ARSIVANA SAYFA
 
1 Temmuz '00
SAYI: 24
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan...
Düzen cephesinde krizler ve reformist solda hayaller
"Kriter" tartışmaları ve teslimiyet platformu...
"Kophenag kriterleri" tekerlemesi ve...
Sistem kontr-gerillasız yapabilir mi?
Sermaye patronları açık köle pazarına dönmüş...
24 Haziran İstanbul mitingi
Mamak belediyesi işçileri grev kararı aldı
Çorlu deri işçileri baskı ve teröre rağmen...
Asgari ücret mi, sefalet ücreti mi?
Enerji-Yapı Yol Sen üyelerinin ülke çapında...
Tüm Sosyal Sen ve SES'in ortak eylemi
Tekirdağ'da 20 bin kişilik üretici köylü gösterisi
TÜGSAŞ ve İGSAŞ'ın özelleştirilmesi...
Sivas katliamının perde arkasında...
Hırsızlık, Yolsuzluk, pislik ve "Yüce Meclis"!
Devrimci tutsakların "sağlıklı yaşam hakkı"...
İstanbul Barosu'nun cezaevi etkinlikleri
Emperyalist tekeller kâr uğruna doğayı katlediyorlar!
Ekim Gençliği'nden...
Almanya'da anlamlı öncü işçi etkinliği
Otomobil sektöründe neler oluyor!
Basında hücre saldırısı
Mücadele tarihimizden
Mücadele Postası
 
Tüm başlıklar





 
 
Düzen cephesinde krizler ve
reformist solda hayaller


Düzen cephesinde son günlerde biri hükümet öteki devlet bünyesinde olmak üzere iki çatlak belirdi. Bunlar “kriz” olarak nitelendi, çeşitli değerlendirmelere ve spekülasyonlara konu oldu, hala da olmaktadır. Reformist solun farklı kesimlerinde de etkileri olan, hayaller yaratan ya da düşkırıklığına yolaçan bu gelişmelere daha yakından bakalım.

Hükümet bünyesindeki çatlağı sermaye medyası “Yüce Divan krizi” olarak özetledi. Gelinen yerde “aşıldığı” tüm taraflarca ilan edilen bu kriz, bazı soruşturma dosyalarına ilişkin olarak faşist MHP’nin öteki sağ partileri liderleri üzerinden sıkıştırma ve yıpratma hesabının ürünüydü.

DSP, MHP ve ANAP’tan oluşan faşist-gerici karması hükümet, kurulduğu günden bu yana emperyalizmin ve tekelci burjuvazinin reçete ve direktiflerini elbirliği ile, ortakların sık sık kullandığı ifadeyle “tam bir uyum içinde” uygulamakta kusur etmedi. Bu “uyum”, son krizden en ufak bir biçimde etkilenmeksizin, halen de sürüyor. Özelleştirme, tahkim, SSK ve tarımın çökertilmesi, sefalet ücreti dayatmaları vb. emek düşmanı saldırılarda hükümette en ufak bir pürüz yok. Sistematik faşist baskı ve terörün uygulanmasında, temel hak ve özgürlüklere yönelik istemlerin boğulmasında “birlik ve bütünlük” tam. Emperyalizme ve NATO’ya uşaklıkta sorun bir yana birbirleriyle yarış var. Kardeş Kürt halkının eşitlik ve özgürlük istemlerinin ezilmesinde, faşist devlet aygıtının tahkiminde, F tipi denilen faşist izolasyon kamplarının hayata geçirilmesinde, vb., vb., en ufak bir sorun yok. Özetle, emperyalizme ve işbirlikçi egemen sınıfa hizmette, işçi sınıfına, emekçilere, toplumun tüm ezilen kesim ve katmanlarına yönelik sistematik saldırılarda en ufak bir sorun ya da pürüz yok.

Peki sorun ne? Sorun, bu denli kapsamlı bir emek ve ülke düşmanı programı uygulamanın, bu uygulamada aktif suç ortağı olmanın yarattığı ağır siyasal faturadan çıkıyor. Sorunun gerisinde, kendini henüz yıpranmamış sayan faşist MHP’nin, bayağılık kokan ve hiçbir inandırıcılığı olmayan manevralarla, son bir yılın ağır siyasal faturasından bir parça olsun sıyrılma kaba hesabı var.

