ARSIVANA SAYFA
 
17 Haziran '00
SAYI: 22
Kızıl Bayrak'tan...
Hücre saldırısına karşı hazırlık!
Sosyal yıkım saldırısı sürüyor!
Sermaye enflasyonu düşürme masalıyla...
15-16 Haziran ve işçi sınıfının öncü rolü
İnsanca yaşanacak bir ücret için...
"Kararlılığımızı koruyarak sınıf adına mücadelemizi...
Devrimci kamu emekçileri sorumluluk...
Bu çizgi "zafer" değil, sürekli yenilgi getirir!
Eğitim-Sen bürokratları Ankara eyleminde...
Yaşamı devrimci tarzda dönüştürmek esas olmalı!
MHP'ye çekilen cila tutmaz!
Dönemi kazanmanın olanakları...
Hücre karşıtı faaliyetin durumu ve devrimcilerin görevi
İzolasyon politikası hücre tipi cezaevleriyle...
Katıl karşı duralım!...
Öldürtme, sahip çık!
"Cinsel Taciz ve Tecavüze Hayır" Kurultayı
Son İEP toplantısı ve...
Sol liberallerin "Emek Platformu" aşkı
Çoçuk emeği, kapitalizm ve sosyalizm!
Dünyanın en adaletsiz sınav sistemi
Hafız Esad'ın ölümü ve hassasiyet kazanan...
Arjantin'de bir kez daha genel grev!
Clinton gezisinin perde arkası...
Ateşi Çalmak
Mücadele Postası






 
 

Sermaye enflasyonu düşürme masalıyla eksi
sözleşme dayatıyor


Sermaye hükümeti İMF programını enflasyonu tek haneli rakamlara düşürmek biçiminde özetliyor. Sözde enflasyon oranının 2000 sonunda % 25, 2001 sonunda % 10, sonraki yıllarda tek haneli rakamlara indirilmesi hedefleniyor. Kuşkusuz, sermayenin kendisi de dahil olmak üzere, hiç kimse bu hedefin gerçekliğine inanmıyor. Sermayenin TÜSİAD, TOBB gibi örgütlenmeleri yıl sonu enflasyon oranını % 35-40 arasında hesaplarken, ABD Hazine ve Ticaret Bakanlığı % 35 civarında bir enflasyon öngörüyor. Merkez Bankası ise aynı rakamı yüzde 39-40 olarak belirliyor. Hesaplar böyleyken, işçi sınıfına % 25 enfasyon üzerinden zam dayatılıyor. Bu koşullarda imzalanacak sözleşme sıfır sözleşme bile değildir, düpedüz eksi sözleşmedir.

Sermaye hükümeti ve medya % 25 enflasyon hedefinin tutmayacağı bu denli apaçık ortadayken, Nisan ve Mayıs aylarında yaşanan nispi enflasyon düşüşünü abartılı bir biçimde yansıtarak işçi ve emekçileri yüzde 25 hedefinin tutturulacağına inandırmaya çalışıyor.

Ocak-Şubat, Mart aylarında yüksek çıkan enflasyon, Nisan ayında düşüş göstermişti. Nisan ayı Toptan Eşya Fiyatı (TEFE) % 2.4’e düşerken, Tüketici Eşya Fiyatı (TÜFE) % 2.3’e gerilemişti. Mayıs ayında da düşüş devam etti.

Ancak bu düşüşler bir şey ifade etmiyor. Beş aylık TEFE enflasyonu %18.2 oranına yaklaşıyor. Bu durumda yıl sonu enflasyon hedefinin tutması için bundan sonra toptan eşyada hiç zam olmaması gerekiyor. Bunun mümkün olmadığı ise biliniyor.

Sermayenin ve işçi sınıfının gündeminde bugün başta tekstil ve metal sektörlerinde olmak üzere 200 bin işçiyi kapsayan sözleşmeler var. Sabancı birkaç fabrikasında %35-60 arasında ücret zammının altına imza attı. Bunun üzerine onu programı baltalamakla suçladılar. Oysa Sabancı zekice bir taktik izliyor. Hükümet gelip uzlaşma sağlamazsa, Ekonomik Sosyal Konsey’i toplayıp sözleşmelerde %25 zamla satışın koşullarını oluşturmazsa, bizde böyle yaparız ve program tutmaz, daha 10-20 yıl enflasyon sürer demeye getirerek, hükümet üzerinde basınç oluşturuyor.

