ARSIVANA SAYFA
 
2 Eylül '00
SAYI: 32
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Emperyalizme karşı mücadelenin bayrağı...
İMF-TÜSİAD hükümeti yeni saldırılara hazırlanıyor!
Cottarelli’nin teftişi protesto edildi
Belediyelerde grev yasağı boşa çıkarılamadı
Ordu, irtica ve KHK
Kapitalizm savaş demektir!
Zorunlu “bağış”a hayır!
Çocuklar ancak sosyalizmde çocukluklarını...
Depremin birinci yılında onbinlerce insan sokaktaydı
Adalet Bakanlığı yetkililerine ve ilgililere açık çağrımızdır!
Bakan yalan söylüyor, Cumhuriyet aklıyor!
Açlık grevini kazanımla bitiren Fehriye Erdal’ın açıklaması
Esnek üretim saldırısı ve işçi sınıfının görevleri
Hücre karşıtı mücadele ve reformist solun güncel konumu
Kolombiya= Vietnam 2000 (mi?)
Almanya’da artan faşist saldırganlık
Mücadele deneyimlerimiz den öğreniyoruz
Komünist militanlardan
parti programı üzerine

Devrimci değerlere saldırı
Bakırçay Havzası Demir-Çelik İşçileri Bülteni’nden
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Ordu, irtica ve KHK


Y. İnanç


Uzunca bir süredir gündemde olan ve kamu kurum ve kuruluşlarındaki çalışanların somut herhangi bir bilgi ve belge olmadan, yalnızca duyumlara dayanılarak işten atılmasını ve yargı yolunu da tümüyle kapatmasını beraberinde getiren KHK (Yargısız İnfaz Kararnamesi), Cumhurbaşkanı’nın biçime ilişkin ilk gerekçeleri üzerinden ikinci kez meclise gönderildi.
Gündeme getirilen bu saldırı kararnamesinin gerisinde de, toplumsal muhalefete yönelik daha önceki saldırıların tümünde olduğu gibi, bir kez daha MGK imzası var. Türkiye’nin bugünkü kendine özgü parlamenter sisteminde, MGK kararlarını yasallaştıran, hükümet ise bu kararları uygulayan durumuna getirilmiştir. Kararnamenin dinsel gericilikle mücadeleyi öne çıkaran yönüne ve bu konudaki MGK kararlılığına geçmeden önce, ordu ve MGK’nın dinsel gericilikle ilişkilerine kısaca da olsa değinmek gerekiyor.

Ordunun ve MGK’nın, özellikle 12 Eylül askeri darbesi üzerinden, toplumsal muhalefetin devrimci gelişmesini kırmak için, kuran kursları, imam hatip okulları, cemaatler, vakıflar vb. üzerinden dinsel gericiliği nasıl kol kanat gerip geliştirdiği biliniyor. Ardından, MGK ve ordunun aynı gericiliği, bu kez de ulusal hareketin bastırılması amacıyla bizzat kışlalarında yetiştirip kullandığı, Hizbullah vahşeti üzerinden bir kez daha açığa çıktı.

Şimdi, sanki bütün bunların kaynağı ve destekçileri düzenleri ve kendileri değilmiş gibi, bu kez de dinsel gericiliğin bastırılması amacıyla, siyasal yaşama doğrudan müdahalenin aracı olarak kullandıkları 28 Şubat’ın bir parçası olan KHK’yı gündeme getirdiler.

Bunca önü açılıp desteklenen dinsel geirciliğin giderek bir tehdit unsuru haline dönüşmesinde hiçbir şaşırtıcı yan yoktur. Fakat asıl önemli olan düzenin gayri meşru çocuğu olan bu akımın sınırlanması müdahalesinin, ikili bir karaktere sahip olmasıdır. Çünkü MGK tarafından gerçekleştirilen bu sınırlandırma müdahalesinin kendisi, son KHK örneğinde de görüldüğü gibi, toplumsal muhalefetin sindirilmesinin bir aracı olarak kullanılıyor. Sermaye devleti ve MGK ilerici ve demokratik toplum kesimlerinin dinsel gericilik konusundaki duyarlılık ve hassasiyetini bilerek, bunu toplumsal muhalefeti laik ve anti-laik kutuplaşması şeklinde bölmekte ve kendisini de laik ve ilerici değerlerin savunucusu olarak gösterip, toplumun bu kesimlerini yedeklemeye çalışmaktadır. Aynı zamanda bunu toplumsal muhalefetin bu kesimine yönelttiği mızrağın sivri ucunu gizlemenin aracı olarak da kullanmaktadır.

Son KHK saldırısı esnasında da, devlet ve burjuva basın tarafından saldırının daha çok dinsel gericiliğe yönelik bölümünün ön plana çıkarılması da bunu gösteriyor. Halbuki KHK saldırısı dinsel gericilikten çok, kamu emekçilerinin iş güvencesi başta olmak üzere bütün demokratik haklarının ortadan kaldırılmasını ve giderek öncüsüz bıraktırılan hareketin toptan tasfiyesini hedefliyor.

