ARSIVANA SAYFA
 
19 Ağustos '00
SAYI: 30
İçindekiler
Hacıbektaş Şenlikleri'ne hücre tipi protestosu damgasını vurdu!
Yeni katiamları önlemek için örgütlenelim, hesap soralım!
Devlet işçi ve emekçilere yeni toplu mezarlar hazırlıyor
"Devletin bölgeye ilişkin yaptığı hiçbir şey yok"
Günlük basında 17 Ağustos depremi
Belediye grevlerinin sorunları ve sorumlulukları
Belediye grevleri başladı...
Yeni grevler kapıda...

Küçükçekmece Belediyesi'nde grev kararı...
SEKA'da hareketli günler...
KHK hükümete geri iade edildi...
"Enflasyonla mücadele" balonu patladı
Sendikaları devrimcileştir mek için...
Programda tarım ve köylü sorunu/5
Ortak komite-ortak direniş şiarının güncel önemi
"İlk kurşun" ve Ortadoğu fedarasyonu üzerine
TTB'nin F tipi cezaevi önraporu
Mamak Hücre Karşıtı Platform'dan eylem
F tipi işkenceye izin vermeyeceğiz!
Onurluca çiçeklenen bir yaşama sarılmak
İşçi eylemleri militan Cellatex direnişinin açtığı yoldan ilerliyor!
Bertolt Brecht: Proleter sanatın çalışkan işçisi
Hiroşima ve
bilimin sisteme köleliği

Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
“Duvardaki Sarmaşık Gibi...”

Onurluca çiçeklenen bir yaşama sarılmak


Uruguay’da 1973’te yönetime gelen askeri diktatörlük hücrelerinde geçen anılardan oluşuyor “Duvardaki Sarmaşık Gibi...” kitabı. Yaklaşık olarak 11-12 yılı tam tecrit (izolasyon) koşullarında ve işkence altında geçen 14-15 yılı rehin edilmiş 9 yaşam; 9 Tupamora lideri... Dışardaki yoldaşları eylem yapmasın diye rehin tutulur devrimciler, dışarıda eylem yapıldığında rehineler tek tek öldürülecektir. Ölüm bir tehdittir. Ölüm gözlerde ve yüreklerde küçültülürse, “nereden gelirse, hoş geldi, sefa geldi” deme kararlılığına erişilmişse, ölüm rehin tutanlar için bir tehdittir. Rehin alınanlar nasıl olursa olsun yaşamayı önemseyip mutlaklaştırıyorsa, ölüm rehineler için çok ciddi bir tehdittir. Uruguay’da yaşanan ikinci durumdur. Çok geçmeden dışarıda tehdit edilecek bir hareketlilik kalmaz...

Kitabın yazarlarından ve 9 rehineden biri olan Fernando Huiddobro, “Bizi bedensel ve psikolojik olarak bitirmekten, hep belirli bir noktada vazgeçmelerinin nedeni şunu bilmeleriydi.” diyor ve açıklıyor: “Rehineler yaşadıkları sürece işe yararlar.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında işgal altındaki Yunanistan’da, Naziler, her gerilla eylemi yapıldığında Haydari kampında tuttukları esirlerden 100 kişiyi öldüreceklerdir. Gerillalar masum insanlar ölmesin diye bir süre eylem yapmazlar. Haydari kampında bulunanlar dışarıya bir mesaj gönderirler: Eylem yapmayarak yenilginin ağırlığını, onursuzluğunu üzerimize yıkmayın... Böyle bir mesaj gönderirler dışarıya, gerillalara... Ve ölüme marşlarla giderler... Düşmanın tehdidi boşa çıkarılmış, öfkeyi bileyerek tersine dönmüştür... Ölümlerle kazanıldı zafer. Kan selinde sürüklenip defolup gitti düşman Yunanistan’dan.

Huidobro’nun söylediği gibi, rehineler ancak yaşadıkları sürece düşman açısından işe yararlar. Daha doğrusu nasıl olursa olsun yaşamayı mutlaklaştırdıkları sürece...

