ARSIVANA SAYFA
 
2 Eylül '00
SAYI: 32
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Emperyalizme karşı mücadelenin bayrağı...
İMF-TÜSİAD hükümeti yeni saldırılara hazırlanıyor!
Cottarelli’nin teftişi protesto edildi
Belediyelerde grev yasağı boşa çıkarılamadı
Ordu, irtica ve KHK
Kapitalizm savaş demektir!
Zorunlu “bağış”a hayır!
Çocuklar ancak sosyalizmde çocukluklarını...
Depremin birinci yılında onbinlerce insan sokaktaydı
Adalet Bakanlığı yetkililerine ve ilgililere açık çağrımızdır!
Bakan yalan söylüyor, Cumhuriyet aklıyor!
Açlık grevini kazanımla bitiren Fehriye Erdal’ın açıklaması
Esnek üretim saldırısı ve işçi sınıfının görevleri
Hücre karşıtı mücadele ve reformist solun güncel konumu
Kolombiya= Vietnam 2000 (mi?)
Almanya’da artan faşist saldırganlık
Mücadele deneyimlerimiz den öğreniyoruz
Komünist militanlardan
parti programı üzerine

Devrimci değerlere saldırı
Bakırçay Havzası Demir-Çelik İşçileri Bülteni’nden
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Kapitalizm savaş demektir!
Gerçek barış sosyalizmle gelecektir!



F. Yılmaz


Türk savaş uçaklarının, 15 Ağustos 2000 tarihinde, Lolan alanındaki Kendakor mıntıkasını bombalaması sonucu, 38 sivil Kürt köylüsü yaşamını yitirmiş, yüzlercesi sakat ve yaralı kalmıştır. Kürt reformizminin günlük sözcüsü “İkibinde Yeni Gündem” 26 Ağustos tarihinde bu olayı kapaktan “İkinci Halepçe” olarak verdi. Bu katliam için 15 Ağustos gününün seçilmesi tesadüf değildir kuşkusuz. Kürt özgürlük mücadelesinde devrimci atılımın simgeleştiği bugünün seçilmesi, “barış” ve “demokratik cumhuriyet” sayıklamalarıyla generallerin ayaklarına kapananlara, sömürgeci sınıfın Kürt sorununa yaklaşımın bir ifadesi ve mesajı olmuştur.

“Demokratik cumhuriyet”in, “demokratikleşme”nin ve “demokrat” bir cumhurbaşkanına sahip olan bir devletin, Kürt halkına fedakarlıklarının karşılığı olarak sunduğu “armağan” olsa gerek, bu onlarca ölü ve yüzlerce yaralı. Sadece Kuzey Irak’ta değil, “barış ve huzur”un tesis edildiği söylenen Kürt illerinde de halk üzerindeki baskı ve sömürü uygulamaları eksilmiş değil. İhaneti ve teslimiyeti daha en başta gönüllü olarak seçmiş olan köy ve bölgeler dışında, halk hala zulümle pençeleşmekte.

İmralı’daki Öcalan bu yaşananların farkında değil midir? Bu coğrafyada yaşayan herkesten daha fazla farkındadır kuşkusuz. O, Kürt halkının Kürt halkı olduğundan bu yana nice katliam ve asimilasyon politikaları ve uygulamalarıyla karşı karşıya kaldığını, bu baskıların azalmak bir yana süreklilik taşıdığını, bunun ulusal sömürge politikalarının doğrudan bir sonucu olduğunu çok iyi bilir. Buna rağmen, onun artık tek kaygısı biyolojik olarak yaşamaktır. Politik bir meftaya dönüşmüş olmasının gerisinde tam bir ideolojik teslimiyet vardır.