Faşist MHP’nin hükümet ortağı olarak geleceğe dönük hesapları var ve bunlar zaman zaman ifade de ediliyor. MHP; kanlı ve kirli geçmişini unutturarak kendini toplum nezdinde meşrulaştırmak, tekelci burjuvaziye ve emperyalizme, bu arada esas yönetici güç olarak orduya kendini hükümet edebilecek bir parti olarak beğendirmek ve kabul ettirmek, buna paralel olarak da yolsuzluk ve kirlilik batağına batmış öteki sağ partileri geri plana iterek, sağın büyük partisi olarak yükselmek istiyor. Hesaplar bunun üzerine yapılmış durumda. Bu, gelecek seçimlerde “tek başına iktidar” hedefi olarak dile de getiriliyor. Ordunun şeriatçı partiyi bunaltma ve güçten düşürme çizgisi burada ayrıca bir olanak olarak değerlendiriliyor.

Gelgelelim bu hesapta tutmayan, işi bozan temel bir boyut var. Şovenizm dalgasına binen, fakat bununla kalmayarak “yolsuzluğa ve yoksulluğa” karşı bir söylemle yoksul halk katmanlarından, özellikle de emekçi köylülükten oy ve dolayısıyla politik destek alan faşist parti, son bir yıldır fütursuzca uygulanan emek ve halk düşmanı politikanın asli suç ortağı. Yolsuzluk ve yoksulluk üreten aynı düzenin “uyumlu” olmaktan öte en faal icracısı. Şovenist milliyetçi söylemle oy alanlar, işçi sınıfının “vatana ihanet!” olarak nitelediği tahkim yasasını çıkardılar ve son bir yıldır İMF-Dünya Bankası’nın uyumlu-uşak memurları olarak çalışmakta kusur etmiyorlar. Emperyalizmin tarımı ve köylülüğü çökerten “tarım reformu”nu uygulayan bakanlığın başında faşist MHP’nin kendisi var. Deprem bölgesinde yüzbinlece insan kışı perişanlık içerisinde geçirdi ve bu insanlara kalıcı konutlar vaadeden Bayındırlık Bakanlığı’nın başında yine faşist partinin kendisi var.

Hesapları bozan bu ağır suç ve ihanet dosyası daha da uzatılabilir, fakat buna gerek yok, durum yeterince açık. Sosyal demagoji ile kitle desteği kazanan faşizmin her yerde karşı karşıya kalacağı derin açmazla, MHP de daha şimdiden, aradan daha bir yıl geçmeden, yüzyüze kalmış bulunuyor. Burası Türkiye, sorunlar ağır ve çelişkiler derin, maskeler çabuk düşüyor. (Aynı şeyi üç-beş yıl önce “adil düzen” aldatmacası üzerinden şeriatçı parti de yaşamıştı. Şimdilerde İMF’nin köylüyü yıkıma uğratan politikalarını istismar etmeye çalışıyor, fakat ilk girişimleri köylüler nezdinde bir inandırıcılık taşımadığını gösteriyor.)

Faşist partinin önceki hükümet dönemlerinde boğazına kadar pisliğe batmış ANAP ve DYP ile ilgili soruşturma dosyaları karşısındaki manevralarının gerisinde işte bu var. Tasması her zaman sermaye ve kontr-gerilla tarafından sıkı sıkıya tutulan bu parti, yaptığı son çıkışların ölçüsünü ayarlamayı da ihmal etmedi kuşkusuz. Yaptığı çıkış hükümet krizine değil, koalisyonda “güven” krizine yolaçtı yalnızca. Sermaye çevreleri, içinden geçilmekte olan dönemin hassasiyetini ve uygulanan emek düşmanı programın hayati önemini vurgulayarak, böyle küçük hesaplara dayalı girişimleri hoş karşılamadıklarını net bir biçimde dile getirdiler. Faşist parti de başta TÜSİAD olmak üzere açık-gizli tüm odaklara hükümetin bozulmayacağı güvencesini vermekte gecikmedi. Kendilerine bu güvencenin verildiğini bizzat TÜSİAD başkanı kamuoyuna açık sözlerle bildirdi. Uygulanmakta olan ülke ve emek düşmanı politikalar için biçilmiş kaftan sayılan mevcut hükümetin korunması emperyalistler ve işbirlikçileri için çok önemli ve tasmalı faşist parti bu önemin bilincinde olarak hareket ediyor. Bunu gözetemediği bir durumda, aynı anlama gelmek üzere kendini bu açıdan emperyalizme ve tekelci burjuvaziye beğendiremediği takdirde, güttüğü hesapların bir şansı olamayacağını çok iyi biliyor.