Yine KHK’nın 4. paragrafının; “Yıkıcı veya bölücü, veya cumhuriyetin herhangi niteliklerinden birini değiştirmeye yönelik veya bunlara aykırı, eğilim ve diğer faaliyetlerde bulunan, veya bu suretle kurumların huzur, sükun, toplu olarak işe gelmeme gibi eylemlere katılan, bunları tahrik ve teşvik eden veya yardımda bulunanlar... istihdam edilmezler” şeklindeki maddesi de, saldırının asıl hedefinin kimler olduğunu yeterince açıklıyor.

Bu açıktan kamu emekçilerinin katliamlar, işkenceler, sürgün ve cezalar pahasına elde ettiklerini toptan ortadan kaldırmayı hedefleyen faşist bir uygulamadan başka bir şey değildir.

Sermaye düzeni, onun hükümeti ve asıl yönetici gücü olan MGK, sendika bürokrasisi aracılığıyla işçi hareketini kötürümleştirirken, diğer yandan da kışla haline getirdiği üniversiteler üzerinden de öğrenci gençlik hareketini sindiriyor. MGK’nın son toplantısında her zaman olduğu gibi bu kez de devrimci hareket gündemleştirildi. F tipi hücre saldırısı başta olmak üzere tüm saldırıların süreceği bir kez daha vurgulandı. Buna yukarıda değinilen saldırının hedefi olan kamu emekçilerini de eklemek gerekiyor.

Görüldüğü gibi sermaye adına her geçen gün ipleri daha çok eline alan MGK-İMF-TÜSİAD hükümeti, saldırı programını engelsizce hayata geçirebilmek için topyekûn saldırıyı olanca hızıyla sürdürüyor. Bütün bu saldırılar karşısında bizlere düşen ise, işçi sınıfı başta olmak üzere toplumun tüm ezilen ve sömürülen kesimlerinin yer alacağı topyekûn bir karşı direnişi örgütlemektir.





Cumhurbaşkanını desteklemek mi?


A.Tamer


Bu ara çokça dile getiriliyor: Cumhurbaşkanı Sezer desteklenmeliymiş. Dürüst bir hukuk adamı olan Sezer, son kararname krizinde aldığı tavır nedeniyle ilkelerine bağlılığını kanıtlamışmış! AB ve buna bağlı demokratikleşme yolunda ilerleyen ülkemiz için Sezer büyük bir şansmış!

Kuşkusuz bu kirli sermaye düzeninde dürüstlüğün ya da ilkelere bağlılığın ne anlama geldiği son derece tartışmalıdır. Bu düzenin objektifinden bakınca, örneğin Sabancı da dürüst bir işadamıdır. Dürüst işadamı Sabancı’nın, dürüst işadamı Koç’un ülkesinin dürüst hukukçusu da A. Necdet Sezer oluyor. Mesele bu düzenin dürüstlüğü ise, Sabancı’dan, Koç’tan iyi ölçüt mü olur?

İlkeli hukuk adamı meselesine gelince. İsterseniz hiç oraya girmeyelim. Bu ülkede işkenceden hapse düşmüş hiçbir polis ya da asker yok. Ya da başka bir örnek, Yeşilyurt köylülerine b.. yediren subay albaylığa kadar terfi etti. Ve bu b.. yedirme meselesi AİHM tarafından Türkiye devletinin yüklüce bir tazminata mahkum edilmesine rağmen oldu.

Bir dolu böyle örnek verilebilir. Bütün bunlar bu ülkenin hukukunun marifetleri. Şimdi bu hukukun ilkeli adamı nasıl oluyor, onu sormak lazım tabii. Bu ülkenin hukuku yargıyı tamamen polis fezlekelerine teslim etmiş durumda; artık bu ülkede hukuk fakültelerine gerek yok. Çünkü bu ülkede yargılama yapmak için hukuk tahsil etmeye gerek yok. Polis fezlekesi ne diyorsa yaparsın olur biter. Bu çarkın içinde acı duyan namuslu insanlar da var diyeceklerdir. Ama bunun bir önemi var mı? Çarka takoz olmadıktan sonra, bunun hiçbir pratik değeri olabilir mi?

Öyleyse bu dürüstlük ve ilkeli hukukçuluk meselesini tartışmak isteyenlere şunu söyleyebiliriz. Varsayalım böyle olsun. Fakat düzene dair temel sorunlar sözkonusu olduğunda bunun zerre kadar önemi yoktur. Önemli olan kimin ne kadar dürüst ya da ilkeli olduğu değil, kimin ne adına ne yaptığı ve kimler adına ne yapmaya çalıştığıdır. Kılavuz sorular bunlardır.

