ARSIVANA SAYFA
 
2 Eylül '00
SAYI: 32
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Emperyalizme karşı mücadelenin bayrağı...
İMF-TÜSİAD hükümeti yeni saldırılara hazırlanıyor!
Cottarelli’nin teftişi protesto edildi
Belediyelerde grev yasağı boşa çıkarılamadı
Ordu, irtica ve KHK
Kapitalizm savaş demektir!
Zorunlu “bağış”a hayır!
Çocuklar ancak sosyalizmde çocukluklarını...
Depremin birinci yılında onbinlerce insan sokaktaydı
Adalet Bakanlığı yetkililerine ve ilgililere açık çağrımızdır!
Bakan yalan söylüyor, Cumhuriyet aklıyor!
Açlık grevini kazanımla bitiren Fehriye Erdal’ın açıklaması
Esnek üretim saldırısı ve işçi sınıfının görevleri
Hücre karşıtı mücadele ve reformist solun güncel konumu
Kolombiya= Vietnam 2000 (mi?)
Almanya’da artan faşist saldırganlık
Mücadele deneyimlerimiz den öğreniyoruz
Komünist militanlardan
parti programı üzerine

Devrimci değerlere saldırı
Bakırçay Havzası Demir-Çelik İşçileri Bülteni’nden
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Bir işçi direnişi deneyimi...

Deneyimlerimizden öğrenerek
daha güçlü mücadelelere hazırlanıyoruz



50-60 kişinin çalıştığı ve büyük fabrikalara iş yapan bir atölyede çalışıyorum. Büyük tekeller ve firmaların üretimlerini bölerek, parça parça taşeron veya fason iş yapan yerlere kaydırdıkları gibi, bu patron da, üretimde özel bir emek gerektirmeyen işleri fabrikanın dışına kaydırmış. Farklı bir isimde şirket kurarak, burada emeğin azami sömürüsüne dayalı bir sistem oturtmuş.

Öyle bir işyeri düşünün ki, 10 yıllık işçiler bile asgari ücretin beş-on milyon üstünde çalışıyor. Çalışanların büyük çoğunluğunun bayan olması, işin niteliği vb. nedenlerle düşük ücretler zamanla olağan hale getirilmiş.

İşin kendisi özel bir emek gerektirmiyor gibi görünse de, ardarda gelen siparişler sonucu devamlı artan tempoya ayak uydurabilmek, deneyim ve ustalaşmayı gerektirmektedir. Buna rağmen kriz vb. nedenler gerekçe gösterilerek ve fedakarlık nutukları çekilerek üç dönem boyunca zam yapılmamış. Dahası, kıdem hakkı kazanması yaklaşan işçilere giriş-çıkış yapılarak, izin, ikramiye vb. birçok hakları ellerinden alınmış. Her dönem yeni saldırılar eklenmiş, erzaklar verilmemeye, mesailer artmaya başlamış. Koşullara razı olmayan işçilere verilen cevap ise, “beğenmeyen çeker gider” (tabii tazminatı da bırakır!) olmuş.

Çalışanların büyük kısmını orta yaş ve 18’ine yeni giren genç bayanlar oluşturuyor. Birçoğu bu işe geçici gözüyle bakıyorlar. (Ya evlenene ya da çocuğunun okul masraflarını çıkarana kadar). Bugüne kadar yapılan eylemlerdeki (mesailere kalmama, sendikalaşma girişimleri vb.) olumsuz sonuçlara, işçilerin birbirlerine güvenme noktasında bir zayıflığa neden olmuş. Bu yüzden de, ya çekip gitme ya da kalıp boyun eğme fikri daha ağır basıyor. Ortak hareket etme fikrine ise, atılma ve iş bulamama korkusu nedeniyle pek sıcak bakılmıyor.

Zam dönemi yaklaşırken, patronun vekili olan müdür, işçilerden fedakarlık isteyerek, günde 12 saati bulan ve mesai sayılmayan bir çalışmayı dayattı. Aksi halde vardiyalı sisteme geçmek zorunda kalacaklarını ve zam verirken bu fedakarlıkların karşılığını da vereceklerini söyledi. Fakat zam dönemi geldiğinde vaadlerin unutulduğu, en fazla zammın %15 olacağı ortaya çıktı.