Bu zamansız ve beklenmedik “Yüce Divan krizi”nin zamanlamasının gerisindeki neden de bu arada açığa çıktı. Bizzat Devlet Bahçeli, FP’nin kapatılma ihtimali bulunduğunu, bunun ise erken seçim demek olduğunu açıkladı. Devletin karanlık zirveleriyle içiçe olanların FP’nin kapatılması ve dolayısıyla erken seçim ihtimali üzerinde durması, yabana atılır bir bilgi değil. Bu, ülkenin yağmalanması ve satışına suç ortaklığı yapanların yolsuzluk dosyaları üzerinden “temize çıkma” telaşlarını da açıklıyor bir bakıma. Emek ve ülke düşmanlarının bu türden bayağılıklarla seçmen kitlelerini ne kadar aldatabilecekleri ayrı bir sorun. Ama halka karşı suç ortaklığının ve vatan satıcılığının onları bir yıl içinde birbirleriyle didişme noktasına getirmiş olması önemli bir gelişme sayılmalıdır. Bundan sonra zaman bu çekişme ve didişmelerin daha da artması yönünde akacaktır.

Devlet bünyesinde yaşanan ve üzerine şu sıralar daha çok laf edilen öteki çatlağa gelince. Bunu da aynı sermaye medyası “Kopenhag kriterleri krizi” ya da “MGK krizi” olarak niteliyor. AB’ye hazırlık ve dolayısıyla “Kopenhag kriterlerine uyum” adına Dışişleri Bakanlığı’nca hazırlanan bir raporda MGK Genel Sekreterliği’nin müdahalesiyle yapılan rötuşlar, bu yeni krizin kaynağını oluşturuyor. Mesut Yılmaz’ın AB’ye girmemizi istemeyenler var gevelemeleri saklı tutulursa, devlet ve hükümet zirveleri gerçekte böyle bir görüş ayrılığı, dolayısıyla kriz yok diyorlar. Ama medyada tartışması sürüyor, dahası reformist sol çevreler bu alandaki bazı görüş ayrılıklarına farklı yönlerde de olsa derin anlamlar atfetme yarışındalar.

Emperyalizme uşaklıkta, işçi sınıfına ve emekçilere düşmanlıkta kendi aralarında yıllardır tam bir blok oluşturuyor olsalar bile, düzen cephesinin sorunsuz ve çelişkisiz olmadığı bir gerçektir. Dahası, bu, egemen sınıfın doğasına aykırıdır. Kendi arasında farklı çıkar gruplarından oluşan, kaynakları ve rantları bölüşebilmek için birbiriyle didişen, bunun için hükümetin ve devletin kilit kurumlarına hakim olmaya çalışan, bu arada kendisine üstünlük sağlamak üzere mafya çetelerinden tarikatlara kadar her alanda etkinlik gösteren bir egemen sınıftan “iç uyum” beklemek olacak şey değil.

Bununla birlikte, emperyalizme ve NATO’ya sadakatle bağlılıkta, İMF ve Dünya Bankası reçetelerinin harfiyen uygulanmasında, işçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerinin baskı ve sömürünün ağır kıskacı içerisinde tutulmasında, temel hak ve özgürlüklerin ayaklar altına alınmasında, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin boğulmasında, bütün bu temel sorunlarda bu egemen sınıfın tam bir uyum içinde olduğu da bir gerçektir. Ve bu uyum, 12 Eylül’den beri ordu merkezli MGK tarafından sorunsuzca sağlanmaktadır.

Sözü edilen son kriz, bu uyumun gerçekte doğrulanmasından başka bir şey değildir. Hükümet çevrelerince yapılan ve tartışılan sorunlar konusundaki görüş ayrılıklarının abartılmaması gerektiğine işaret eden açıklamalar, bir krizin gizlenmesinden çok, görüş ayrılıklarının önemsizliğine bir işarettir. Yaşanan krizi abartma, bu abartıdan egemen sınıf kliklerinin iki farklı program etrafında bölündükleri sonucunu çıkarma ve kendini bu programlardan birine angaje etme, Türk ve Kürt reformist solunun kendi hayalleri ile ilgilidir.