KHK bilindiği gibi kamu çalışanlarının iş güvencesini yoketmeye dönüktür. Cumhurbaşkanının itirazı bunun yapılmasına değil, fakat kararnameyle yapılmasınadır yalnızca. Şimdi bize denmektedir ki, bu istek hukuki bir istektir, öyleyse bunu isteyenin arkasında duralım. Hemen sormamız gereken soru şu: Sahte sendika yasası da hukuki bir yasaydı. Hem yasaydı, hem de anayasaya uygun bir yasaydı. Neden o zaman kimsenin aklına bu yasa hukukidir deyip desteklemek gelmedi? Madem sorun hukuki olup olmama sorunu.

Aslında cumhurbaşkanının arkasında saf tutma çağrısı yapanlar da bunu gayet iyi biliyor. Sorun hukuk sorunu değil. Faşist devlet aygıtını bir karabasan gibi emekçilerin ve tüm halkın üzerine çökerten MGK-siyasi iktidar ikilisinin karşısında bunalan ve artık hiçbir ciddi pratik adım atamaz hale gelenler, kendi reformist hayallerini besleyecek son bir destek bulduklarını düşünüyorlar. Sanki cumhurbaşkanı, Sezer değil de Demirel gibi tescilli bir faşist olsaydı örneğin, KESK bürokratları faks çekmek dışında başka bir eylem mi planlayacaktı? Tabii ki hayır. Bunların cumhurbaşkanının arkasında saf tutalım demelerinin sebebi; cumhurbaşkanını kendi mücadele kaçkınlıklarını kamufle etmeye uygun bir figür olarak görmelerindendir. Hukuk adamıymış, ilkeliymiş, dürüstmüş vb. kendileri de bunların hiçbir pratik değeri olmadığını biliyorlar. MGK-siyasi iktidar ikilisi kendi çarkına takoz olsun diye cumhurbaşkanı yapmadı herhalde Sezer’i. Zaten sorun da bu değil. Sezer’in de takoz olduğu falan yok.

Sezer’in 28 Şubat’ta fiilen startı verilen sermaye düzenini yeniden yapılandırma programına temelde bir itirazı yok. İtiraz usule dair. Malum hukukçu ya, hukukta da usul tartışmacısı olarak girebilir. Oysa sorun usulde değil özdedir. Öz ise sınıflar mücadelesidir. Sermaye sırf keyfinden mi yapıyor yeniden yapılandırmayı. Bu ülkedeki polis copu, jandarma dipçiği diyalektiğinin temelinde hukuk tanımaz idareciler mi yatıyor? Öyle ya bu devletin içinden Susurluk benzeri çeteleri temizlesek mesele hallolur. Devlet - Susurluk = Demokrasi. Zaten Kürt savaşı da bittiğine göre, Susurluk’a ihtiyaç da kalmadı. Ordu da Veli Küçük’ü emekli ederek bunun işaretini vermedi mi?

Bütün bu kurgunun gerçeklikle zerre kadar ilgisi yok. Ham hayalden öte bir kurgu değil. Tipik küçük-burjuva hayalciliği: Sezer gibi bir hukukçu cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturdu ya artık devletin hukuk tanımayan organlarına dur denecek. Aynen ll. Enternasyonal reformizminin dediği gibi, kapitalizm de yavaş yavaş barışçıl bir biçimde kendini yok etmeyecek mi? Emperyalizm de sömürdüğü ülkelerin gelişmesini sağlamıyor mu?
Bugün Cumhurbaşkanı Sezer’in son KHK’ya tavrı üzerinden birileri kendi reformist pasifizminin propagandasını yapıyor. 18 Nisan seçimlerinden sonra yönetici sınıf içindeki muhalif de olsa temsilcilerini yitirenler, bulduklarını düşündükleri yeni temsilcilerine dört elle sarılıyorlar. Yoksa bunların KHK’ya karşı mücadele etmek gibi bir niyetleri falan yok. Öyle olsa, devlet aygıtı içinde oluşan herhangi bir görüş ayrılığını istismar etmenin, ondan yararlanmanın yolunu arıyorlar, yanlış ama bu da sonuçta bir mücadele anlayışı derdik. KESK bürokrasisi ve benzerlerinin temsil ettiği reformizmin hiçbir mücadele biçimiyle bağı kalmamış durumda. Bunlara Menşevik de denmez, Menşeviklere haksızlık etmek olur bu. Bunlar düpedüz liberal.

Bir saptama ve bir de soruyla bitirelim. Sezer bu tür KHK’lar olağanüstü hallerde uygulanabilir diyor. Yani olağanüstü hal bölgesindeki “hukuk dışı” sürgün ve kıyımlara ilkeli hukukçumuzun itirazı yok. Şimdi de soru: Bu kadarcık bir hukuk makyajına dört elle sarılan, cumhurbaşkanından kendi reformist hayallerini canlı tutacak bir figür bulan bir anlayış, bırakalım iktidar olmasını, TBMM’de ana muhalefet olmuş bir CHP’den örneğin ne hayaller yaratır kimbilir!