ARSIVANA SAYFA
 
17 Haziran '00
SAYI: 22
Kızıl Bayrak'tan...
Hücre saldırısına karşı hazırlık!
Sosyal yıkım saldırısı sürüyor!
Sermaye enflasyonu düşürme masalıyla...
15-16 Haziran ve işçi sınıfının öncü rolü
İnsanca yaşanacak bir ücret için...
"Kararlılığımızı koruyarak sınıf adına mücadelemizi...
Devrimci kamu emekçileri sorumluluk...
Bu çizgi "zafer" değil, sürekli yenilgi getirir!
Eğitim-Sen bürokratları Ankara eyleminde...
Yaşamı devrimci tarzda dönüştürmek esas olmalı!
MHP'ye çekilen cila tutmaz!
Dönemi kazanmanın olanakları...
Hücre karşıtı faaliyetin durumu ve devrimcilerin görevi
İzolasyon politikası hücre tipi cezaevleriyle...
Katıl karşı duralım!...
Öldürtme, sahip çık!
"Cinsel Taciz ve Tecavüze Hayır" Kurultayı
Son İEP toplantısı ve...
Sol liberallerin "Emek Platformu" aşkı
Çoçuk emeği, kapitalizm ve sosyalizm!
Dünyanın en adaletsiz sınav sistemi
Hafız Esad'ın ölümü ve hassasiyet kazanan...
Arjantin'de bir kez daha genel grev!
Clinton gezisinin perde arkası...
Ateşi Çalmak
Mücadele Postası






 
 

Hücre karşıtı faaliyetin durumu
ve devrimcilerin görevleri


Gergin bir bekleyiş var. Devletin Ulucanlar katliamı ardından hızlandırdığı F tipi hücre yapımı ve F tipi propagandası, cezaevlerindeki devrimci tutsaklar üzerinde Demokles’in kılıcı misali sallanıyor.

Cezaevleri, devrimci mücadelenin alanlarından biri. Bu durum devlet tarafından da biliniyor ve bir mücadele alanı olarak kabullenilmiş durumda. Bu, yaklaşık 20 yıllık bir kabul. Devlet 12 Eylül’ün hemen ertesinde tutsak ettiği devrimcileri hangi koşullarda inançlarından soyabileceğini ve dirençlerini kırabileceğini kendince sınadı. Bu sınama birçok cezaevinde başlangıçta büyük ölçüde başarılı oldu. Fakat bu başarı uzun ömürlü olamadı. 1984’le birlikte, başta Diyarbakır ve İstanbul olmak üzere cezaevlerindeki devrimci tutsaklar bedeller pahasına kaybettikleri kimi mevzileri yeniden kazandılar. Bu direnişlerin, toplumun 12 Eylül’le birlikte üzerine atılan ölü toprağını atmaya başladığı ‘84’e rastlaması kuşkusuz raslantı değildi. Hücre politikası da bu tarihten sonra şekillenmeye başladı. Eskişehir tabutluğu devletin bu politikaya keskin bir geçiş isteğini anlatıyordu. Yine bedeller pahasına püskürtüldü. Ümraniye Cezaevi ise yumuşak bir geçiş denemesi idi. Başka bir biçimde püskürtüldü, ama yine bedeller ödenerek. Diyarbakır Cezaevi’ndeki vahşet ve son olarak Ulucanlar katliamı, devletin kanlı kararlılık gösterileri olarak, hücre tipi politikası tarihinde insanlık dışı yerlerini aldılar.

Bu yılın Ocak ayında hücre tipinin yasal altyapısını tamamlayan üçlü protokol yayınlandı. Sonuç olarak devlet Ulucanlar katliamı ve üçlü protokol ile hücre tipi konusundaki kararlılığını somut olarak ilan etmiş oldu. 5 yeni hücre tipi cezaevinin Haziran’da açılacağı da Adalet Bakanı’nın ağzından dile getirildi.

Devrimci tutsaklar cephesinden de aynı kararlılık ortaya konulmuş durumda. Devletin Ulucanlar’daki kanlı gösterisi, devrimci tutsakların sarsıcı kararlılığıyla karşılaştı. Böylece devlet de karşısındaki gücün hücrelere girmemek konusundaki kararlılığını somut olarak görmüş oldu. 10 devrimci yaşamını yitirdi. Daha onlarcası da bedenlerini hücrelerin karşısına siper etmekten kaçınmayacaklarını ilan ettiler. Ulucanlar’daki ölümüne direniş bunun ifadesi oldu. Devlet, en azından ‘96 SAG-ÖO sürecindeki kadar kararlı bir devrimci tutsak kitlesi ile karşı karşıya olduğunu, Ulucanlar şahsında görmüş oldu.