Maaşların verilmesine iki hafta kala, bazı işçiler zam oranını öğrenmek için müdürle konuşmaya gittiler. Müdür bildik nutukları tekrarladı: “Fason iş yapıyoruz, malların fiyatlarını büyük fabrikalar belirliyor, zam yapmayı isteriz, ama o zaman malın fiyatı artar ve bu fiyata sipariş alamayız, %15’den fazla zam veremeyiz, daha iyi bir iş bulursanız hemen gidebilirsiniz”, vb...

Ancak müdür, işletmenin kâr oranlarına ve kârı düşürerek ücretleri yükseltmenin mümkün olduğuna hiç değinmiyordu. İşçiler, yıllardır harcadıkları emeklerinin karşılığının ne olacağını sorduklarında, müdürün cevabı pervasızlığın en dolaysız kanıtı oluyordu; “birkaç yüz milyoncuk tazminatı da artık gözden çıkarın!..”

Patron vekili atölyede tam bir tasfiye operasyonu yapmayı planlıyordu. Sermaye devletinin işsizlik sigortası vb. ayak oyunlarıyla işçilerin kıdem tazminatını ortadan kaldırmayı hedeflemesi gibi, patron da işyerinde çeşitli yıldırma politikalarıyla (ücretleri düşük tutma, çalışma saatlerinin değiştirilmesi, mesailerin artması vb.) birkaç işçi dışında kıdem hakkı olan hiç kimsenin kalmamasını hedefliyordu.

O günü işçiler kendi aralarında konuşarak geçirdiler. Konuşmalarda genellikle tepkilerini dile getirmelerine rağmen, ortak hareket etme noktasında güvensizliklerini belirtiyorlardı. İstisnasız herkesin söylediği tek şey, “bunlarla bir şey yapılmaz” oluyordu. Halbuki birbirlerini suçlayarak aslında kendi korkularını ve geri duruşlarını izah etmeye çalışıyorlardı. Atölyede insanlarla tek tek veya grup halinde konuşarak, ortak hareket etmek için ikna etmeye çalışıyordum. Hatta eski bir işçi de destek veriyor ve önce kimleri ikna etmem gerektiği noktasında yardım ediyordu.

İşçilerle konuşmamda; hakları almak için mücadele etmek gerektiğini, yakınarak veya oturduğumuz yerden sorunların çözülmeyeceğini, üç dönemdir zam alamayışımızın sebebinin bizim tepki vermememiz olduğunu, tek çözüm yolunun ortak mücadeleden geçtiğini, ancak, bunun da bizim dışımızda herkesin, özellikle de patronun farkında olduğunu, hepimizi aynı anda işten atamayacağını, vb. anlatmaya çalıştım.

Yine elimden geldiğince, bu fikirlerin doğruluğunu güncel örneklerle göstermeye çalıştım. Örneğin, devletin memurlara %10 zam verdikten sonra oluşabilecek öfkeden korktuğu için iki gün izin verdiğini, ayrıca hak alma mücadelesi verdiğimiz için yasalardan medet ummamamız gerektiğini, zira tüm yasaların patronların hizmetinde olduğunu, bizim ise tek güvencemizin birlikteliğimiz olduğunu ve ancak bu sayede patrona diz çöktürebileceğimizi, yaşanmış direnişlerden de örnekler vererek anlattım. ‘98 TİS sürecindeki eylemlerinde metal işçilerinin, üretimi durdurarak iş yasalarını, gösteri ve yürüyüşleriyle toplantı ve gösteri kanunlarını vb. fiilen deldikleri halde, kararlı ve ortak hareket ettikleri için hiçbiri hakkında yasal bir işlem yapılmadığını, Sabancı’nın fabrikası olan KORDSA’da işçilerin fabrikayı işgal ettiklerini, vb. örnekleri verdim.