Bir yanda, ÖDP ve teslimiyetçi Kürt reformistleri var. Bunlar AB sürecinin, bu süreçte “Kopenhag kriterlerine uyum”un Türkiye’ye demokrasi, Kürdistan’a barış ve bu arada emekçilere de sosyal haklar getireceği hayalleri taşıyorlar ve bunları yayıyorlar. Teslimiyet çizgisinin çaresizliği içerisinde kıvranan Kürt reformistleri bu konuda ölçüyü iyice kaçırıyorlar. Başta TÜSİAD olmak üzere egemen sınıfın AB’ye girmekten yana olduğunu, bunun için de özgürlüklerin sınırlarını genişletmek, bu arada Kürt halkının kimlik ve kültürel sorunlarını çözmek istediğini düşünüyorlar. Düne kadar buna yalnızca “savaş rantçıları” olarak kodladıkları kesimlerin, gelinen yerde ise gide gide ordunun ayak dirediğini ileri sürüyorlar. Oysa daha bir yıl önce aynı ordu İmralı’daki “tarihi açılımları”da demokrasi mücadelesinin öncü kuvveti olarak payelendirilmişti. Bu gerici ham hayallerin sonu tam bir hüsran oldu. Emperyalizmden ve en büyük kanemiciler örgütü TÜSİAD’dan demokrasi ve kültürel hak beklentilerinin sonu da aynı şekilde hüsran olacaktır.

Reformist solun öte yanında, Perinçek liderliğinde Kemalist İP var. Bu iflah olmaz ordu ve düzen dalkavukları ise, tartışılan rapordaki MGK rötuşlarını, ciddi ciddi ordunun AB sürecine, dolayısıyla emperyalizme ve küreselleşmeye direnmesi sayıyorlar. Düzen bekçisi sermaye ordusunu olmayan ulusal bağımsızlığın en büyük güvencesi olarak görüyorlar. Emperyalizmin küresel politikaları emekçilere kan kusturularak yıllardır uygulanıyor ve bu uygulamanın engelsizce gerçekleşmesini de tüm dizginleri Genelkurmay’ın elinde olan devlet aygıtı sağlıyor. İçerde bunu yapan aynı ordu, Ortadoğu’da ABD güdümlü ve İsrail eksenli saldırı mihverleri kuruyor. NATO hizmetinde Balkan savaşına katılıyor, Bosna ve Kosova işgallerinde yer alıyor. Ama her nasılsa, bu ordu emperyalist küreselleşmeye direniyor. MGK üzerinden toplumsal hayatın ayrıntılarına müdahale etmeyi başarabilen bu ordu, küreselleşme hukuku demek olan “uluslararası tahkim”e tek kelime itiraz yöneltmiyor. İMF reçetelerine, Dünya Bankası dayatmalarına, SSK’nın ve tarımın çökertilmesine vb., vb., ses çıkartmak bir yana, bunları uygulayan sınıfın baskı gücü olarak bizzat nezaret ediyor. Ama bu ordu, her nasılsa, emperyalizme ve küreselleşmeye karşı bağımsızlığın güvencesi oluyor. Buna dayalı gerici burjuva hayaller, safsatadan da öteyedir. Perinçekçi parti, bu çizgisi ve propagandasıyla, düzenin ve devletin hizmetindedir. Düşünün ki bu parti, tümüyle göz boyayıcı niyetlerle de olsa Kürt halkının kültürel kimliğine ilişkin bazı hak kırıntılarının bir raporda ima edilmesine bile katlanamayan bir tutumu selamlayabilmektedir. Bunu emperyalizme ve küreselleşmeye karşı direniş tutumu olarak payelendirebilmektedir. Bu, sözde “Kemalist devrim rotasına kuvvet yaratmak” adı altında, gerçekte gericiliğin ve şovenizmin batağına gömülmektir.

Reformist solun bir kesiminin demokrasiyi ve ulusal kimliği TÜSİAD bayrağı altında aramasına karşılık olarak, öteki bir kesimi bağımsızlığın güvencesini TÜSİAD düzeninin bekçisi olan orduda görüyor. Bunlar için bu toplumda çıkarları birbirine temelden karşıt sınıflar yoktur. Bunlar için düzenin dışında ve karşısında herhangi bir çözüm ve alternatif yoktur. Doğal olarak devrim ve devrimci çözüm hiç yoktur. Onların programı ve stratejisi egemen sınıflar bünyesindeki çelişki ve çekişmeler üzerine oturur. Devrimci bir stratejinin dolaylı imkanlar sayabileceği bir alan, bunlar için izledikleri stratejinin tüm eksenidir. Birilerinin demokrasi programı TÜSİAD’a endekslidir. Ötekilerin bağımsızlık programı TÜSİAD düzeninin bekçisi olan generallere endekslidir.

İkisi de düzen kampındadırlar. İkisi de devrime karşıt bir konumdadırlar. İkisi de kurulu düzene karşın devrimci bir alternatifin oluşmasının önündeki “sol” yaftalı engellerdir. Bu engelleri aşmak, bu odakların sol adına kitleler içerisinde yaydıkları gerici hayallerle mücadele etmek, işçi sınıfı ve emekçilerin devrimci eylemini ve dolayısıyla çözümünü geliştirip güçlendirme mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır.