ARSIVANA SAYFA
 
15 Temmuz '00
SAYI: 26
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan...
Birleşik direniş ihtiyacı ve örgütlenme sorumluluğu
Faşist katliamları durduralım!
Yaşayanlar faşist katliam girişimini ve işkence...
Diz kapağına çivi çakmak
Burdur'da kanlı operasyon
SEKA işçisi özelleştirmeye karşı direniyor
Saldırıları püskürtmenin yolu sınıfı kazanmaktan...
EXSA grevinin güçlü ve zayıf yönleri
EXSA direnişçileri deneyimlerden öğrenmelidir!
Eminönü Belediyesi'nde de grev kararı asıldı
Reformizmin icazetçi ve bölücü rolü...
Kamu emekçilerinin eylemleri
Kıbrıs'ta işgal karşıtı tepkiler karşısında artan...
Hücre tipi işkenceye karşı direnelim!
Murat Dil'in cenaze töreninde devlet ablukası
Yaşamımızın hücreleştirilme sine dur...
İpekçi cinayeti ve kontr-gerilla devleti gerçeği
Rektör seçimleri skandalı!
Uyuşturucu sektörü
Ortadoğu: Çelişki ve çatışmalar yumağı büyüyor
Filistin halkına kurulan tuzaklar
Aydın sorunu üzerine
Burjuva basından seçmeler
Mücadele tarihimizden
Mücadele postası
 
Tüm başlıklar





 
 
Ortadoğu:

Çelişki ve çatışmalar yumağı büyüyor


ABD diplomasisinin Ortadoğu’da çıkmaza giren “barış süreci”ne yeniden dinamizm kazandırmak amacıyla yaptığı girişimler sonuçsuz kaldı. Sorunun ciddiyeti ve aciliyetinden ötürü birkaç hafta içerisine sıkıştırılmak zorunda kalınılan yoğun temasların ardından olumlu bir sonuç alınamaması, Beyaz Saray’ı olağanüstü bir müdahalede bulunmak, yeni bir Camp David zirvesi düzenlemek zorunda bıraktı. Oysa, Güney Lübnan işgalinin son bulmasıyla birlikte iflası iyice açığa çıkan Ortadoğu politikasını onarmak amacıyla, Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, ABD özel temsilcisi Denis Ross ve BM Genel Sekreteri Kofi Annan son haftalarda bölgede yoğun çaba sarfetmiş, çok yönlü temaslarda bulunmuşlardı.

Ortadoğu’da gündemde duran ya da gündeme girmeye hazır konumda olan sorunların muhtevası ve karmaşıklığı bilinmektedir. Yaklaşık on yıldır ABD’nin hem hakem hem de taraf sıfatı ile “barış ve çözüm süreci” adı altında icra etmeye çalıştığı emperyalist politikanın ana hatlarını değişik vesilelerle ortaya koymaya çalışıyoruz. Ortadoğu’daki çelişki yığınının en önemli boyutunu, kuşkusuz ki Filistin sorunu teşkil etmektedir. Filistin sorunu ana eksen alınarak saptanan ve uygulamaya konulan, ama özünde Ortadoğu’nun toplamını hedefleyen emperyalist çözüm formülü, belli bir tıkanma dönemi yaşadıktan sonra iyice çöktü. Bu nedenle ABD diplomasisi, özellikle Güney Lübnan işgalinin kırılmasından bu yana can alıcı bir misyon ile karşı karşıya bulunuyor. Bu misyon Washington’un bölgeye ilişkin stratejik senaryosunun dökülmüş parçalarını yeniden bir araya getirmektir. Bu, ABD emperyalizminin Ortadoğu üzerindeki hegemonyası açısından olmazsa olmaz bir koşuldur. Zira, bölgenin yeniden alevlenmesi durumunda, tehlikeye girecek olan mevziler sadece İsrail’in kazanımları değil, Washington’un bölgedeki egemenlik ağıdır. Bu nedenle, ABD diplomasisinin temaslarının muhtevası, hem bölgedeki gelişmeler üzerindeki ABD inisiyatifini korumak, hem de onun krizlerdeki hakemlik rolünü onarmak gibi geniş bir alanı kapsıyor.