Bu güncel örnekler insanları etkiliyor, ancak yine de kafalarındaki kuşkuları gidermeye yetmiyordu. Ancak yoğun bir tartışma süreci başlamıştı ve herkesin tek gündemi bu olmuştu. Sonuçta o gün aramızda 6 kişiden oluşan sözcüler seçtik. Niyetimiz ertesi gün patron vekiliyle konuşarak taleplerimizi belirtmek ve kabul edilene kadar üretimi durdurmaktı.

Akşam sözcülerle birlikte iş çıkışında toplantı yaparak, sürecin nasıl gelişebileceği, neler yapmamız gerektiği, tereddütlü olan arkadaşları nasıl ikna edeceğimiz, vb. üzerine konuştuk. Ertesi gün yine işçilerin kafalarında muğlaklıklar vardı. Kimi eski işçiler tazminatlarını kaybetme korkusuyla, kimi ise yalaka kişiliklerinden dolayı eyleme onay vermiyorlardı. Bu durum diğer işçileri de olumsuz etkiledi. Bize destek veren eski işçi de bunun farkına varıp uyarıyordu; “zaten bugünlerde atılmalar olacak, bir şeyler olacaksa bundan sonra kendiliğinden olur” diyerek beklememizi istiyordu. Ancak böyle bir bekleyişin insanları iyice soğutma riski vardı.

Eyleme başlayacağımız günün Cuma’ya denk gelmesi ve o gün izne ayrılacakların olması, 2 günlük hafta tatilinin araya girmesi dezavantajlarımızı oluşturuyordu. En azından Cuma günü, güçlü bir başlangıç yapılması açısından sevkiyatın yapılmaması gerekiyordu. Yine de atılma haberinin de gelmesini bekliyorduk. Zaten tam eylem öncesi böyle bir haber işçilerin ya korkularını artıracaktı, ya da öfkelerini.... Mesai bitimine yaklaşırken işçiler sabırsızlanmaya ve neden hala beklediğimizi sormaya başladılar.

Atılma haberinin mesai bitiminde açıklanacağı az-çok belli olunca eylemi başlatma kararı aldık ve son bir kez daha işçilerle konuşarak oylama yaptık. Birkaç kişi dışında, çoğunluk eyleme katılma yönünde oy kullandı. Ancak yine de işçilerde bir tedirginlik vardı. Bu sırada patron vekili zam oranlarını sormaya giden işçileri odasına çağırdı. Böylece eylemimiz başlamış oldu.

Topluca yemekhaneye indik. Bizim gürültümüze çıkan patron vekili, “ben bir kişi çağırdım, hepiniz niye geldiniz?” diyerek şaşkınlığını dile getirdi. Bunun üzerine sözcülerden birisi; maaşlarımızın çok düşük olduğunu, dört kişilik bir ailenin masrafının 500 milyonu bulduğunu, aldığımız asgari ücrete %15 gibi çok düşük zam oranını kabul etmeyeceğimizi, söyledi. Patron vekilinin cevabı çok ilginç oldu; “bu tür açıklamaların sırf siyasi olduğunu, bugün herkesin evine 500 milyonun bir şekilde girdiğini, enflasyonun sürekli düştüğünü” vb. yalanlar söyledi.

Sözcümüz hemen müdahale edip; “enflasyon düşmedi, bunu TİSK başkanı kendi ağzıyla itiraf etti; ona bile gerek yok, biz kendi yaşamımız üzerinden bunu görüyoruz” dedi. Konuşmasının boşa düşürülmesi vekili sinirlendiriyor, sözcümüzü ekonomiyi bilmemekle suçluyor ve onu dinlemeyeceğini söylüyordu.

Bayan sözcülerden biri erzakların da verilmediğini dile getirince, yılların tecrübesini kazanmış yaşlı kurt işi hemen erzak sorununa çekerek, bundan kendisinin sorumlu olmadığını (halbuki yalan), bunun halledilebilir bir iş olduğunu, ancak böyle şeyler yapmamamız gerektiğini söylerken, diğer sözcü tekrar müdahale etti. “Biz sadece erzak değil, aynı zamanda %60 oranında zam ve mesailerin tekrar bodrolarda gösterilmesini istiyoruz” dedi.