Bunların tümü biliniyor. Kuşkusuz bugünün görevi böylesi bir döküm yapmak değil. Fakat gerek hücre tipi saldırısıyla ilgili tartışmaların derlenip toparlanmaya, gerekse de hücrelerin karşısındaki tüm güçlerin bir derlenişine gereksinim duyulduğu da ortada.

1996’dan 2000’e sermayenin değişen sınıfsal dengeleri
Önce devletin bu konudaki mevcut politikasını irdeleyelim. Bir soru ve bir karşılaştırma: ‘96’daki Refahyol hükümeti 2000’deki milliyetçi Anasol’dan daha az mı kararlıydı? Eğer hücreler bir devlet politikası ise, devletin bu konudaki kararlılığıyla ilgili olarak spekülatif tahminler yapmak yerine, avantajları ile dezavantajlarını tespit etmeye çalışalım.

Gericilikte birbiriyle yarışan bu hükümetlerin siyasal desteklerine baktığımızda, mevcut hükümetin Refahyol’a göre daha güçlü bir egemen sınıflar ittifakına dayandığını söyleyebiliriz. 28 Şubat’la bu sağlandı. Burjuvazi cephesinden kararlılığın bir yüzü bu. Diğer yüzü ise uygulanmakta olan emek karşıtı politikalar. Bu politikaların kitlelerde derin bir hoşnutsuzluk yarattığı ortada. İşçi sınıfı hareketindeki nispi yükselme henüz burjuvazinin uykularını kaçıracak ölçüde olmasa da, işlerin 19 Nisan ‘99 sabahındaki gibi olmadığı da açık. Fakat egemen sınıflar ittifakı 28 Şubat’tan bu yana pekişmiş durumda. Gerek sermaye partileri gerekse sermayenin ideolojik aygıtları, tam tekmil, tekelci sermayenin en büyük aygıtı arkasında sıralanmış durumdalar. Sergilenen kararlılık buna dayanıyor.

‘96’da Refahyol’un arkasında böyle bir egemen sınıflar bloğu yoktu. Hatta o dönem sermayenin çeşitli fraksiyonları arasında bir çatışmadan dahi sözedilebilir. Sermaye ideologları Refahyol’un “ülkenin hayrına mı, zararına mı?” olduğu konusunda sürekli tereddüt içerisindeydiler. Yanısıra Kürt ulusal hareketinin, reformist eğilim belirginleşmiş olmakla birlikte, teslimiyeti henüz sözkonusu değildi.

‘96’daki hücre saldırısı, egemen sınıflar açısından böyle bir siyasal dengeler ortamında gerçekleşti. Saldırı, 1 Mayıs ‘96’nın hemen ardından estirilen karşı-devrimci rüzgarı arkasına aldı. Öte yandan, bu dönemde tüm emekçileri derinden etkileyen bugünkü kapsamda bir saldırı sözkonusu değildi. Ne mezarda emeklilik, ne ücret artışlarının %25’te dondurulması, ne böylesine saldırgan bir özelleştirme programı... Tabii ki, iktidar yine sermaye iktidarı, programı da yine bir sermaye programı idi. Fakat sermaye sınıfının kendi iç siyasal dengeleri bugünkünden farklıydı ve Refahyol’un programı da bu farklılığın popülist izlerini taşıyordu. KOBİ’ler baştacı ilan ediliyor, ağırlıkla Anadolu’daki islami sermaye destekleniyor, işçi sınıfı ile direkt karşı karşıya gelmekten çekiniliyordu. ‘96 yılı kamu emekçilerinin yıllık enflasyona yakın ücret artışı sağladıkları yıllardan biriydi, uzun yıllardan sonra. Bir bakıma işçi sınıfı ‘94 Nisan’ında gerçekleşen kayıplarını telafi etmeye çalışıyor, siyasal iktidar, gönülsüz de olsa fazla direnmiyordu. ‘96 yılındaki hücre tipi saldırısı kabaca böyle bir sınıfsal dengeler ortamında ve siyasal atmosfer içinde başlatıldı. Geri püskürtüldü: 12 yiğit devrimcinin canı bedel olarak direnişler tarihimize yazılarak...

SAG başladığında, hiçbir ciddi siyasal-demokratik destek bulamadı tutsak devrimciler. Bir-iki cılız çıkışı saymazsak. Ancak Ölüm Oruçları ‘60’lı günlere geldikten sonra, kitlelerde bir hareketlenme başlayabildi. Ve asıl tepki ise devrimci cenazeleriyle ortaya konabildi.