ABD çöken “barış süreci”ni
onarmaya çalışıyor

Emperyalizm onyıllar boyu Ortadoğu halklarını teslim almak, susturmak ve bölgedeki tüm direniş damarlarını kökten kesmek için şiddete başvurdu. Bu politika başta İsrail olmak üzere bölgenin birçok gerici Arap rejimi aracılığıyla uygulandı. Ve emperyalist güçler belli aralıklarla, gelişmelerin önemine göre müdahalede bulunmak, Ortadoğu halklarına doğrudan kurşun sıkmak gereği dahi duydular. Bu geleneksel terör ve yıpratma politikasının sonucu, FKÖ’nün zayıflamayıp soysuzlaşması, ilerici devrimci direniş akımlarının yerini dinci gerici akımların alması oldu. Ve ‘90’lı yıllların başında Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte beliren elverişli uluslararası ortam, emperyalizmin Ortadoğu politikasına yeni bir boyut eklemesini olanaklı kıldı. Salt şiddet politikası ile elde edilemeyen sonuca göstermelik pazarlıklar üzerinden ulaşılmaya çalışılan bir dönem başlatıldı: “Ortadoğu barış süreci”!

Filistin sorununun kaderinin artık mücadele alanlarından lüks otel localarına taşınmış olması, konunun taraflar arasında pazarlık masalarında görüşülmesi, Sovyetler Birliği’nin bölgedeki mevzilerinin boşalması gibi faktörler, emperyalizmin Ortadoğu politikasına yeni bir nefes kazandırdı. Bu arada Filistin halkının kapıldığı sahte umutlar ve rehavet atmosferi, geçici de olsa, emperyalizmin hareket alanını kolaylaştıran bir işlev gördü. Emperyalist icazetli özerklik statüsünün, aşamalı bir tarzda da olsa, Filistin halkının gaspedilmiş tüm haklarının iadesi ile sonuçlanacağı sanıldı. Fakat aradan geçen süreç, umutları boşa çıkarttığı gibi, vaadlerle Ortadoğu ve özellikle de Filistin halkı üzerinde oynanan oyunun gerçek yüzünü ortaya sermekte gecikmedi. Filistin halkına verilmiş ödün gibi görünen muhatap alınmanın, özerklik türünden hakların, Filistin halkının temel çıkarları ile taban tabana çelişen bir senaryonun uygulamasını kolaylaştırmak dışında bir değerinin olmadığı anlaşıldı. Umut ve rehavet atmosferi yerini giderek hoşnutsuzluğa, yeniden mücadeleye atılma duygusunun ağır basmasına bırakınca, Filistin Özerk İdaresi kendisine ayrılan rolü oynayamaz konuma düştü. “Barış süreci” sürüncemeye girdikten sonra kısa sürede toptan çökmek zorunda kaldı.

ABD’nin Ortadoğu sorunu konusunda başlattığı temaslar ve geliştirmeye çalıştığı inisiyatifler, böyle farklı reçetelerin denendiği, epeyce barutun tükeltildiği bir sürecin ardından gündeme gelmiş bulunuyor. Başka bir ifadeyle, bugün Ortadoğu’da içinde bulunulan durum birçok açıdan başlangıç noktasına geri dönüşü andırmaktadır. Yaşanan gelişmelerin, nitelik ve nicelik olarak varlığını koruyan çelişkilerin, güçlüklerin bilincinde olduğu için, ABD diplomatik girişimlerini geniş ve esnek tutmayı tercih etmek zorunda kaldı. İran, Irak, Libya ve Suriye’nin terörist devletler listesinden çıkarılması, Kofi Annan aracılığı ile İran’dan yardım talep edilmesi, Ortadoğu politikasını yeniden onarma girişimlerinin sabit bir takvime ve somut bir neticeye bağlanması, Beyaz Saray’ın hareket alanının daraldığının göstergesi. Başka bir ifadeyle, ABD geleneksel küstahlığı ve emrivakiliği yerine arabulucu ve barışsever pozlarına bürünmenin olumlu sonuç elde etme imkanını yükselteceğini, “barış süreci”ne nefes aldırtmayı kolaylaştıracağını düşünüyor.