***

Bu saldırı dalgası karşısında işçi sınıfı ve emekçilerin saflarında biriken öfke ve tepki giderek daha açık bir biçimde dışa vurmaya başlıyor. Ama daha çok sendika bürokratlarının inisiyatifinde gelişiyor. Sendika bürokratları sermaye açısından zararsız eylemliliklerle biriken basıncı hafifletmeye çalışıyorlar.

10 Haziran’da Ankara’da yapılan Eğitim-Sen mitinginde reformist sendika bürokratlarının devrimcilere karşı tutumu bu konuda bir fikir vermektedir. Sermaye reformistlere, ancak kendine hizmet etmesi durumunda yaşama şansı vermektedir. Reformistler de buna uygun davranmışlar, eylemi provoke ediyor türünden utanç verici gerekçelerle, polislik görevine soyunmuşlardır. Devrimciler eylemde pankart açmamalı. Neden? Çünkü, giderek devrimci propaganda ve çalışmanın etkin olacağı koşullar oluşuyor, giderek işçi ve emekçilerin devrimci potansiyelinin açığa çıkma dinamikleri işliyor. İMF programının kendisi koşulluyor bunu. Ulucanlar’da 10 devrimci tutsağın katledilmesi, devrimci yayınlara yönelik artan baskı ve terör, hücre saldırısı, yoğunlaşan gözaltı ve tutuklama terörü, vb. ile sermaye devleti işçi ve emekçileri devrimcilerden yalıtmak için büyük bir çaba harcıyor. Reformistler de bu konuda gerekeni yapıyorlar. Böylece, reformizme karşı mücadelenin burjuvaziye karşı mücadeleden bağımsız ele alınamayacağı formülasyonu bir kez daha pratikte doğrulanıyor.

İMF programına karşı, “sınıfa karşı sınıf, düzene karşı devrim” perspektifinden yoksun bir mücadele hattıyla ancak günah savılır ve en sonu İMF programına talim olunur. İşçi sınıfı sendika bürokratlarına ve reformistlere karşı taban inisiyatifini güçlendirerek, toplusözleşmelerde satışa izin vermemelidir.



TÜSİAD Şili usulü sosyal güvenlik istiyor!


Sermaye devletinin sosyal güvenlik kurumlarını tasfiye planları son hızla devam ediyor. Sosyal güvenlik kurumları esas olarak emeklilik ve sağlık hizmetlerini kapsıyor. Bunları yerine getirmek için ücretlerden yapılan kesintilerden fonlar oluşturuluyor. Sermaye sınıfı devletin denetiminde olan bu fonlardaki paraya gözünü dikmiş durumda. Diyorlar ki, devlet bu fonu iyi değerlendiremiyor; har vurup harman savuruyor; açıkları her geçen gün büyüyen bu fonlar yeterli emeklilik ve sağlık hizmetleri de veremez hale geliyor. O halde bu fonların özel sermayenin eline geçmesini sağlayalım. Hem devletin küçülmesini sağlarız, hem de bu fonların daha verimli değerlendirilmesini... Dünya üzerinde zaten herkes de bunu yapıyor. Evet, sermaye sınıfının mantığından bakarsak, durum tam da budur.