Güncel saldırıya baktığımızda, tablo ‘96’dan farklı. Saldırganların avantajı, kendi iç birliklerini pekiştirmiş, Kürt ulusal hareketini teslimiyet çizgisine çekmiş ve tüm sınıfsal güçlerini hücre saldırısına angaje etmiş olmaları. Bu sayede sağladıkları siyasal kuvvet, işçi sınıfı ve emekçileri büyük ölçüde demoralize etmiş ve yürüttükleri yeniden yapılandırma programıyla, devrimciler üzerinde bir tasfiye dalgası estirebilmiş durumdalar.

Fakat farklılık salt avantajlardan ibaret değil. Yürütülen ekonomik-sosyal yıkım politikaları, siyasi iktidarın 28 Şubat’ta mayalanıp 18 Nisan’da doruğuna ulaşan şovenist histeri ile sağlamış olduğu toplumsal desteği büyük ölçüde dağıtmış durumda. İşçi sınıfı yürütülen programın ekonomik-sosyal içeriğini çözmüş durumda. Sendikal bürokrasinin yoğun baskısı altında gereken sınıfsal tepki gösterilememekle beraber, ciddi bir tepkinin biriktiği de görülebiliyor.

Hücrelere direnişte işçi sınıfının merkezi rolü
Bunun yanında devrimciler, demokratlar, işçiler, kamu emekçileri de bu saldırıyı ‘96’nın deneyimleriyle karşılamaya hazırlanıyorlar. Bu deneyim temel olarak iki öğe içeriyor. Hücre saldırısı salt cezaevlerindeki devrimcilerle sınırlı olmayan ve asıl olarak tüm emekçileri hedef alan kapsamlı bir siyasal, sosyal ve moral saldırıdır. Saldırının odağında fiziken devrimciler, toplumsal olarak ise işçi sınıfı vardır. Bugün legal reformist partileri hücre saldırısı karşısında daha açıktan tavır almaya zorlayan olgu, saldırının odağında devrimcilerin olmasıdır. Kurulan yerel emek platformlarının hücre tipi karşıtı faaliyetleri temel bir çalışma alanı olarak ilan etmeleri ise, saldırının asıl hedefinin tüm emekçi kitleler olduğu bilincinin bir yansımasıdır. Ek bir olgu; ‘96’da siyasal çizgileri henüz teslimiyet platformuna oturmamış olmasına rağmen hücrelere direnemeyen yurtsever tutsaklar, bugün biraz da politik çaresizliğin etkisiyle “direneceğiz” diyorlar.

Buradan çıkan sonuç, hücre saldırısı karşısında nasıl bir direniş cephesi oluşturmamız gerektiğini de gösteriyor. İşçiler, kamu emekçileri ve diğer emekçiler tabanında yükselen ve tüm devrimcileri, demokratları ve yurtseverleri kapsayan hücre karşıtı demokratik bir cephe.

Emperyalizm çağının karakteristiklerinden biri, burjuvazinin her geçen gün daha da gericileşmesidir. Bu çağda gerçek demokrasi her geçen gün daha fazla işçi sınıfı ve onun ideolojisiyle özdeşleşiyor. Sosyalist demokrasi sosyalizmin bir versiyonu değil, gerçek demokrasinin başka türlü olamamasıyla ilgilidir. Fakat bu olgular sosyalizm ve devrim mücadelesi ile demokrasi mücadelesinin, bunların sınıf tabanlarının aynılaştığı anlamına gelmiyor.

Hücre saldırısı bir faşizm uygulamasıdır. Buna karşı mücadelenin içeriği siyasal demokrasi mücadelesi kapsamındadır. Bu mücadelede en geniş anlamıyla kent küçük-burjuvazisini politik olarak seferber edebilmek tayin edici önemdedir. Fakat ‘80’lerin, ‘90’ların Türkiyesi ve yine ‘96’daki hücre saldırısı da göstermiştir ki, merkezine işçi sınıfını oturtamadığımız bir demokrasi mücadelesinin, kısa vadede başarılar elde etse dahi, kalıcı kazanımlarla taçlanması olanağı yoktur.