Arafat siyasi yaşamının son
kozunu oynuyor

Ancak, ABD’nin bu dolambaçlı ve çok yönlü girişimleri, taraflar arasında bir uzlaşma sağlanmasına, onların görüşme masası etrafında bir araya getirilmesine ve sözde barış sürecinin yeniden eski rayları üzerine oturtulmasına yetmedi. Hatta taraflar Washington’da buluşma fikrine dahi karşı çıktılar, ABD’nin davetiyesini sürüncemeye sokma eğilimi gösterdiler. Çünkü bu ilişkilerde salt ödün vermekle memur edilmiş olan Arafat’ın Filistin halkı adına yeni tavizler verebilecek kudreti kalmamıştır. Bıçağın sırtına oturmuş vaziyetteki Filistin Özerk İdaresi, bir taraftan ABD ve İsrail’in baskısına göğüs germek, öte yandan da Filistin emekçilerinin, gençlerinin talep ve mücadele istemlerini yatıştırmak durumunda. Böyle olunca, Arafat’a imdat çığlıkları atmak dışında bir seçenek kalmamaktadır. Bu nedenle Arafat ilkin Rusya’yı yardıma çağırdı. Ancak mevcut aşamada Putin’in bu türden bir çağrıya acil ve somut bir cevap verme olanağı yoktur ve vermedi. Sonuçta, Arafat siyasi yaşamının son kozunu, Bağımsız Filistin devletinin ilanını oynamaya koyuldu.

Arafat’ın bağımsız devlet ilan etme fikrini ileri sürerek gündem saptamaya çalışması, İsrail ve ABD karşısında pazarlıklarda güç kazanmaya hizmet edecek bir şantaj olarak yorumlanmaktadır. Elbette bu inisiyatifini sonuçlandırması durumunda Arafat 23 Ekim ‘98 tarihli Wye River (ABD) ve 4 Eylül ‘99 Şarm el Şeyk (Mısır) anlaşmaları ile saptanan takvimi bozmuş olacaktır. Fakat sözkonusu “barış süreci”nin tüm zamanlamasının zaten bozulduğu da bir başka gerçektir. Filistin Özerk İdaresi bağımsız devlet ilanı perspektifine sarılmakla, başkalarının hesaplarını bozmadan önce, kendisine yeni nefes alma olanakları yaratmaya çalışıyor. Arafat bu yolla Filistin kitlelerini biraz daha oyalamaya, hissedilmeye başlanan mücadele dinamiğini baltalamaya ve az da olsa itibar kazanmaya çalışmaktadır. Ancak, bugüne kadar bir piyon olma dışında bir işlevi olmayan Filistin Özerk İdaresi’nin yerine oluşturulacak bir bağımsız devletin dernek statüsü ötesinde bir değeri olmayacaktır. Bu gerçekliğin, başta Filistinliler olmak üzere, bilincinde olmayan yoktur. Emperyalist icazetli özerklikten aynı icazetli bir devlet statüsüne geçiş, Filistin halkının kendi kaderini tayin anlamına gelmemekte, sadece Arafat yönetiminin içinde bulunduğu çıkmazın derinliğini göstermektedir.


İsrail neden tavize yanaşmıyor?

“Barış süreci”nin yeniden canlandırılması için asıl taviz vermesi gereken İsrail hükümetinin yaşadığı sıkıntıların niteliği başkadır. Oluşturulduğu tarihten bu yana İsrail devleti zaferden zafere koşmuş, kendisini Ortadoğu’da komşularına zorla kabul ettirme onun geleneksel bir refleksine dönüşmüştür. Aynı duygular şu veya bu şekilde İsrail halkına da egemendir. Bu nedenle İsrail muhatabına karşı güçlü konumda da olsa taviz vermekte, yaptığı gaspı iade etmekte bile sıkıntı çekmektedir. Filistin sorununun pazarlık konusu edilmesinden bu yana İsrail’de yaşanan hükümet krizleri, koalisyon bozulmaları ve hatta Rabin’in katledilmesi, bu fetihçi ruh halinin bir yansımasıdır. Ama mevcut aşamada Ehud Barak hükümetinin Filistinlilere bazı sembolik tavizler vermeye dahi yanaşmamasının esas nedeni, hükümet koalisyonunun iç dengelerinden, bazı aşırı gerici siyonist partilerin şantajlarından kaynaklanmıyor. İç politik sorunlar, hükümet krizleri, İsrail’in stratejik çıkarlarının gerektirdiği tavizlerin verilmesinin önünde ciddi bir engel değildirler. Ama mutlaka karşılığının alınması kaydıyla.