Tam da burada kitabın diğer yazarı, 9 rehineden bir diğeri olan Maurice Racencof’a kulak verelim: “Sarmaşığın duvara sarıldığı gibi yaşama sarılıyorduk..” Yıllar önce bir sarhoştan duyduğu sözleri alarak devam eder. “‘Işık söndüğünde kimse ölmek istemez.’ İntihar benim için hiçbir zaman seçenek olmadı. Bir biçimde burada politik-toplumsal boyutları aşan türde bir direnişi geliştirdiğimi farkettim. Bu, yaşamın kendisi için yapılan meydan savaşıydı

Duvara sarılan sarmaşık gibi yaşama sarılmak elbette yanlış değil. Ama dayatılan yaşam onurla çiçeklenmiyorsa, buna sarılmanın bir anlamı olabilir mi? Sarmaşık çürür... Dayatılan yaşam hakkında, Racencof’un iki kişilik hücrelere alındığında geçmişe ilişkin bir anısını anlatan sözleri yeterince fikir vermekte: “Yıllar önce Santa Clara barakalarında birlik komutanına... ve hükümete yaptığım başvuruyu anımsadım. Alman çoban köpeklerinin rahatça işeyebildikleri, kulübede karman çorman havlama sesleri duyduğumuz köpeklere davranıldığı gibi bize davranılmasını rica etmiştim.

Bu ricanın icazetçiliği bir yana, demek ki dayatılan yaşam, köpeklerinkine öykündürecek türdendir. Böyle bir yaşam için meydan savaşı verilmez, duvara sarılan sarmaşık gibi sarılınmaz. Bu, politik bir teslimiyettir. Burada bir şeye dikkat çekmek gerekiyor. Bu politika, teslimiyet, kişilerin korkaklıkları ya da cesurluklarıyla ilintili bir durum değildir. Ayrıca rehin tutulan 9 kişi için, kişisel olarak, oldukça cesur olduklarını söylemek yanlış olmaz. İçinde 9 rehinenin de yeraldığı Tupamora eylemleri, gözükaralığı ve cesaretiyle, yıllarca Türkiye devrimcilerinin moral ve esin kaynağı olmuştur.

Ama aynı Tupamoralar askerler yönetimi tümüyle ele geçirene dek, “Siyasi çözüm” için masaya oturmuşlardı. Silahlı reformizmin ilk örneklerinden biriydi Tupamoralar. Ve askeri barakalarda, tam tecrit koşullarında kendilerince direniş, bir tür meydan savaşı anlamına gelen politik tutumun ideolojik dayanağı dışarda filizlenip buralarda boy veren reformizmdir.


***

Yine de bir yerde yazarların hakkını teslim etmek gerekiyor. 11-12 yılı tam tecrit koşullarında geçen 14-15 yıllık bir izole edilmiş yaşamda, bedensel ve psikolojik olarak sağlam çıkabilmek özgüvene dayalı bir başarıdır. “İnsanın, kişilere, halka, insanlara güvenmesi, onlara inanması gerektiğinden hiç kuşku yok, ama insan kendisine de güvenmek zorundadır. Özgüvenini yitirenin işi biter. Kitlelere, halka, sürece, tarihsel yasalarla determine edildiği için, zaferin kesinliğine duyulan bu işlenmiş inanç doğrudur. Ama bu yapay olarak işlenirse özgüven eksikliği ile desteklenmiş olur.

Özünde yanlış olmayan bu sözler, halka, kitlelere hatta kendi ailelerine bile güvensizliklerini (hiç değilse kuşkularını) ifade etmelerinin ardından geldiği için, belli bir sakatlık taşıyor. Evet, dışarda pek bir şey kalmamıştır. Nesnel olarak yalnızdırlar. Ama devrim tarihsel bir süreçtir. Ve bu süreç içinde bazı anlarda devrimciler yapayalnız kalabilir, dahası uğruna mücadele ettiği işçiler ve emekçiler tarafından dışlanabilir, saldırıya bile uğrayabilir. Bolşevikler, 1. emperyalist dünya savaşına karşı kitlelerin silahları kendi egemenlerine çevirmeleri yönünde propaganda yaptıklarında, birçok bolşevik ajitatör, bizzat kitleler tarafından dışlanmış, dövülmüş, hatta öldürülenler bile olmuştur. Ama aynı işçiler ve köylüler üç yıl sonra Bolşevik parti önderliğinde büyük Ekim devrimini armağan etmişlerdir dünya proletaryasına.

İlla ki bir devrimcide özgüven olmalı; devrimci kişiliğin olmazsa olmaz bir parçasıdır bu. Ama sınıfa, partisine -anlık durumlara göre değil tarihsel bilince dayalı olarak- bir güven üzerine oturmalı. Aksi takdirde devrim öngünü dışında, her zaman karamsar olmak için nedenler bulunur. Yazarların felsefesi de karamsarlık üzerine oturuyor. Her zaman kötüye hazırlıklı olmaya çalışıyorlar. “Esas olan birilerinin zor ulaşılır bir dağ icat etmesi değildir. Bazen dağlar hiç sormadan insanın üstüne yığılır.