Sermaye sınıfı, içinde debelendiği krize çare bulmak için toplumun çoğunluğuna sosyal güvenlik hizmeti veren kurumların özelleştirilmesini çare olarak görüyor. Çalışma Bakanlığı’nın hazırladığı yasal değişiklik taslağı, tam da sermaye sınıfının bu isteklerini karşılayacak şekilde düzenleniyor. Özel emeklilik sigortası hakkındaki yasal düzenlemeler, büyük sigorta şirketlerinin devasa fonlar toplamasını ve bu fonları istedikleri gibi kullanmalarına olanak sağlıyor. Bu sigorta şirketlerinin topladıkları primlerin %20 oranında vergiden düşürülmesi sağlanarak teşvik ediliyor. Yani devlet bütçesi primlerin %20’sini bu şirketlere avanta olarak veriyor. Sigorta şirketi ise, bu paralarla borsada kumar oynamak dahil, her türlü finansman giderlerini karşılamakta özgür bırakılıyor. Sigorta şirketi yıl sonunda kâr oranlarına göre, prim miktarına göre bir dağılım yapıyor. Sigorta süresi dolana kadar her yıl süreç aynı şekilde devam ediyor. Ancak bu sistemde de emekli olmak için 56 yaşını beklemek gerekiyor. 10 yıllık bir sigorta yaptırsanız bile, emekli olmak için 56 yaşını beklemek zorundasınız. Yani, sigorta şirketi topladığı primleri yıllarca kullanma hakkına sahip. Bu süreç içinde sigorta şirketinin yaptığı yatırımlar zarar ederse, sigortalının 56 yaşında alacağı paranın miktarı da düşüyor. Yani emekli olunca ne kadar para alacağınızın hiçbir garantisi yok. Kısacası sosyal güvenlik kapitalist piyasa ekonomisinin kaderine terk edilmiş durumda.

Bu model daha önce Şili’de uygulanmıştır. Bugünkü kamu emeklilik sistemlerinde toplanan paraların doğru düzgün değerlendirilmediği, özel emeklilik şirketlerinin fonlarında toplanan paraların sermaye piyasasında “düzgün” olarak değerlendirileceği ve “kâr” getireceğini söyleyenlere Şili örneğini bir kez daha hatırlatmak gerekiyor. Şili’de 1987’ye kadar prim ödeyenlerin oranı artıyor, ama ‘87’den itibaren düşmeye başlıyor. Yine Şili örneğinde, fonlar 1981-87 arasında %15, 1987-92 arasında %12 değerlenmiş. Ama ‘95’ten itibaren %3-7 oranlarında zarar etmeye başlıyor. Sosyal güvenlik kurumlarını sermaye düzeninin çarpık piyasa ekonomisine emanet edenler, zarar koşullarında, sigortalıyı herhangi bir sermaye yatırımcısı olarak değerlendirip, zarara da ortak olmasını sağlamış oluyorlar.

Yapılan yeni yasal düzenleme ile, sigorta şirketlerinin bu paraları borsaya yatırmalarına izin veriliyor. Oysa borsa tam bir kumarhanedir. Binbir çeşit oyun döner. Krizler ve dalgalanmalar olur. Gerçek amaç, sigorta fonlarında biriken paranın borsa aracılığıyla sermaye sınıfına aktarılmasıdır. Bunu şimdiye kadar üstü örtülü bir şekilde yapıyorlardı. SSK fonları yıllarca sermayeye ucuz kaynak olarak transfer edildi. Ankara Ticaret Odası tarafından yapılan bir araştırmaya göre, 1965-83 arasında 20 milyar dolar değerindeki SSK fonları sermaye sınıfına aktarılmış. Şimdi ise açık açık yapacaklar. Üstelik, her türlü yalan ve demagoji ile aldattıkları emekçilerin onayını alarak yapacaklarından, zarar ortaya çıktığında, “kendi düşen ağlamaz, hem kâra hem de zarara ortak olarak kendi ayaklarınla bana para yatırdın” diyerek, kendi suçlarını gizleme olanağı da bulabilecekler.

Özel emeklilik şirketlerinin pembe hayallerle işçi ve emekçileri aldatmalarına izin vermeyelim. Sosyal güvenlik hizmetleri, vahşi kapitalist ekonominin kaderine terkedilemez. Sermaye sınıfının sosyal güvenlik kurumlarını özelleştirme planlarına karşı, işçi ve emekçiler olarak, primleri sermaye ve devlet tarafından ödenen genel sigorta (sağlık, kaza, yaşlılık, işsizlik vb.) talebini ileri sürelim. Sermaye sınıfının ve devletinin yağma ve talanlarına karşı, sosyal sigorta kurumlarında işçi ve emekçi denetimini kurmak için gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasını isteyelim. Sermaye düzeninin yıkım saldırılarını, işçi ve emekçilerin devrimci eylemi ile geri püskürtelim. Onlar işçi ve emekçileri sömürü ve baskıya mahkum etmek istiyorlar. Geleceğimizi ve özgürlüğümüzü kazanmak için, işçi sınıfının devrimci programı altında birleşelim ve savaşalım.