İsrail’in Özerk Filistin İdaresi’nden beklediği karşılık, 23 Ekim ‘98 tarihinde ABD’de imzalanan Wye River anlaşmasında net bir biçimde öngörülmektedir. Anlaşma metni, “terörizme karşı mücadele” adı altında “barış sürecine” engel teşkil eden, ona karşı çıkan akımların etkisiz kılınmasını ve ezilmelerini öngörmektedir. CİA’nın gözetiminde ve Mossad’la işbirliği içinde yürütülecek olan bu politikanın icrası Arafat’ın polis teşkilatına düşmektedir. Arafat’ın polis teşkilatı her ne kadar bu misyonuna sadakatla sarılarak yoğun bir çaba sarfetmişse de, sonuç aldığı iddia edilemez. Tam tersine, Filistin’de “barış sürecine” olan inançlar hızla çökmüş, umutlar dağılmış ve karşı bir dinamik gelişmeye başlamıştır. Bu koşullarda İsrail’in bazı sembolik taviz jestleri Arafat idaresinin konumunu sağlamlaştırmak yerine, uç vermeye başlayan mücadele dinamiğinin potasına akma riski taşıyor. Üstelik Güney Lübnan işgalinin kırılmasının ardından oluşan koşullarda bu risk büsbütün artmaktadır.

Ayrıca, İsrail’in son dönemde yoğun askeri hazırlıklar içinde olduğu, Filistin halkına karşı yeni ve genel bir saldırı planı hazırladığına ilişkin iddialar ileri sürülmektedir. İsrail’in geleneksel politikası ile çakışan ve askeri sorumluların yalanlamadıkları bu iddialar, Arafat’ın imdat çağrıları ve Avrupa turnesi tarafından da doğrulanıyor. Hamas önderlerinin ve hatta Arafat’ın bazı bakanlarının İsrail’le savaşmaya hazır olma yönündeki çağrıları, durumun hassasiyetini, gerginliğin ölçeğini gösteriyor.


Yeni bir Camp David’le ne
amaçlanıyor?

Bir barut fıçısına dönüşmüş olan Ortadoğu’nun gebe olduğu gelişmeler, ABD için öncelikli bir önem taşıyor. Elbette Washington’un gösterdiği hassasiyet bölgede patlak verebilecek yeni bir savaş endişesinden kaynaklanmıyor. ABD açısından önemli olan, savaşın da barışın da kendi inisiyatifinde ve kendi çıkarlarına endeksli gelişmesidir. Bu nedenle Clinton, diplomatik kibarlığı bir yana bırakarak, Ehud Barak ve Yaser Arafat’ı derhal yeni bir Camp David zirvesi için Washington’a çağırmak zorunda kaldı. ‘78 ve ‘79 yıllarında Sedat-Begin arasında düzenlenen Camp David zirveleri çağrıştırılarak, sorunun sembolik ve seremoni boyutunun özenle önplana çıkartıldığı görülüyor.

Ancak, bugünün koşulları, güçler dengesi vb. ile Camp David Anlaşması’nın imzalandığı dönem arasında son derece önemli farklar mevcut. ‘78 yılında Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile İsrail Başbakanı Menahem Begin, Jimmy Carter’in hakemliğinde, Camp David-I Anlaşması’nı imzaladıklarında ve bunu bir yıl sonra Camp David-II Anlaşması ile tamamladıklarında, ortada somut bir pazarlık konusu ve tarafların karşılıklı ödün verme olanakları mevcuttu. İsrail’in Sina Çölü’ndeki askeri işgaline son vermesinin karşılığında Mısır, Filistin sorunu konusunda o dönem varolan Arap birliğini dinamitledi ve dağıttı. Enver Sedat’ın bu ihanetinden sonra Arap dünyasının birliğinin sözü dahi edilmedi. Başka bir ifadeyle, o dönem Enver Sedat’ın (sonradan birey olarak bedelini ağır ödediği) birilerine ihanet etme imkanı vardı. Dolayısıyla Camp David zirvelerinin, olumsuz anlamda da olsa, bir ciddiyeti vardı, Ortadoğu sorununda bir dönüm noktası teşkil etti.

