23 Ağustos '03
Sayı: 33 (123)


  Kızıl Bayrak'tan
  Saldırılara karşı birleşik örgütlü mücadeleyi yükseltelim!
  İşte en ağır enkaz: Çürümüş düzen, kokuşmuş devlet...
  "Meşruiyet" değil emperyalist saldırganlık!
  KESK yönetimi ve görüşme süreci üzerine...
  Toplu görüşme oyunu değil, genel grev-genel direniş!
  Büyükdemir direniş deneyimi...
  Gücümüz birliğimizdir! Direnmek kazanmaktır!
  Hacı Bektaş Şenlikleri'nde etkin kitle çalışması...
  İlk adım atıldı, beş bin emekçi ve gençten söz alındı...
  Onurlu aydınlar ve sanatçılar gençliğin sözünün arkasındalar!
  Kampanya çalışmamızdan izlenimler...
  Kamuda tasfiye saldırısı ve devrimci görevler
  "Ulusal çıkarlar" değil işbirlikçi sermayenin çıkarları
  Irak'ta direniş büyüyor...
  Emperyalist barbarlık direnişin yayılmasını engelleyemiyor!
  Siyonistlerden iki yüzlü manevralar...
  Deneyimlerden öğrenmeliyiz
  Sınıf hareketindeki son gelişmeler
  Bültenlerden...
  Neyin "yol haritası"?
  3. Bir-Kar Gençlik Kampı...
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Yoğunlaşan saldırılar karşısında artan sorumluluklarımız ve sınıfa müdahale tarzı üzerine...

Deneyimlerden öğrenmeliyiz

Z. Güneş

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sermaye devleti sınıfın 150 yıllık tarihsel kazanımlarını bir çırpıda gaspetmeyi hedefleyen saldırılarını yoğunlaştırmış durumda. Önümüzdeki süreçte işçi sınıfı devrimcilerinin omuzlarına her zamankinden daha fazla görev ve sorumluluk düşüyor. Sermayenin artan saldırıları karşısında Partimizin yolumuzu aydınlatan politikalarıyla sınıfa müdahale ediyoruz.

Sömürünün had safhada olduğu ve yaklaşık 70 işçinin çalıştığı bir işyerinde işe başlayalı üç aya yakın bir süre oluyor. Bu süreci, soyunma odasında, yemekhanede, su içerken, tuvalete giderken, başka makinalardan mal getirirken ya da dışardan getirdiğim yiyecekleri paylaşarak vb. hiçbir fırsatı heba etmeden işçi arkadaşlarla ilişki kurmak için değerlendirmeye çalıştım. Bu kısa süreçte fabrikada tanımadığım işçi kalmadı. Kimi arkadaşlarla kurduğum ilişkiyi artık tanımlı hale getirirken, birçok arkadaşta da saygınlık uyandırdım. Bazı arkadaşlar ise merak ettiklerini sorar ya da kendi sorunlarını benimle paylaşır duruma geldiler, yaşları benden büyük olduğu halde bana “abi” diye hitap etmeye başladılar. Bu kadar kısa sürede işçilerle ilişkilerimin bu düzeye gelmesinde müdahale tarzının çok önemli lduğunu düşünüyorum. Yaşadığım deneyimler üzerinden bunu açmak istiyorum.

İşe yeni başlayan her işçi ilk günlerde diğer işçiler tarafından soru yağmuruna tutulur. Kişiliğine, sohbet tarzına, iş karşısındaki tutumuna dikkat edilir. İşini düzgün, hızlı ve temiz yapan bir işçi hemen eski işçilerin ve ustaların ilgisini çeker. Aynı zamanda kimi işçiler tarafından ezilmeye çalışılır, hızlılığı bazı işçilerce rekabet konusu edilebilir.

İşe başlar başlamaz işçileri davranışları ve konuşmaları üzerinden tanımaya çalıştım. Bu aceleciliğim bir an önce ilişki kurup tanımlı hale getirme isteğimden kaynaklanıyordu. Öncü bir işçiyi gözüme kestirdim. Çalıştığı makinenin arızalı olduğu bir anı fırsat bilerek yardıma gittim ve sohbet etmeye başladık. Yemek arasında sohbetimizi daha da koyulaştırdık. Zonguldaklı olduğunu öğrendiğimde hemen, “Sen madende çalıştın mı, Zonguldak maden işçilerinin yaptıkları yürüyüş ve eylemliliklerde sen orada mıydın?” vb. soruları yönelttim. Bunları duyunca arkadaşın gözleri parladı ve anlatmaya başladı: “Hayır ben yoktum ama, babam ve bazı akrabalar bizzat o yürüyüşte vardı. Hatta 1989’daki grizu patlamasında ölenlerden bazıları da bizim akrabalarımızdı” vb.

Bu ilk sohbetten sonra her geçen gün sohbetimizi biraz daha ileriye taşıdım. Bu arkadaş, diğer arkadaşların loto, spor ve televole sohbetlerini kastederek, “Bu insanların bu sohbetleri beni çok sıkıyor. Oysa sohbet edecekleri daha farklı şeyler olmalı” vb. dedi. Bunun üzerine ben de, “Evet, ne yazık ki sohbet konuları bunun ötesini geçemiyor. Aslında kendi sorunlarını, neden bu koşullarda çalıştığımızı ve az ücret aldığımızı, özelleştirmelerle elimizden alınan sosyal haklarımızı ve her geçen gün büyüyen işsizlik ordusunu konuşmaları gerekiyor. Ama bunun nedeni kendilerindeyse, diğer nedeni de bizi böyle yarı aç yarı tok yaşamaya iten bu koşullardadır. İnsanlar geliyor 13-15 saat çalışıyor ve evlerine gidince televizyonlarının karşısına geçiyorlar. TV’lerde de insanı sürekli yozlaştırıp bencilliğe iten televole, futbol vb. programlar yayınlanıyor. Yaşaımız hiçbir sosyal faaliyet olmadan ev ile iş arasında sıkıştırılmış, robotlaştırılmışız. Ve bu sadece bizde değil, tüm Türkiye ve dünyanın her köşesinde yaşanan sorunlar” vb. dedim. Sonra yeni çıkarılan “kölelik yasası”nı anlatarak, nasıl da can pahasına kazandığımız 150 yıllık tarihsel kazanımlarımızı elimizden almak istediklerini ve ne yazık ki işçi arkadaşların çoğunun bunun bilincinde olmadıklarını anlattım. Tariht işçi sınıfının sahneye çıkışı, can bedeli mücadelelerle kazandıkları haklar, sınıf mücadelesi vb. ile sohbetlerimiz ilerledi.

Birkaç gün sonra da BDSP’nin “kölelik yasası” ile ilgili broşürünü ve yerel bülteni verdim. Broşürün üzerinde yer alan “Ortaçağ köleliği yasalaştı” ibaresini göstererek, “Gerçekten de öyle, senin dediğin gibi ücretli köleyiz, herşeyi uyguluyorlar bize ve biz sesimizi dahi çıkartamıyoruz” vb. cümlelerle tepkisini dile getirdi. Bültenleri hafta sonu okuyacağı için bu hafta sonunun güzel geçeceğini söyledi. Birkaç gün sonra da izin alıp memleketi Zonguldak’a giderken bana “bir şey diyor musun?” diye sordu. Ben de yanımda birkaç bülten olduğunu, onları memleketindeki dost ve arkadaşlarına verip veremeyeceğini sordum, olur dedi. Bu sayede Zonguldak işçilerine 6 yerel bülten ve 4 BDSP bülteni ulaşmış oldu.

İşçilerin geri tutumlarına karşı tavrımız
sert, net ve öğretici olmalı

İşçilerle ilk ilişkiyi kurduktan sonra yavaş yavaş bir şeyleri tartışmaya, paylaşmaya başlarız. İlişkimiz bir yerden sonra belli bir düzeye gelir dayanır. Nasıl ki devrimci mücadelede bir noktadan sonra ya ileriye sıçranır ya da geriye doğru düşülürse, işçilerle belli bir düzeye gelen ilişkimiz de yavaş da olsa ya ilerleyecek, ya da gerileyecektir. Yayınımızı alan, belli şeyleri tartışıp paylaştığımız bir işçi ilişkimiz belli bir zaman geçmesine rağmen ilerlemiyor, açıktan olmasa da konuşup tartışmaktan kaçıyorsa, bahaneler buluyorsa, bu ilişkinin gidişatı geriye doğru demektedir. Ya da bir şeyleri konuşup paylaştığımız bir işçi devrimci kimliğimizi öğrendikten ya da sezdikten sonra “tepemize binmeye” çalışıyorsa, buna karşı tavrımız sert, sarsıcı ve öğretici olmalıdır. Bizim farkımızı görmesini, saygı göstermesini sağlayacak ir tutum almalıyız.

İşyerinde başka bir bölüme vermişlerdi beni. Bir işçiyle tanıştım. Kısa sürede kaynaştık. Benim konuşma, davranış ve üslubuma atıfta bulunarak, “herhalde sen okumuş birisin “ diyerek, uzun sürecek tartışmaların başlamasını sağladı. Sivaslı olduğunu öğrendiğim bu arkadaşla bir an önce ilişkiyi geliştirme aceleciliğimden, “Sivas katliamında sen orada mıydın?” diye sordum. Olayı “katliam” olarak sormam bile onda düşüncelerime dair bir şeyler sezinlettirdi. Bu durum karşısında ikircikli davranarak cevap yerine soruyla karşılık verdi; “Sen o olay hakkında ne düşünüyorsun?” Ben olayı bir katliam olarak niteledim ve devletin bazı gerici insanları oraya salarak açıktan bir katliam yaptığını, yakılan o aydın insanlar şahsında bir bütün olarak ülkenin aydınlığının yakılmak ve topluma korku salınmak istendiğini anlattım ve tekrar düşuuml;ncesini sordum. O ise, “bir insanın kaderinde ne yazılmışsa o olur” cevabını verdi. Ben ise, “Olur mu, ben seni yakacağım ve buna ‘bu senin kaderin’ diyeceğim. Böyle bir şey olabilir mi?” şeklinde cevap verdim.

Birkaç gün sonra yanımıza başka bir işçi verdiler. Bu işçiyle aynı makinede çalışıyorduk. Makine çok seri olduğu için çok hızlı olmak gerekiyordu. Sivaslı işçi makinenin ihtiyaçlarına bakıyor, benim dizdiğim malları masaya koyuyor, diğer işçi de paketliyordu. Normalde makinenin ihtiyaçlarını karşıladıktan ve işini bitirdikten sonra bana yardım etmesi gerekirken, başka makinede çalışanlarla sohbet ediyor, sigara içiyor ve bana alaylı bir tarzda “oğlum-yavrum” laflarıyla seslenerek, “çabuk ol, yavaş çalışıyorsun, bak mallar birikti, aslında benim sana yardım etmemem gerekiyor, senin onları yetiştirmen lazım” vb. diyordu. Bunun üzerine ben; “Bana bak, benimle konuşurken adam gibi konuş. Ne o öyle oğlum, yavrum! Benimle konuşurken bu ağızlarla konuşma. Yardım etmen gerektiği halde acele et diyorsun, ben makine miyim? E&curen;er yapabiliyorsan gel seninle yer değişelim” şeklinde sert bir cevap verdim. Neye uğradığını şaşırdı.

Bu olaydan sonra birkaç gün diyaloğu kestim ve uzaktan takip ettim. Onun da tanıdığı diğer işçilerin sürekli yanıma gelip sohbet etmeleri ya da kendi aralarında benden bahsetmelerinin de etkisiyle baktım kendi sohbet etmeye yanaşıyor. Ondan sonra yavaş yavaş diyaloğu sürdürdüm. Şu an ileriye çıkmasa da bana saygı duyuyor, yaşanan bir olay karşısında düşüncemi soruyor, onun üzerinden başka işçilere ulaşabiliyorum.

Yukardaki tartışmalara tanık olan üçüncü işçi ise 5 yıllık bir işçiydi. Diğerine karşı aldığım tutumun onu etkilediğini farketmiş, fakat o esnada konuşamamıştık. Birkaç gün sonra başka bir bölümde yanyana duran iki makineye verdiler bizi. Genel sohbetlerin ardından Zonguldaklı olduğunu öğrendim. Çalışma ve yaşam koşullarının çok kötü olduğundan bahsetmesi üzerine, bu koşulların her yerde aynı olduğunu, kölelik yasasının meclisten geçmesiyle önümüzdeki dönemde daha da kötü olacağını genel saldırıları örnekleyerek anlattım. Konuşmamı ilgiyle dinlemesinden de güç alarak, “Zonguldak maden işçilerinin ‘90’daki grev ve eylemlerinde sen orada mıydın?” diye sordum. Arkadaş gülümseyerek, “Hayır orada değildim, fakat biz de Çorum’daki madende direniş yaptı. Ben o direnişte öncülerden birisiydim. Patron bizi birkaç işçiyle birlikte işten attı. Fakat olsun, geriye kalan işçiler bundan yararlandı” diyerek, geçmiş sürecini ayrıntılarıyla anlattı. Bu arkadaşla sohbetlerimiz ilerledikçe ilk önce BDSP broşürü ve yerel bültenleri, sonr da Kızıl Bayrak’ı verdim. Materyalleri ilgiyle karşılarken, 5 yerel bülten ve 5 BDSP bültenini alarak çevresindeki işçilere da&curen;ıttı. Bu arkadaşla önümüzdeki süreçte yapılabilecek merkezi Ankara mitinglerine katılmaya karar verdik.

İşçilerle tartışırken ve materyal verirken
meşru zeminler-ortamlar yaratmalıyız

Yoğunlaşan saldırıların 30-70 civarında işçinin çalıştığı işyerlerindeki yansımaları daha farklı oluyor. İşçilerde müthiş bir tepki var. Fakat bu tepki birleşip eyleme dönüşemiyor. Sürekli takibat ve baskı altına alınan, rencide edilen işçi, zamanla öz güvenini yitiriyor, yanı başındaki arkadaşına güvenmeyebiliyor. Bunda işverenin yoğunlaşan saldırıları ve denetiminin büyük bir etkisi var.

Çalıştığımız ya da ilişkide olduğumuz bu tür işyerlerine müdahalemiz güven veren, eğiten ve sarsan bir tarzda olmalı, meşru ortam ve zeminler yaratmalıyız. İşçilerle sürekli politik konular üzerine sohbet etmek ya da başka şeylerden sohbet ederken sürekli politik konuları açmak hatasına düşmekten özenle kaçınmalıyız. Böylesi bir tutum işçilerin bir süre sonra sıkılıp geri çekilmelerine neden olacaktır. İşçileri boğmadan kendi ortamlarında tanımalı, ama asla reformizmin yaptığı gibi peşlerinden sürüklenmemeliyiz.

Bazen yemek aralarında ya da molalarda birbirlerini daha yeni tanımaya başlayan 3-4 veya 8-10 işçi oturabiliyoruz. Kölelik yasası, çalışma koşulları, zamlar, Kürt sorunu, sendika-sigorta vb. konular hakkında tartışmalar açılabiliyor. Bu esnada düşüncemizi açıklamaktan çekinmemeliyiz. Hatta bu esnada, işçilerin düşünce yapısı ne olursa olsun (yeter ki müdürlere bildirmeyecekleri konusunda güvenilir olduklarını bilelim), tartıştığımız konular hakkında bildiri, bülten, gazete vb. verebiliriz. Ayrıca işçilere bülten, bildiri vb. mataryelleri verirken kuytu bir köşede gizlice ve panik bir ruhhaliyle değil, makine başında, iki-üç kişi biraradayken vb. vermeliyiz. Bu tutumumuz bizi meşrulaştıracağı gibi, işçilerdeki güven ve saygınlığı daha da güçlendirecektir.

Bir de işçilere yaklaşımda şu hataya düşebiliyoruz. İşyerinde Kürt ya da sola yatkın bir işçi arayabiliyoruz. Bulduğumuzda onu mücadeleye çekme ve ikna etme çabalarımız yoğunlaşıyor. Oysa dönüp baktığımızda, zamanımızın büyük kısmı onları ikna etme çabalarıyla geçtiğinden mücadeleye açık yeni işçileri bulup çıkarma çabamız tali planda kalabiliyor. Ve bahsi geçen bu Kürt ya da az-çok sol düşünceye sahip işçi tüm çabalarımıza rağmen ileriye çıkmak istemiyor. Böylelerine hakettiği kadar değer vermeli, gerektiği kadar zaman harcamalıyız.

Sonuç

Yukardaki deneyim üç ayı aşkın bir zamanda yaşandı. Bu süre içerisinde verdiğim materyal sayısı; 58 adet yerel bülten, kölelik yasasıyla ilgili 29 adet BDSP kitapçığı, iki Kızıl Bayrak ve bir Ekim Gençliği. Bu, doğru yaklaşıldığında, işçilerin giderek müdahaleye açık hale geldiğini gösteriyor.

Yoğunlaşan saldırılar karşısında sınıftaki duyarlılık, tepki ve saldırılara karşı mücadele etme isteği artmaktadır. Son dönemde Türkiye genelinde yaşanan sendikalaşma girişimleri, iş yavaşlatma veya iş durdurma eylemleri, önümüzdeki dönemde sınıf hareketinin gidişatının ipuçlarını vermektedir. Dolayısıyla, sınıf devrimcilerinin omuzlarına her zamankinden daha fazla görev ve sorumluluk düşmektedir. Bulunduğumuz her alanda mücadeleye dört elle sarılmalı, canla başla en ufak bir olanağı bile heba etmemeliyiz. Belki ilk etapta harcadığımız emeğin karşılığını alamayabilir, beklediğimiz karşılığı bulamayabiliriz. Ama hiçbir çaba boşa gitmeyecektir. Bolşevikler bu konuda da bize zengin deneyimler bırakmışlardır. I. Dünya Savaşı sürecinde “savaşa karşı iç savaş”ı savunmaları, politikalarını bıkmadan usanmadan sürekli anlatmaları karşısında, bazı iş¸iler kimi yerlerde saldırmış, hatta Bolşevikleri ağır yaralamışlardır. Fakat bundan birkaç yıl sonra devrimci kalkışmaya katılanlar bizzat bu işçilerdir.

Böylesi zor bir dönemi başarıyla göğüsleyebilmek için, yaşanan deneyimleri basınımızda işleme görev ve sorumluluğu önümüzde duruyor.
Devrimci bir sınıf hareketi için görev başına!