İşçi sınıfının merkeze oturması demek, işçi sınıfının ana gövdesinin bir anda hücre saldırısının karşısına dikilmesi demek değildir elbette. İşçi sınıfının merkeze oturması, hücre karşıtı direnişte işçi sınıfı temsilcilerinin merkezi bir inisiyatif kullanması, yürütülen çalışmaların bunu gözetmesiyle sınırlı bir şey değildir. İşçi sınıfının merkeze oturması demek, hücre karşıtı mücadelenin işçi sınıfının ekonomik-sosyal-sınıfsal talepleriyle bütünleşmesi demektir. Öncü-ileri işçiler bunun için gereklidir, ama bunun için tek başına yeterli değildir. Bunu sağlamak için kuşkusuz başından itibaren asgari bir sınıfsal katılım gereklidir. Fakat asıl önemli olan nokta, faaliyetin kendisinin böylesi bir bütünleşme hedefine uygun bir içerik ve tarzla doldurulmasıdır.

İHD’de oluşturulan güçbirliğinin zaafiyeti
Bugün yürütmekte olduğumuz çalışmaları bu gözle değerlendirmek durumundayız. Burada sorun çalışmalara şu sendika geldi, bu sendika geldi, şuna gittik bizi iyi karşıladı, buna gittik “olur, tabii destek veririz” dedi değerlendirmesi değildir. Sorun işçi sınıfının ileri unsurlarını kapsayan kalıcı bir örgütlenmenin sağlanabilmesi, bu ileri unsurların çalışmaların merkezine yerleşmeleridir. Bugün baktığımızda, hücre karşıtı faaliyetin asıl olarak İHD, ÇHD ve tutsak yakınları örgütlenmeleri üzerinden yürüdüğünü görüyoruz. Bunlar arasında bir eşgüdüm dahi henüz sağlanabildi. İHD’de oluşturulan platformdaki işçi-emekçi temsilcilerinin sayısı ise henüz bir elin parmaklarının sayısına ulaşmadı. Oysa biz, devrimcilerin ilk elden katılımını sağlayabilecekleri sendika şubesi ya da işyeri sayısının bunun çok üzerinde olduğunu biliyoruz. Öyleyse neden katılım sağlanmıyor?

1- Hücre karşıtı mücadelede işçi sınıfının merkezi rolü yeterince kavranmış değil.

2- Bununla bağlantılı olarak, bu alandaki mücadele İHD’ye, ÇHD’ye, hatta daha da kötüsü, salt tutsak yakınlarına havale edilmiş durumda.

3- Hücre saldırısıyla ilgili olarak emekçilere dolaysız olarak ulaşma-seslenme yöntemlerine inanılmıyor. Emekçilere burjuva medyada yer alan sokak eylemlerinin haber ve görüntüleri ile ulaşılabilir sanılıyor.

Bu tablonun bir an önce değiştirilmesi ve başta sınıf devrimcileri olmak üzere, tüm devrimci işçilerin ve kamu emekçilerinin bu alandaki sorumluluklarının gereğini yerine getirmeleri gerekiyor. İEP’in gösterdiği sorumluluğun tüm konfederasyonlardaki ayaklarının bir an önce örülmesi gerekiyor. “Başkaları ne yapıyor”u kullanmanın zamanı değil.

Örneğin kamu emekçileri ne yapıyorlar? KESK’in en diri sendikası ve konuyla doğrudan ilgili SES ne yapıyor? Eğitim-Sen’de tek başına mücadele geleneği yaratan eğitimciler ne yapıyorlar? Yoksa devrimci kamu emekçileri kongrelere mi hazırlanıyorlar? DİSK Genel Kurullarında devrimci-demokrat listeleri yapan işçiler hücre karşıtı faaliyetin neresindeler? Türk-İş’in ileri sendikaları ne yapıyor? İİSŞP Şubat ayında yayınladığı bildirisinde hücre saldırısına özel bir bölüm ayırmıştı, aradan geçen dört ayda sonuç ne?

Öyleyse tüm bu birikimin derlenip toparlanması gerekiyor. Kim toparlayacak? İşte sınıf devrimciliği bunun için gerekiyor. Salt kendi kendine toparlanan üstüne politika yaparak sınıf devrimcisi olma misyonunun yerine getirilemeyeceği yeterince açıktır.

Bugün İHD’de oluşturulan güçbirliğine baktığımızda, asgari bir eşgüdüm sağlanmakla beraber, “nelerin merkezi, nelerin ayrı ayrı yapılması gerektiği” konusunda kafaların yeterince açık olmadığı görülüyor. Durumun özgüllüklerini biliyoruz. Fakat buradaki kafa karışıklığının temel nedeni, bileşenlerin kendi başlarına yapmaları gerekenleri bilememeleridir. Görünen o ki; ÇHD, İHD ve tutsak yakınlarının zaten yapacakları temsili düzeyde destek olmanın ötesine geçemez.