Sistemin, devrimci tutsaklara dayattığı “tecrit politikası” İmralı’da sancısız yaşama geçirilmiştir. Onun İmralı’daki yaşamı sadece dört duvar arasına sıkıştırılmasıyla sınırlı değildir. Türk ve Amerikan istihbarat (MİT ve CİA) görevlileriyle yönlendirilen bir “ideolojik yenilenme” sürecidir yaşanan. “Demokratik cumhuriyet”in (siz faşist Türkiye Cumhuriyeti diye okuyun) kutsanması ve bunun İmralı’nın sınırlarında kalmayıp, Kürt halkının da buna inandırılmasıdır ondan istenen.

Yaşananlara demokratikleşme aldatmacası ekseninde baktığı sürece, biyolojik olarak yaşayabileceğini bilir Öcalan. Gerçekleri ortaya koymak ve savunmak durumunda ise, darağacına gerek duyulmadan yokedileceğini de... Kulağına bu böyle fısıldanır hep, ta ilk tutuklandığından bu yana. Bu Öcalan’ın trajedisidir. Mazlum Kürt halkı ise artık onunla yolunu ayırmasını bilmelidir.

Kürt halkının çok geçmeden bu süreçten çıkaracağı önemli sonuçlar olmalı. Herşeyden önce, hiçbir biçimde egemen sömürücü sınıf ve onun devletiyle uzlaşarak, sorunları çözüme kavuşturamayacağını bilmelidir. Kürt halkı, artık yüzünü “barış ve demokratikleşme” politikalarının sözcüsü Kürt burjuvazisinden Türkiyeli işçi ve emekçi sınıflara çevirmelidir. Ezilen sınıf, katman ve ulusların birlikte yürütecekleri devrimci mücadele, temeli burjuva sınıfsal sömürü olan tüm baskı politikalarına ve uygulamalarına karşı koyabilmelerinin de temel koşuludur.
1 Eylül’de, liberal barış çığlıklarını yükseltecek olanlar, çok uzağa gitmeden 15 Ağustos 2000’de, Türk savaş uçaklarından atılan bombalar sonucu ölen 38 Kürt kadın, çocuk ve genci ve yüzlerce yaralıyı hatırlamalıdır. Hatırlamalıdır ve Kürt halkını kandırmaktan artık vazgeçmelidir. Nihayetinde Kürt halkını bir yere kadar oyalayabileceklerdir. Esas ve son söz, gerçek siyasal sınıf çatışmalarında söylenecek, devrimci proletarya, Kürt halkını da gerçek özgürlüğe taşıyacaktır.





Kapitalizmde barış mümkün mü?


Burjuvazi ve onun sadık uşakları, her yıl olduğu gibi, bu 1 Eylül’de de yine barış ve kardeşlikten bahsedecekler. Geçmişteki savaşları lanetleyecekler, sebeplerini birkaç kendini bilmezin gözü dönmüşlüğü üzerinden açıklayacaklar. Ve kendi sistemlerini, demokrasi, insan hakları vb. argümanlarla süsleyerek, insanlığa en yaraşır sistem ilan edecekler.

Bu söylenenler ya da söylenecekler doğru mudur? Kapitalizm koşullarında barış mümkün müdür? İnsanlar bu sistemde kardeşçe bir arada yaşayabilirler mi? Bu sistemde halklar özgür olabilirler mi? Bu ve benzeri sorulara verilecek cevap koca bir hayırdır.

Militarizme ve savaşa ayrılan dev kaynaklar, emperyalist müdahaleler ve gerici savaşlar zinciri. Etnik ve dini boğazlaşmalar. Sistematik devlet terörü, faşist katliamlar ve işkence. Devletlerin mafyalaşması, rüşvet, yolsuzluk, her türlü karanlık ve kirli işin yaygınlaşması ve kurumlaşması. Faşizm, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve şoven milliyetçilik.” (TKİP Programı)