Diğer sözcülerin pasif kalması üzerine, patron vekili bu sözcüyü diğer işçilerden tecrit etmeye çalışarak “sen işçileri kışkırtıyorsun, daha kaç aylık işçisin ki? Hepiniz bu çocuğun aklıyla mı hareket ediyorsunuz vb.” sözler sarfederek, işçilerdeki birliğin derecesini ölçmeye çalıştı. Bu düşüncelerin sadece bir kişiye ait olmadığını, tüm işçilerin böyle düşündüğü ve kendisini sözcü olarak seçtiklerini söylendiğinde, işçilerden canlı bir destek gelmeyince, patron vekili asıl kozunu oynamaya başladı. “Noteri çağırıp hepinizi atacağım” diyerek yanımızdan ayrıldı.

İlk sınavı vermiştik. Ancak asıl sınav şimdi başlıyordu, ki bu sınavın daha zor geçeceği işçilerin ruh hallerinden belli oluyordu. Zira patron vekilinin çekip gitmesi üzerine insanlar tedirgin olmaya ve yerlerine dönmeye başladılar. Tedirginliği engellemek için konuşmaya başladık ve “artık bu yola girdiğimizi ve kararlı olursak kazanacağımızı, zira koşulların bizden yana olduğunu, ancak bundan sonra geri dönersek çok daha kötü koşullarla karşı karşıya kalacağımızı” anlattık. Ancak sözcüler de dahil olmak üzere işçiler korkmaya başlamışlardı. Yemekhanede çalışan en eski işçi de gelip, “tazminatsız atılacaksınız vb.” diyerek, iyice korkuttu işçileri. (Halbuki çalışmaya devam etsek de tazminat alacağımızın bir garantisi yok.)

Bir süre sonra patron vekili noter getirterek, işçilere iyice gözdağı verip çalışmaya başlamalarını sağladı. Bir-iki kişi tepkisini göstermesine rağmen, genel çoğunluk boyun eğince onlar da çalışmak zorunda kaldılar.

Sonuçta eylemimiz başarısızlıkla sonuçlandı. Patron vekili çıkışları o gün söylemekten vazgeçti. Sözcülerimizin atılmayışı ise, bazı işçilerin sahiplenmesi ve toplu olarak işten çıkma tehditleri sayesinde sağlandı.

Eylemin başarısızlıkla sonuçlanmasından güç alan işveren, önce iş saatlerini değiştirdi. Daha sonra hemen hiç kimseye zam yapmayarak asgari ücrete talim ettirdi. En önemlisi de, o gün için açıklamaktan vazgeçtiği 9 kişinin çıkışını verdi. Çıkarılan 9 kişi yine kıdem hakları dolmasına az bir süre kalan işçiler oldular. Yenilgi üzerine kendilerine güvenlerini iyicene yitiren işçiler bu olaya sadece ağlamakla yetindiler. Aynı şekilde mesailer de artarak devam ediyor.

Eylemin başarısızlıkla sonuçlanması işçiler üzerinde olumsuz bir etki yaratsa da, artan saldırılar işçileri dönüp dönüp tekrar mücadele etmeye yöneltecektir. Zira tek çözüm yolunun mücadeleden geçtiğini ve bundan da kaçış olmadığını, kendi öz deneyimleriyle yaşayarak öğrenecekler. Nasıl ki sınıf kitleleri bu mücadele okulundan geçmeden kendi gücünün farkına varamıyorsa, karşısındaki sınıfı ve onun düzenini, işleyişini tanıyamıyorsa; aynı şekilde, sınıf devrimcileri ve sınıf bilinçli işçiler de bu deneyimlerden yararlanarak, onları eleştirel bir gözle değerlendirerek, zamanla sınıf kitlelerinin mücadelesini örgütleme ve yön verme noktasında başarılı adımlar atabileceklerdir.

