “al eline küreği, gir bu çukurun dibine, kendi mezarını kaz” demektir. İşçiye kendisinin ve çocuklarının mezarını kendi elleriyle kazdırmak istiyorlar. Bu düzen altında işçinin hiçbir kazanımını kendi başına korumasının güvencesi yoktur.

“Her koyun kendi bacağından asılır.” Ama işçi sınıfı koyun sürüsü değildir. İşçiler, rengi, dili, dini, cinsi her ne olursa olsun, sermaye karşısında çıkarları ortak olan bir sınıfın mensubudur. Bu sınıf ya hep birlikte batar ya hep birlikte kurtulur.

Onyıllardır hep birlikte dibe doğru batıyoruz. Onyıllardır bize “gemisini kurtaran kaptan”, “sadece kendini düşüneceksin”, “yükselmek için diğer işçinin sırtına basmaktan geri durmayacaksın”, “komşun açlıktan ölse de sen yaşamana bak” ve benzeri masallar okuyorlar. Bunlara inandık ya da inanmadık. Ama sınıf birliğimiz parçalandıkça, var mı içimizde batmayıp da yükselen tek bir bölük?


Bunlar yoksa işçi sınıfı bir hiçtir!

Öyleyse tekrar soruyoruz: İşçi sınıfının kapitalist düzen altında gerçek kazanımlarının ölçüsü nedir? İşçi sınıfını sermaye karşısında direngen, ayakta ve başı dik tutan ve devrimci adımlarla geleceğe taşıyacak olan, yani sermayeye karşı emeğin korunmasına ve sermayenin boyunduruğundan kurtuluşa götürecek olan her ne ise, esas ölçü de odur.

Nedir bunlar?

İşçi sınıfının sınıf birliğidir. İşçi sınıfının sınıf örgütlenmesidir. İşçi sınıfının birleşik militan sınıf mücadelesidir. İşçi sınıfının uluslararası sınıf dayanışmasıdır. İşçi sınıfının sermaye iktidarına karşı direnme gücü ve savaşma kapasitesidir. Ve işçi sınıfının savaş kurmayı, rehberi, öncüsü, devrimci sınıf partisinin varlığıdır.

Bunlar yoksa işçi sınıfı bir hiçtir. İşçi sınıfının her bir üyesinin gözbebeği gibi sahiplenmesi, koruması ve geliştirmesi gerekenler öncelikle bunlardır. Bunlar kaybedilirse işçi sınıfının her bir üyesinin bugün kazandığını sandıkları yarın kolayca kaybedilebilir. Kaşıkla verilen kepçeyle geri alınır. Ama bunlar korunursa, bugün kaybedilenler de yarın yeniden kazanılabilir.

Soruna böyle, yani işçi sınıfının sınıf penceresinden, onun dünya görüşüyle, onun devrimci mücadele ve kurtuluş programıyla bakanlar için, kapitalizm karşısında da, esnek üretim saldırısı karşısında da yapılması gerekenler son derece berraktır. Çünkü bunları işçi sınıfının hayati çıkarları dayatmaktadır.

8.
Esnek üretim saldırısına geçit yok!


İşçi sınıfının hayati çıkarları neyi dayatıyor?


Esnek üretim saldırısına geçit verilmemesini dayatıyor!

Kazanılmış haklarımızın pazarlık konusu edilmemesini dayatıyor!

İşçi sınıfının fiziki ve moral yozlaşmadan korunması, kendi kurtuluşu uğruna verdiği mücadelede savaşma gücü ve yeteneğinin yükseltilmesi için, diğer acil demokratik ve sosyal taleplerle birlikte, aşağıdaki haklı talepler uğruna mücadele edilmesini dayatıyor:

Herkese iş ve tüm çalışanlara iş güvencesi”,

Tüm çalışanlar için genel sigorta (işsizlik, sağlık, kaza, yaşlılık vb.). Sigorta primlerinin devlet ve işveren tarafından ödenmesi. Sosyal sigorta kurumlarında işçi ve emekçi denetimi

Tüm çalışanlar için grevli ve toplu sözleşmeli sendika hakkı. Sınırsız grev ve genel grev hakkı. Lokavtın yasaklanması”,

İnsanca yaşamaya yeten vergiden muaf ücret”,

Eşit işe eşit ücret”,

7 saatlik işgünü, 35 saatlik çalışma haftası”,

Kesintisiz iki günlük hafta tatili. 6 haftalık yıllık ücretli izin”,

Her türlü fazla mesainin yasaklanması”,

Teknik nedenlerle ya da toplumsal hizmetlerin gerektirdiği zorunlu durumlar dışında, gece çalışmasının yasaklanması. Zorunlu gece çalışmasında 4 saatlik işgünü ve artı ödeme”,

Kadın işçilerin kadın, ana ve çocuk sağlığına zararlı işlerde çalıştırılması yasağı. Doğumdan önce ve sonra 3'er aylık ücretli izin, tıbbi bakım ve yardım. Kadınların çalıştığı tüm işyerlerine kreş ve emzirme odaları”,