Bütün bunlar emperyalist-kapitalist sistemin yapısal özelliklerinden kaynaklanan kötülüklerdir. Geçmiş yüzyıl bunun sayısız kanıtlarıyla doludur. Birinci ve ikinci emperyalist paylaşım savaşlarında ölen onmilyonlarca insan, yaşanan acı ve yıkımlar, emperyalist-kapitalist sistemin barbar ve yıkıcı yüzünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Emperyalist tekellerin çıkarları için, dünyanın hemen hemen her yerinde toplu katliamlar yapıldı, müdahaleler gerçekleştirildi, faşist gerici akımlar desteklendi ve örgütlendi. Bu müdahaleleri güya barış adına yaparak gerçek niyetlerini gizlemeye çalıştılar. Ancak ezilen halklar, işçiler ve emekçiler, bu müdahalelerin, savaşların gerçek nedenlerini; Körfez Savaşı’nda, Kosova’da, Bosna-Hersek’te tüm çıplaklığıyla gördüler.

Geçmiş yüzyıl insanlığın barış içinde ve kardeşçe birarada yaşamasına da tanıklık etti. 1917’de Rusya’da, büyük Sosyalist Ekim Devrimi’yle birlikte, SSCB kuruldu. İnsanın insan tarafından sömürülmediği, halkların kardeşçe bir arada yaşadığı bir sistemin inşaasına geçildi. Onbeş ayrı ulustan ve sayısız azınlık milliyetten oluşan ülkede halklar onyıllarca, kardeşçe birarada yaşadılar, geliştiler ve birer modern ulus oldular. Bu halklar İkinci Dünya Savaşı sırasında kendi ülkelerini Hitler faşizmine karşı kanlarının son damlasına kadar savundular. Sadece savunmakla kalmadılar, bütün ezilen halkları Hitler faşizminden kurtardılar.

Türk devleti de kurulduğu günden bu yana, Osmanlı’dan devraldığı mirasla, içerde başta Kürt halkı olmak üzere diğer azınlıklara, işçi-emekçilere karşı baskıcı, sindirmeci ve katliamcı politikaları hayata geçirdi. Dışarıda da emperyalist efendilerinin sadık bir uşağı olarak değişik halklara karşı saldırgan bir tutum izledi ve çok daha saldırgan politikalara yöneliyor.

Ulusal özgürlük ve eşitlik uğruna ayağa kalkan Kürt halkı ise son 20 yıldır tam bir soykırımla yüzyüze kaldı. Bugün gelinen noktada PKK’nin barış politikası, Kürt halkına yapılabilecek en büyük kötülüktür. Bu tam da emperyalistlerin ve Türk burjuvazisinin istediği bir barıştır, gerçekte ise tam bir teslimiyettir. Bu Kürt halkının istediği, ona yaraşır bir barış değildir. Barış Kürt halkının en temel, en meşru hakkıdır. Ancak bugün savunulan barış kirli bir barıştır.

Bugün işçiler, emekçiler ve ezilen halklar, emperyalist-kapitalist sisteme karşı “devrimci savaş” şiarını öne çıkarmalıdırlar. Çünkü bu düzen koşullarında barış demek;

- Uluslararası tahkim, MAİ, MİGA ve özelleştirmelere onay vermek;
- Sendikasızlaştırma, esnek üretim, taşeronlaştırma, işten çıkarma ve sosyal hakların gaspına onay vermek;
- Bir ulusun en temel ve en meşru hakkı olan kendi kaderini tayin hakkının reddedilmesi;
- İşçilerin, emekçilerin ve ezilen halkların açlık ve sefalet içinde yaşadığı bir sistemin devam etmesi;
- Sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız bir dünya için mücadeleyi baltalamak demektir.

Kapitalizm savaş demektir. İşçiler-emekçiler ve ezilen halklar eşitlik, kardeşlik ve barış istiyorlarsa, kapitalizme karşı sosyalizm şiarını yükseltmelidirler. Barış, eşitlik, kardeşlik, Türkiye Komünist İşçi Partisi saflarında savaşan işçi ve emekçilerle gelecektir.

Kapitalizm savaş demektir, barış sosyalizmle gelecek!
Yaşasın devrim ve sosyalizm!

K. Mesut/Ümraniye Cezaevi