Staoculardan alıntıladıkları bu sözler, geçen onca yıl boyunca kendilerini motive ettikleri yaşam felsefesidir. Oldukça mantıklı görünüyor. Evet yaşadığı sürecin nesnesi olmayı kabullenenler için mantıklı. Ama öznesi olanlar içinse pek o kadar mantıklı değil. Demin aktardığımız sarhoşun sözü, cehenneme gönderilip karanlıkta ışık olmak lazım gelir. Nazım bu konuda söylenmesi gerekeni en iyi biçimde söylemiştir: “Sen yanmasan/ben yanmasam/biz yanmasak/nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa...

9 rehine ve Tupamoralar, ‘ışık söndüğünde, ölmek istememişlerdir’. Yıllar sonra özgürlüklerine kavuştuklarında, dünün silahlı reformizmi, silahsız, yani kelimenin tam anlamıyla reformizme evrilmiştir. Tupamoralar yasal parti kurmuşlardır. Türkiye’deki Mamak süreci ve sonrasındaki TDKP oluşumuyla nasıl da benzerlik gösteriyor!


***

Öte yandan Duvardaki Sarmaşık Gibi kitabı, hücre saldırısının güncel olduğu sürecimizi de, sermayenin bu saldırıyla neyi amaçladığını ve ikiyüzlüce yapılan insan hakları demagojilerine rağmen kendi insafsızlığını ele veren örneklerle doludur.

Koşullarının kötülüğü bir yana, esas olan 9 rehinenin yıllarca tam tecrit-izolasyon içinde olmalarıdır. Rehinelerin birbirleriyle konuşmaları yasak ve imkansız olduğu gibi, gardiyanlık yapan askerlerle konuşmaları da yasak. Küfür ve hakareti saymazsak tabii... Tuvalet ihtiyaçlarını gidermeleri bile tam bir işkenceye çevrilmiştir. Şu ya da bu biçimde bir beslenmeden sözetmek mümkün değil. Sağlık sorunları içinse, 12 Eylül zindanlarının “aspirin tedavisi” bile yoktur demek, yeterlidir. Çıldırmaları amaçlanmıştır. Tamamıyla başarısız oldukları da söylenemez.

Hücre saldırısı her ülkenin kendinden menkul bir politikası değildir. Hücre saldırısının yaşandığı ülkelerin tümünde benzeri şeylerin yaşanması bile, bu saldırı politikasının emperyalist patentli olup devrimci güçlere karşı geliştirilen merkezi bir uluslararası emperyalist politika olduğunun göstergesidir. Türkiye’deki hücre saldırısı Uruguay, İngiltere, Peru vd.’lerinde olanlarla aynı amaç ve hedefe sahiptir. Uygulamada görülen kısmi farklılıklar, uygulandığı ülkenin kendine özgü koşulları ve toplumsal dinamikleriyle ilintilidir.


***

Herkes şunu görmeli ki, hücreler konusunda gri bir ton yoktur. Ya ak, ya da kara; ya hücrelere karşı olunulur, ya da hücreler savunulur... Ya proletaryanın yanında net bir duruşla saf tutulur, ya da gri arayışları içinde sermayenin politikasına eklemlenilir. Hücre politikası konusunda, iyiniyetle dahi olsa ılımlılaştırmaya, ara tonlar aramaya çalışanlar, bilmelidir ki, son tahlilde sermayenin isteği doğrultusunda hareket ediyordur.

Hücreler olsun, ama şöyle şöyle olsun, türünden yaklaşım içinde olanlar, okuduysa bile bir kez daha “Duvardaki Sarmaşık Gibi”yi okumalıdır. Hücre politikası bir kere uygulamaya geçtikten sonra, geçici bir ara dönemi -sermayenin taktiği gereği- yaşansa bile, sonuçta kendi rengine ulaşacaktır. Aynı kitap, kırıntı da olsa, sözde “hakların” bile nasıl yok sayıldığının ve nasıl türlü gerekçelerle gaspedildiğinin örnekleriyle doludur.
İşte bu yüzden devrimci tutsaklar hücreler karşısındaki politik duruşlarını şu sloganda haykırmaktadır: Hücrelere girmeyeceğiz, yıkacağız! Duvara sarılan sarmaşık gibi onurla çiçeklenen bir yaşama sarılacağız. Tıpkı ‘96 ÖO ve SAG direnişi şehitleri gibi, tıpkı Ulucanlar şehitleri gibi...

M. Kurşun/Çankırı Cezaevi