Bu gözle eylemimize baktığımızda en büyük eksikliğin; eylem öncesi süreçte, eyleme hazırlık, seçilen sözcülerin daha aktif hareket etmesi yönünde hazırlanmaları, planlama, tek tek işçileri ikna etmek için daha çok çaba ve emek harcama noktalarında yaşandığı görülmektedir. Ayrıca, işçiler arasında en ufak bir güvensizlik yaratılmaması için, her türlü bilgi ve fikrin en azından sözcüler arasında tartışılıp yine işçilerin fikirleri alınarak eyleme yön verilmesi gerekmektedir. Zira böyle bir güven verilmediğinde, işçiler eyleme sadece geriden ve sessiz bir şekilde destek vermekle yetinmekteler. En ufak bir bedel ödeme noktasında da o desteğin sınırlı ve güçsüz mahiyeti ortaya çıkmaktadır.

Sonuçta artan saldırılar yeni eylemlerin fazla uzak olmadığını göstermektedir. Ancak bu sefer deneyimlerimizden dersler çıkararak ve yeni bir düzeyde karşılamaya çalışacağız bu eylemleri.

Genç bir komünist işçi





Öğretici bir deneyim...


Konfeksiyon üzerine üretim yapan işyerimde 200 kadar işçi çalışıyor. Dış ve iç piyasaya yönelik her çeşit giyim eşyası üretiliyor.

İşe başladığım ilk günden itibaren işyerini tanımaya, işe alışmaya, işçi arkadaşlarla kaynaşmaya çalıştım. İlk gün çok az insanla tanışabildim. Bu insanlarla da bir-iki kelimeyi geçmeyen sohbetlerim oldu. Neden böyle oldu diye kendi kendime sordum. Daha önceki, ilk çalışma deneyimim olmasına rağmen, kısa sürede çok sayıda insanla tanışabilmiştim. Bu işyerinde ise ilk üç günüm bu açıdan çok verimsiz geçti. Üçüncü günden sonra daha çok işçiyle tanışmaya ve işyerinin özelliklerini daha iyi öğrenmeye başladım.

Sadece kendi bölümümdeki insanlarla değil, farklı bölümlerdeki işçilerle de tanışıp sorunlara duyarlı ve bir şeyler yapmak isteyen işçilerin olup olmadığını anlamak istiyordum. Çünkü hemen bütün işçiler mesailerin fazlalığından, ücretlerin azlığından yakınır, ama ancak bazı işçiler çözüm için daha ataktırlar.

Yemekhanede her gün farklı insanların masasına oturup tanışmaya çalıştım. Bazıları bu davranışımı yadırgadı, bazıları ise sıcak davrandı.

İşyerinde hergün saat 8:30 dan 6:40’a kadar normal mesai, gece 22:00’e kadar fazla mesai uygulanıyor. Bazen gece geç saatlere, sabahlara kadar çalışma da olabiliyor. Bu fazla mesailerden çoğu işçi bıkmış durumda. Bunun farkında olan işveren Cumartesi mesaisine işçilerin gelmeyebileceğinden korkarak maaş günü geldiği halde ödeme yapmıyor. Ödemeyi Cumartesi günü yapacağını söyleyerek, işçilerin fazla mesaiye gelmesini garantiye almak istiyor.

Bu ay aynı zamanda maaşların zamlı alınacağı aydı. Ama Cumartesi günü maaşları aldığımızda zam yapılmadığını gördük. İşçilerin bazıları şeflerle tartıştılar. Bir taraftan çalışırken, bir taraftan da kendi aramızda konuşuyoruz. Cumartesi mesai olduğu için, biraz daha rahat konuşulabiliyor. Zamların verilmemesi birçok işçide hoşnutsuzluk yaratmıştı. Sohbet ettiğim işçiye, zamlar konusunda bir şeylerin yapılabileceğini, ama birlikte hareket etmeyi başarmamız gerektiğini, tek tek itirazlar yaparsak, kapının dışına konulacağımızı anlatıyorum. O da, söylediklerimi onaylıyor, “biz kendi aramızda konuşuruz, makinacılar olarak toplanıp Pazartesi idare ile konuşacağız, eğer kelek yapan olmazsa” diye yanıt veriyor... Bunun üzerine neler yapabileceğimi düşünüyorum, kendi bölümüme gidip oradaki ortamı da anlamak istiyorum, ama geçici olarak çalıştırıldığım bölümden ayrılamıyorum.

