23 Ağustos '03
Sayı: 33 (123)


  Kızıl Bayrak'tan
  Saldırılara karşı birleşik örgütlü mücadeleyi yükseltelim!
  İşte en ağır enkaz: Çürümüş düzen, kokuşmuş devlet...
  "Meşruiyet" değil emperyalist saldırganlık!
  KESK yönetimi ve görüşme süreci üzerine...
  Toplu görüşme oyunu değil, genel grev-genel direniş!
  Büyükdemir direniş deneyimi...
  Gücümüz birliğimizdir! Direnmek kazanmaktır!
  Hacı Bektaş Şenlikleri'nde etkin kitle çalışması...
  İlk adım atıldı, beş bin emekçi ve gençten söz alındı...
  Onurlu aydınlar ve sanatçılar gençliğin sözünün arkasındalar!
  Kampanya çalışmamızdan izlenimler...
  Kamuda tasfiye saldırısı ve devrimci görevler
  "Ulusal çıkarlar" değil işbirlikçi sermayenin çıkarları
  Irak'ta direniş büyüyor...
  Emperyalist barbarlık direnişin yayılmasını engelleyemiyor!
  Siyonistlerden iki yüzlü manevralar...
  Deneyimlerden öğrenmeliyiz
  Sınıf hareketindeki son gelişmeler
  Bültenlerden...
  Neyin "yol haritası"?
  3. Bir-Kar Gençlik Kampı...
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
İşte en ağır enkaz: Çürümüş düzen, kokuşmuş devlet...

Tek çözüm bu enkazı temizlemektir!

17 Ağustos ‘99’da en büyük sarsıntıyı düzenin geçirdiği hep vurgulandı. O günleri hatırlayanlar, egemen sınıfıyla, hükümetiyle, ordusuyla, polisiyle, medyasıyla sermaye düzeninin bir enkazdan ibaret olduğunu unutmamışlardır. Halk bina enkazlarından kurtarılmayı, yaraların sarılmasını beklerken, devlet de boylu boyunca konut, yerleşim, sağlık, yardım, hizmet vb. konulardaki resmi politikaların oluşturduğu molozların altında uzanıyordu.

Sermaye devleti, bu durumdayken bile, burjuvazinin hortumlama, zor ve baskı aygıtı olduğunu fazlasıyla ispat etti. Gerek vurgun ve yağmayı güvencelemek, gerek düzeni tehdit eden gelişmeleri bastırmak, gerekse halkın tepkisini terörle karşılamak görevlerini büyük bir ustalıkla yerine getirdi. Tam da hizmetinde olduğu sınıfın karakterine yaraşır bir tutumla, depremi bir fırsat olarak değerlendirmesini bildi. ‘99 baharından itibaren yükselişe geçen işçi-emekçi hareketinin zora soktuğu iki tarihsel saldırı adımı kolayca atıldı. Ecevit-Yılmaz-Bahçeli koalisyonu, mezarda emeklilik ve uluslararası tahkim yasalarını fırsattan istifade meclisten geçirdi.

Ama ustalık burada bitmiyordu. Dahası sadece hükümete özgü değildi. Genelkurmay, “halkı kışkırtan yayınlar yapılmasın” uyarısıyla, en olmadık şartlarda dahi rejimin bekasını herşeyden üstün tuttuğunu gösterdi. İlk günlerin şokuyla boş bulunup devleti, hatta sistemi yeren Susurluk medyası, kendini toparlayıp Veli Göçerler’i, önceki hükümetleri, sistemin münferitlerini hedef tahtasına oturttu. Halkın acılarını, tepkilerini yoğun bir istismar bombardımanına tabi tutarak, “devlet-millet el ele” politikasında açılmış gedikleri kapatmaya soyundu. Bu hattaki kırılmaları onarmak için şovenizmin en iğrenç düzeyini sergilemek ise, dönemin faşist sağlık bakanına düştü. Yunanistan’dan gelen yardımlar, “Yunan kanı Türk’ü bozar” mantığıyla geri çevrildi.