14 yaşından küçük çocukların çalıştırılmasının yasaklanması. 14-18 yaş arası çocuklar için maddi üretimin genel ve mesleki eğitimle birleştirilmesi. 16-18 yaş arası için 3 saatlik işgünü”,

Ortaçağdan kalma bir yarı feodal uygulama olan çıraklığın tasfiyesi”,

İş güvenliğine ve sağlıklı çalışma ortamına ilişkin teknik ve sıhhi düzenleme ve önlemler. Bunun işyeri temsilciler kurulu ve sendikalar tarafından sürekli denetimi. İşçi temsilcilerinin yönetiminde, teknik ve sağlık uzmanlarından oluşan iş müfettişliği”,

İş yasasında tarım işçilerinin aleyhine olan tüm hükümlerin kaldırılması”,

Esnek üretim, prim, parça başı, akord vb. Çalışma sistemlerinin ve taşeronlaştırmanın yasaklanması”. (Parti Programı, sayfa 47-49)


9.
Burjuvazinin sözü ve bizim sözümüz!

İkiyüzlü burjuvazi bize içinden şöyle sesleniyor: “Bizim için posan çıkana kadar çalışacaksın, canın çıkana kadar savaşacaksın, sermayeye kâr etmediğin zaman ise sırtımızda kambur olmayacaksın, tez elden geber(til)eceksin, yeni düzende yaşamın anlamı senin için bundan ibarettir!”

Ülkemizde sadece mezarda emeklilik yasası bile, bu seslenişin sözde kalmadığının kanıtıdır.

Bu sözler, bir asalağa, bir dilenciye, bir hırsıza karşı değil, tüm değerleri kendi emeğiyle yaratan, çalışan, üreten, dünyayı sırtında taşıyan işçi sınıfı ve emekçilere karşı söyleniyor. Bu sözler, işçilerin kanını emerek saltanatını süren asalak burjuvazi tarafından söyleniyor.

Ve bizim emperyalizmin ideolojik sıvazlamasıyla beyni sulandırılmış liberal solcularımız, bu “yeni” dünya düzeni içinde, hem de emperyalizmin desteğiyle “demokratik cumhuriyet”, “sosyal barış” “toplumsal uzlaşma” hayalleri peşinde koşturuyorlar.

Burjuvazi içinden canımıza rahmet okuyor, ama yüzümüze karşı “refah, demokrasi, barış, uzlaşma, işbirliği, kardeşlik” masalları anlatıyor.


Komünistler kendi görüşlerini gizlemezler

Bizim ise içimiz de dışımız da bir. Biz hangi yolda yürüdüğümüzü, ne yapacağımızı ve nasıl yapacağımızı şimdiden açıkça ilan ediyoruz. Ve emeğin kurtuluşu yolunda, işçi sınıfının sermaye tarafından alçakça katledilen nice yoldaşlarının kanlarıyla kızıllaşan bayrağımızı yükselterek ilerliyoruz:

Kapitalizmin bütün bir gelişme süreci tarafından hazırlanan toplumsal devrim, proletaryanın kurtuluşunun temel koşuludur. Bu devrimle ‘mülksüzleştirenler mülksüzleştirilir’. Üretim araçları üzerindeki kapitalist özel mülkiyet son bulur, bunlar toplumsal mülkiyete dönüştürülür. Kâr amacına yönelik kapitalist meta üretiminin yerini, tüm toplum tarafından ve toplum hesabına yapılan, onun tüm üyelerinin refahını ve çok yönlü gelişimini amaçlayan mal ve hizmet üretimi alır. Toplumsal üretimdeki plansızlık, anarşi ve rakabet, yarattığı tüm yıkıcı sonuçlarla (buhranlar, işsizlik, toplumsal servetin israfı, savaşlar, çevre tahribatı vb.) birlikte ortadan kalkar.” (Parti Programı, sayfa 19)

Proletaryanın nihai hedefi, toplumun sınıflara bölünmesinin ve bu bölünmeden doğan her türlü toplumsal ve politik eşitsizliğin ortadan kaldırılmasıdır.

Bir tarihi geçiş çağının ardından ulaşılacak olan sınıfsız komünist toplumda, insanın insan tarafından sömürüsü son bulur. Çalışma bir eziyet ve geçinmek için bir zorunluluk olmaktan çıkar, yaşamın doğal bir gereksinmesi haline gelir. İşbölümüne kölece bağımlılık, onunla birlikte kafa emeği ile kol emeği arasındaki farklılık ortadan kalkar. Kadın-erkek eşitsizliği tüm görünümleriyle silinip gider. Uluslar arasına örülmüş her türden çitlerin yıkılmasıyla birlikte devlet sınırları da ortadan kalkar. Bilim, kültür ve sanat, tüm bireylerin özgürce katılabilecekleri bir etkinlik alanı haline gelir. Kent ile kır arasındaki eşitsizlikler ortadan kalkar. Doğayla insan arasında denge ve uyum ileri bir düzeyde yeniden kurulur. Tüm bunlarla birlikte, yöneten-yönetilen ayrımı tümden ortadan kalkar, devlet tüm izleriyle silinip gider.

İnsanlığın ancak evrensel bir çerçevede ulaşabileceği geleceğin bu komünist toplumunda, her türlü engelden kurtulmuş üretici güçlerin büyümesi muazzam ölçüler kazandığı içindir ki, bölüşüm ilişkilerinde burjuva hukukunun dar ufku da nihayet tam ve kesin olarak aşılır ve toplum bayraklarının üzerinde şunu yazabilecek hale gelir: ‘Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre!’” (Parti Programı, sayfa 20)
“Proletaryanın bu nihai hedefe yürüyebilmesinin ilk koşulu, politik iktidarın ele geçirilmesidir. Burjuvazinin sınıf egemenliği şiddet yoluyla yıkılır, yerine bir geçiş dönemi devleti olan proletarya diktatörlüğü kurulur
” (Parti Programı, sayfa 20)

Burjuva devlet aygıtı parçalanacak; burjuva sınıf egemenliğinin araçları olan ordu, polis, bürokrasi, parlamento ve tüm öteki kurumlar ezilip dağıtılacaktır”. (Parti Programı, sayfa 33)

Devrilen sınıfların tüm mensupları silahsızlandırılacaktır. Eski düzeni geriye getirmeye yönelik her türlü girişim kararlılıkla ezilecektir.” (Parti Programı, sayfa 33)

Emperyalizme köleliğe her alanda son verilecektir.” (Parti Programı, sayfa 34)

Emperyalistlere ve büyük burjuvaziye ait bütün büyük kapitalist işletmelere (fabrikalara, madenlere, elektrik santrallerine, tüm ulaşım ve iletişim ağına, medya kuruluşlarına, tarımsal işletmelere) tazminatsız olarak el konularak kamulaştırılır.” (Parti Programı, sayfa 36)

Ekonomi, halkın temel ihtiyaçlarını ve refahını esas alan, emekçilerin katılımı ve denetimine dayanan demokratik planlamayla yeniden örgütlenir. Lüks tüketime yönelik üretim tasfiye edilir.” (Parti Programı, sayfa 37)

Ne yapacağımızı ve nasıl yapacağımızı gizlemiyoruz. İşçi sınıfı ve emekçi halkların kurtuluşu için öncelikle sermaye iktidarının mezarını kazmak, burjuvazinin canına okumak gerekiyor. Bu işçi sınıfının 150 yıl önce ilan ettiği manifestosudur.

Komünistler, kendi görüşlerini gizlemeye tenezzül etmezler. Hedeflerine ancak şimdiye kadarki tüm toplum düzeninin zorla yıkılması yoluyla ulaşılabileceğini açıkça ilan ederler. Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim karşısında titresinler. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yok. Kazanacakları bir dünya var.
Bütün ülkelerin işçileri birleşin!
” (Parti Programı, sayfa 52)


Bu düzen karşısında çaresiz ve çözümsüz değiliz!

İşçi sınıfı, sırtındaki hainler şebekesini ve üzerindeki ölü toprağını silkeleyip atmaya mecburdur. İşçi sınıfı, insanca yaşamak için birleşmeye, örgütlenmeye ve sınıf mücadelesini yükseltmeye mecburdur. İşçi sınıfı, sınıf devrimcileriyle, komünistlerle birleşmeye, kendi devrimci sınıf partisinin kızıl bayrağı altında sosyalizm için savaşmaya mecburdur.

Bu görevi, işçi sınıfına komünistler zorla dikte etmiyor, bizzat mevcut sömürü düzeni dayatıyor. Bugünkü durum her ne olursa olsun, yarın tutulacak olan yol budur. Çünkü bu düzenin işçi sınıfına ve insanlığa mezar yapılan bataklığından kurtuluş için başka hiçbir yolumuz yoktur.

Bu düzen karşısında çaresiz değiliz. Çözümümüz var: İşçi sınıfını işsizliğe ve sefalete, insanlığı ve dünyayı ise felakete sürekleyen sermaye iktidarını devrimci sınıf mücadelesi yoluyla yıkmak.

Siyasal alanda, ekonomik alanda, toplumsal sorunlar (kadının kurtuluşu, eğitim, kültür, konut ve kentleşme, sağlık, yardıma muhtaç kesimler, çevrenin korunması, adalet, vb.) alanında, tarım ve köylü sorunu alanında, ulusal sorun alanında, işçi sınıfının devrimci çözümünün ne olduğu ve nasıl hayata geçirileceği komünist işçi partisinin programında tüm açıklığıyla ortaya konmuştur. İşçiler ve emekçiler kendi mücadele ve kurtuluş programlarını öğrenmelidir. İşçiler ve emekçiler kendi devrimci partilerinin bayrağı altında birleşmeli ve savaşmalıdırlar. İşçi sınıfı dönüp dolaşıp bu yola girecektir, girmek zorundadır. Çünkü başka kurtuluş yolumuz yoktur.