Pazartesi oluyor, yine kendi bölümüme gidemiyorum. İş getirmek için aşağıya indiğimde, ütücülerin komple iş bırakıp koridora çıktıklarını görünce, neden çıktıklarını hemen tahmin ediyorum. Yine de iş almaya giderken arkadaşın birine soruyorum; “niye iş bıraktı ütücüler? “Zam verilmediği için iş bıraktılar”, cevabını alıyorum. Fakat sadece ütücüler iş bırakmış durumda. Paket, kalite kontrol bölümü desteklemiyor görünüyor. Çünkü onlar çalışmaya devam ediyor. Tekrar yukarı çıkıyorum, makinacıların gelişmelerden haberi yok.

Ütücülerle şef konuşuyor; “işe devam edin, akşam toplantı olacak” deniliyor. Ütücüler de bunun üzerine işe başlıyorlar... Durumu yemek paydosunda makinacılara anlatıyorum. Cumartesi sohbet ettiğim işçi; “o zaman yemekten sonra toplanalım” diyor. “Sadece makinacılarla sınırlı olmasın, diğer bölümleri de katalım” diyorum. “Hayır, her bölüm kendisi toplanıp konuşsun” diyor. Farklı bölümdeki işçiler birbirlerine güvenmiyorlar. Makinacılar da idare ile konuşuyor. İdare “zammın önümüzdeki aydan itibaren olacağını” söylüyor. İşçiler, “hayır, bu ay zamlı almalıydık” diyorlar. Tartışma uzayıp gidiyor. İdareci, “akşama patronu çağıracağını ve toplantı olacağını” söylüyor. Makinacılar da çalışmaya başlıyorlar. Akşama doğru patron, şefleri dolaşıp nabız yokluyor. İdarecinin birinin patrona, “hepsini bir araya toplama, başedemezsin, ayrı ayrı konuş” dediğini raslantı sonucu duyuyorum.

Çay molasında konuştuğum başka bir işçi “toplantıda patron kendi istediğini dayatacak, konuşup dağılacağız, bir şey değişmeyecek”, diyerek umutsuzluğunu ifade ediyor. Akşam oluyor ve her bölümde ayrı ayrı toplantı oluyor. Patron gelip, “ücretleri hesaplayan kişinin izinde olduğunu, bu yüzden zam farklarını hesaplayamadıklarını, zam farkının ayın ikinci yarısında ödeneceğini ve geçen aydan itibaren geçerli olarak hesaplanacağını” söylüyor ve bir süre sonra “iyi akşamlar” dileyip gidiyor.
Anlaşılan işverene bu gözdağı yetmişti. İşlerin yoğunluğundan herhangi bir riski göze alamıyordu. İşçiler zam farklarını küçük de olsa eylemle elde etmiş oldular. Ama mesailerin çokluğu, sigorta primlerinin düzenli yatırılmaması gibi sorunlar hala duruyor. Mesailerin fazlalığı konusunda toplantıda hiçbir tepki dile getirilemedi. Ama işçilerin çok yıprandığı her hallerinden belli.

Bir gün sonra bir ütücüyle sohbet ediyorum. “İş bırakıp çıktığınızı gördüm, çok iyiydi” diyorum. “Hem de hiç fire vermediniz. Sanırım sen de işe yeni girdin, zam farkı alamayacaksın, değil mi?” diyerek sohbeti geliştirmek istiyorum. “Öyle, benim bir alacağım yok, ama arkadaşlar iş bırakınca benim çalışmam doğru olmazdı” diyor. “Daha önce Güneşli’de çalışıyordum. Orda da iş bırakmıştık, herkes katılmıştı” diye de ekliyor.

Zam konusundaki bu hareketlilik işyerini ve işçileri daha iyi tanımanın olanaklarını yarattı. Fabrikaya daha önce girmiş ve işçilerle kaynaşmış olsaydım, bu eylemin sadece zamlarla sınırlı olmaması için müdahale etme imkanım daha fazla olurdu. Diğer sorunların da gündeme gelmesi sağlanabilirdi. Fakat, bütün yetersizliğine rağmen, yine de hepimiz için öğretici bir deneyim oldu.

Partili bir tekstil işçisi