Bill Clinton’un bu tarihi emsalden hareketle alelacele 11 Temmuz günü için dayattığı yeni Camp David zirvesi, savaş öncesi bir seremoniyi andırıyor. Uzlaşmazlığın en keskin olduğu dört konunun çoğu üzerinde ara çözümler bulma şansları son derece sınırlı. Bu konular; Filistin devletinin coğrafik kapsamı, Kudüs’un statüsü, kolonların konumu ve sürgünde bulunan Filistinlilerin geleceğidir. Bu konularda Arafat ödün verebilecek durumda değildir. İsrail, gelecekteki Filistin devletinin toprak bütünlüğünü, Kudüs’ü dışta tutma kaydı ile, Batı Şeria’nın % 85 ile % 92 arasında değişen bir kesimi ile Gazze şeridinden ibaret görmektedir. Filistinliler ise, 272 No’lu Birleşmiş Milletler Örgütü kararı gereğince, İsrail’in 1967 öncesi sınırlara çekilmesini talep etmektedirler. Öte yandan, Filistinliler Kudüs’ün doğusunu başkent ilan etmek isterlerken, İsrail bunun sadece kentin bir kenar mahallesinden ibaret kalmasını öneriyor. İşgal altındaki topraklara yerleştirilmiş kolonların akıbeti konusunda da taban tabana zıt bir tavır sözkonusu. İsrail sözkonusu yerleşim birimlerinin özel statü ile korunmasını isterken, Filistinliler işgal alanlarının boşaltılması gerektiğini savunuyorlar. Sürgündeki Filistinlilerin geri dönmesine ise İsrail, nüfus oranının köklü değişimine yol açacağı için, şiddetle karşı çıkıyor. Bu konuda İsrail’in mali tazminat ödeyerek sorunu geçiştirmeye çalışacağı iddia edilmektedir.

Basında yer alan değerlendirmelerde, ABD’nin Ortadoğu sorunu konusunda acilen bir zirve düzenleme girişimi, Clinton’un zamanı azalan görev süresiyle açıklanıyor. Oysa Washington’un başlattığı diplomatik maratonun Clinton’un bireysel hesapları ile bir ilişkisi yoktur. Bölgede savaş bulutlarının yeniden birikmeye başladığı ve giderek kaçınılmazlaşan bir alevlenmenin taşlı-sopalı bir çatışmanın ötesinde bir boyut kazanacağı açıktır. Böyle bir ortamda, ABD’nin ortaya koyduğu inisiyatiflerin başka bir açıklaması olmak durumunda. Birincisi, kitleler ve kamuoyu nezdinde ABD’nin barışı korumak istediğini ve bu uğurda sonuna kadar çaba sarfettiğini kanıtlamaktır. İkincisi, bu tür şatafatlı seremonilerle, başarı şansının çok cılız olmasına karşın, yeni bir oyalama dönemi başlatarak, bölgede birikmeye devam eden patlama dinamiklerini dizginlemek, köreltmektir. Üçüncüsü ve en önemlisi, Ortadoğu sorununa Arafat’ın davetiye çıkarmak zorunda kaldığı Rusya’nın da el atmasına zaman tanımamaktır.


Rusya Ortadoğu’yu gündemine
almaya hazırlanıyor

Rusya’nın Ortadoğu sorununun bir ucundan tutmak istemesi, sadece ABD’ye sıkıntı yaratmakla kalmayacak, çıkar çelişkilerini körükleyerek bölgedeki bazı dinamiklerin açığa çıkmasını kolaylaştıracak ve hızlandıracaktır. 5 Temmuz günü Tacikistan’ın başkenti Duşanbe’de yapılan Şangay grubu toplantısının sonucunda alınan karar, Ortadoğu’nun Rusya’nın gündemine alınmasının sadece bir zamanlama meselesi olduğunu gösteriyor. Bundan birkaç hafta önce benzer bir zirve toplantısı Bağımsız Devletler Topluluğu üyeleri arasında gerçekleştirilmişti. Orta Asya’da islami terörizmin yayılmasına karşı önlem almak amacıyla biraraya gelen Şangay grubu üyeleri (Rusya, Çin Halk Cumhuriyeti, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan), gündemin tali maddelerini geçiştirdikten sonra esas endişeleri üzerinde yoğunlaştılar. Yayınladıkları ortak bildiride, “Orta Asya’da ABD’nin yayılmacı politikasına karşı çıkmaya, engellemeye hazır olduklarını” ve Washington’un “nükleer savunma kalkanı” projesini “boşa çıkarmak için Moskova ve Pekin’e tam destek sunduklarını” açıkladılar. Bağımsız Devletler Topluluğu üyeleri Kazan zirvesinde Kafkasya’yı örnek göstererek benzer bir tavır sergilemiş ve bazı gazetelerin “Putin Kafkasya’nın petrolünü ve doğal gazını vermiyor” türünden başlık atmalarına yol açmışlardı.

Bu demektir ki, yakın gelecekte başka güçler de Ortadoğu sorununa el atmak ihtiyacı duyacaktır. Bu, bölgedeki çelişki ve çatışmaların daha derinleşmesine yol açacaktır.