Güçbirliği, her bileşeninin bağımsız çalışmasının olabildiği yerde gerçek anlamını bulacaktır. Bileşenler, her birinin bağımsız çalışma yapmalarını özendirmeli, bu konuda diğerini teşvik etmelidir. Zaten ilkesel bir ortaklık zemini vardır. “Hücrelere girmeyecek, direneceğiz!” ve “bu konuda pazarlık yapmayacağız”. Sokak öncelikle tek tek bileşenler tarafından zorlanmalı, fiili-meşru bir mücadele hattında temel alanın sokak olduğu unutulmamalıdır. Fakat ön çalışması yapılmamış ve mümkün destekleri sağlanmamış sokak eylemlerinin bazen moral bozucu olabileceği de unutulmamalıdır. Kimsenin “tamam işte sokağa çıktık, polis saldırdı, direndik, başka ne yapalım” rehavetine izin verilmemelidir. Sokak, başı sonu olan bir sürecin, bu önplanın temelidir. Her yeri değildir. Sendikalar özellikle sokağı zorlamalı, fakat bunu sürekliliği olan bir işyeri çalışmasının üzerine inşa etmelidir. Faaliyetin her adımı işyerleriyle birlikte ele alınmalı, işyerlerinin sürece katılımı sonuna kadar zorlanmalıdır. Öncülerin görevi salt kameralar için yapılan sokak eylemlerinde boy göstermek değil, sokağı işyerine, işyerini sokağa taşımaktır. ‘96’da işbırakan Tuzla Deri-İş çok anlamlı bir örnektir. Sorumluluğumuz bu örnekleri çoğaltmaktır.

Güçbirliğindeki reformist partilere yaklaşım
İHD’deki güçbirliğinde yer alan reformist partilerle ilişkiler de sınır yukarıda ifade edilen ilkelerce belirlenir. “Hücrelere girmeyeceğiz, direneceğiz, bu konuda pazarlık yapmayacağız!” Bu ilkelere uyulduğu ölçüde, güçbirliğinde farklılıkları değil, ortaklıkları öne çıkaran bir hat izlenmelidir.

Devrimcilerin “bunlar acaba buradan rant mı toplayacaklar” kuşkusuna kapılmalarına hiç gerek yoktur. Saldırının muhatabının kim olduğu konusunda da, saldırı karşısındaki temel gücün kim olduğu konusunda da, toplumsal bilinç gayet berraktır. Devrimcilerin özel olarak öne çıkmaya gayret etmelerine hiç gerek yoktur. Zaten sınıflar mücadelesinin yasaları gereği devrimciler önderdirler. Bu önde olma, “hangi basın açıklamasını kimin okuyacağı” ile ilgili değil, devrimcilerin sınıflar mücadelesinde işçi sınıfının ve tüm emekçilerin öncüsü olmaları ile ilgilidir. Devlet hücre politikası mızrağının ucuyla zeten buna işaret etmekte ve başta işçi sınıfı ve emekçiler olmak üzere bu gerçeği bütün toplumun gözüne sokmaktadır.

Reformist partilerin hücre karşıtı platformda yer almaları, bu ülkede hücrelere karşı olmadan asgari bir solculuk iddiasının olanaksız olması ile ilgilidir. Bu da hücrelerin fiziki yapısıyla değil, devrimcilerin bu alanda yarattığı mücadele birikimi ile ilgili bir husustur. Bu birikim reformist partileri, tabanlarından yukarıya doğru zorlamaktadır. Bu arada ilkesel sınırın ihlal edilmesi girişimlerine karşı ise ödünsüz olunmalıdır: “Pazarlık yok!” F tipleri şöyle olsa, kapılar böyle açılsa, ama okuma salonlarıdır, ama spor alanlarıdır vb. lafları kim ederse etsin, tereddütsüz bir biçimde kapı gösterilmelidir.

Bugün acil görev, özellikle öncü niteliği olan emekçilerin, hücre karşıtı faaliyeti tali değil temel bir faaliyet alanı olarak ve yukarıdaki perspektifle kavramaları, işçi sınıfının merkezi rolünün hakkını verecek bir pratik içine girmeleridir. Yaşanan kimi özgüven sorunlarını çözecek olan kritik ilk adım budur. Bu adımın bugüne değin atılamadığı yerlerdeki devrimciler dönüp kendilerine bakmak zorundadırlar. Çünkü bu adım kitlelerin durumuyla, bilinçsizliğiyle ya da ilgisizliğiyle değil, bizzat devrimcilik iddiasında olanların durumuyla bağlantılıdır.