Deprem yardımı ve vergiler
sermayenin kasalarında

İdeolojik-politik alandaki bu manevralar, ekonomik alanda hükümetinden TÜSİAD’ına, bürokrasisinden “siviller”ine, irili ufaklı kan emicilerin vurgun hamleleriyle tamamlandı. Hükümet, gelen yardımların önemli kısmını iç etmekle yetinmedi, bir de “deprem vergisi” adıyla halkı soymaya soyundu. Gelen yardımların büyük bölümü gibi, bugüne kadar toplanan 9.3 katrilyon verginin 8.3 katrilyonluk bölümü de, iç ve dış borç ödemelerine, yani hortumculara, vurgunculara, tefecilere aktarıldı. Çadır, gıda, sağlık yardımları, prefabrik konutlar, kalıcı konut inşaatları vb. ile her aşamada Koçlar’a, Sabancılar’a, Uzanlar’a büyük kâr kapıları açıldı. Devlet bürokrasisi deprem sonrasını semirme fırsatı olarak değerlendirdi. Dönemin MHP’li bayındırlık bakanı nalburculuk sayesinde servetine servet kattı.

“İlahi” değil, kapitalizmin adaleti!

Deprem sonrası süreçte burjuva düzenin adaleti de üzerine düşeni eksiksiz yerine getirdi. Medyanın hedef gösterdiği münferitler, özelikle müteahhitler hiçbir şekilde cezalandırılmadılar. Açılabilen davalar ya zaman aşımından, ya af yasasından ya da “burjuva adaleti burjuvazi içindir” ilkesinden kaynaklı olarak bir bir düştü. En sonu o enkazların son halkadaki müsebbipleri, inşaat ihaleleri ile ödüllendirildiler. Dört yıl sonra öğrendik ki, sermaye adaleti sadece kendi yaptığı evde eşini kaybeden bir emekçiye acımasız davranabilmiş!

Hayır, acımasızlığa maruz kalan sadece o emekçi değil. Onunla benzer acıları yaşayan binlerce insan hala cezalı. Sermaye iktidarı bu cezalandırma işinde yargı kurumlarına iş bırakmıyor. İşte düzeni kayırmasıyla ünlü “resmi” rakamların dili: 17 Ağustos ve 17 Kasım depremlerinde 17 bin 127 kişi yaşamını yitirdi. 43 bin 953 kişi yaralandı. Onbinlerce insan çadırkentlerde aylarca çile doldurdu. Sonra içlerinden 150 bin kişisi bu çileyi kışın soğuk ve su alan, yazın cehenneme dönen prefabriklerde çekti. Şu an Sakarya, Bolu, Kocaeli ve Düzce’deki 29 metrekarelik 12 bin prefabrikte 40 bin kişi bu çileyi çekmeye devam ediyor. Neredeyse dolan 40 bin kalıcı konut, hem yapım hatalarıyla dolu, hem de bazıları heyelan bölgelerine yapılmış. Ama gene de kalıcı konutlara geçenler şanslı sayılır. Zira prefabriklerde yaşamak zorunda kalanlar, çektikleri çile yetmezmiş gibi bir dekapı dışarı edilmeye, sokağa atılmaya çalışılıyorlar. Devlet prefabrikleri 1.3 milyar liraya satıp bütçe açıklarını kapatma kaynağı elde edecek! Öyle ya yıllardır yaraları, acıları ve sefaletleriyle baş başa bırakılanlardan devlete ne? Onlar daha önce de adam yerine konmayan, çalışıp didindikleri halde başlarını koyacakları kendilerine ait bir konutları olmayan, kira ödeyen işçi-emekçilerdi. Herhalde bunca yıldan sonra her türluuml; şartta kalmaya alışmış sayılıyorlar. Nitekim prefabriklerden çıkmaları için yapılan baskıdan bunalanlar, orta hasar raporu verilmiş konutlara 150 milyon gibi fahiş kiralarla taşınıyorlar. Bu konutlar güya sağlamlaştırılmış! Bu sağlamlaştırmanın çatlakları alçıyla, çok çok sıvayla kapatıp boyamaktan ibaret olduğunu en iyi bilen sermaye devletidir. Sonuçta kendi üzerinde tatbik ettiği, kah ekonomisini, kah siyasi yapıanmasını sağlamlaştırmada kullandığı yöntemle aynı olduğu için gıkını dahi çıkarmıyor.

“Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”tı

Kısacası kapitalist sisteme, sermaye iktidarına isyan etmemek, sadece deprem anında değil, deprem sonrası geçen dört yıl boyunca da cezalandırılmaya yol açtı. Hem de yıkımın esas sorumlusu olduğu halde “baba” olarak görülen ve son kertede toz kondurulmayan devlet tarafından... “Unutmayacağız, unutturmayacağız”, “artık hiçbir şey eskisi gibi olamayacak” benzeri klişelerle toplumsal görevlerini yerine getirme pozları takınan sermaye medyası da cezalandırılanları unuttu. Deprem bölgesinde tam bir rant akbabalığı yapılıyorken, insanların durumunda elle tutulur bir iyileşme yokken, burjuva medya arada saat doldurma kabilinden haberlerle yetindi. Unutmak ve unutturmak için ellerinden geleni yaptılar. Haber değeri taşıyan her önemli olayda olduğu gibi yıldönümlerinde hatırlamak dışında bir şey yapmadılar. Zaten onların görevi bu değil mi? Magazin haberleriyle,yalanlarla, çarpıtmalarla, pembe dizilerle halkı uyutup, gerçekleri saklamak... Son olarak Bingöl depremini ve sonrası gelişen halkın tepkilerine karşı yürütülen kampanyayı, “provokasyon” söylemlerini izleyenler gördüler: Herşey eskisi gibi oldu, hatta eskisinden de beter!

Aymazlıkla beklenen katliam:
İstanbul depremi!

Bilim Türkiye’nin kalbinde, milyonlarca insanın yaşadığı İstanbul’da bir depremin kaçınılmaz olduğunu ortaya koyduğu halde, bu ancak magazin programlarının konusu ediliyor. Üstelik resmi ağızlar da deprem gerçeğini korkunç tahminler eşliğinde veriyorlar. Mesela büyükşehir belediyesi 5 bin konutun yıkılacağını, 90 bin insanın öleceğini, bunun birkaç katı sayıda insanın yaralanacağını öngörüyor. İstanbul’u şöyle bir kolaçan eden sıradan bir göz bile, bu rakamların gerçek karşısında çok düşük kalacağını tahmin etmekte zorlanmaz. Ama kimsede doğru düzgün bir tepki gelişmiyor.

Depreme yönelik elle tutulur bir hazırlık da yok. Belediye ne hikmetse tam tersini iddia ediyor; “İstanbul depreme hazır”mış! Mantık felaketten sonra ölüleri gömmek, sağa sola serpiştirilmiş konteynırlarla gösteriş yapmak olunca, böylesi içi boş sloganlar atılır elbette. Ne var ki milyonlarca emekçinin oturduğu çürük konutlar hiç değilse sağlamlaştırılıyor mu sorusu bütün ağırlığıyla karşılarında duruyor. Ama bu “depreme hazır İstanbul”dan kasıt, zenginlerin oturduğu semtlerden, uydu kentlerden ibaret de olabilir. Öyleyse belediye gerçekten yalan söylemiyor. Zira onların oturduğu semtler hem sağlam bir zemine sahip, hem de depreme dayanıklı evler...

Ya yoksulların oturduğu “öteki İstanbul”! Ceset torbaları, çadırlar, iş makinaları vb. de hazırlığın halkın payına düşen kısmı olmalı. Bu yüzden bazı bilim çevrelerinin, özellikle mühendis odalarının ısrarlı uyarıları, yer yer karşı suçlamaya konu ediliyor. Ne de olsa halkta devlete, resmi kurum ve kuruluşlara karşı güvensizlik yaratmak herşeyden önemli görülen bir suç!

Bu “suç’” işlenmeli. Dahası bu “suç”a, işçi ve emekçileri, ezilenleri sermaye iktidarına karşı mücadeleye kanalize etmek “suç”u da eklenmeli. Zira, sermaye düzeninin ve devletinin bir enkaz olarak halkın tepesinde durduğu bir ülkede, yıkımlar, ölümler, acılar ve sefalet bir süreklilik arz eder. Ve her yeni günde kitlesel boyutlar kazanır. Yani doğanın arada bir yaptığını sermaye iktidarı sürekli yapıyor. İşçi ve emekçiler hazırlığa, sermaye iktidarı enkazını temizleyerek başlamak durumundadırlar.