10 Mayıs'03
Sayı: 18 (108)


  Kızıl Bayrak'tan
  ABD azarlıyor, uşakları hazırola geçiyor!
  Kölelik yasası TBMM Genel Kurulu'nda madde madde geçiyor...
  İşçi ve emekçilerle röportajlar...
  Kölelik yasasına karşı ilk tepkiler...
  1 Mayıs ve sınıf hareketi
  Filistin halkına onur kırıcı bir teslimiyet dayatılıyor...
  Amerikan emperyalizmi açık tehdit diplomasisine hız verdi
  Türkiye'nin Kıbrıs politikası iflas etti
  Sağlık işçilerinden çağrı:
  Saldırılara karşı mücadele barikatlarını örelim!
  Haydut takımının başı Bush'un "zafer konuşması"...
  ABD'nin Avrupa'nın göbeğinde egemenliğini yeni güçlerle inşa girişimi
  Bingöl'de önce kamu binaları çöktü!
  Deprem, ölüm ve acı kader mi?
  Fransa'da eğitim alanında eylem dalgası!
  '68'in ve Denizler'in devrimci mirasını sahiplenmek!
  Deniz, Hüseyin ve Yusuf için mesaj
  ODTÜ'de Alternatif Şenlik...
  Devlet güdümlü "Türk Solu" güruhu
  Hiçbir güç devrimci faaliyetimizi engelleyemeyecektir!
  İTÜ Şenliği nereye?
  1 Mayıs ve kamu emekçi hareketi...
  Liseli gençlik ve 1 Mayıs
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Deprem, ölüm ve acı kader mi?

Serhat Ararat

Yıllar önceydi. Tarih 1971... Yılın bahara döndüğü bir gündü. Henüz dünyamızı yeterince ısıtmayan güneşin battığı, mavi karanlığın çökmeye başladığı bir akşam vaktiydi. Tatvan Yatılı Bölge Okulu’nda derslik ve yatakhanenin bulunduğu binanın dış kapısına adım atar atmaz dehşetli bir sarsıntıyla sarsıldım, bir solukta kendimi açık araziye attım. Herşey aniden olmuştu. Bu sarsıntı, yerin derinliklerinden gelen bu ölümcül yer dalgası bana yabancı değildi. Bu dehşetli sarsıntı ile 5 yıl önce bir yaz günü, Ağustos’un kavurucu sıcaklığında, bir öğle vakti, yaşlı, çocuk ve işi gücü olmayan kadınların damların altında öğle yorgunluklarını kestikleri rehavet anında, Varto’yu yerle bir eden depremde tanışmıştım. Henüz çocuk yaşlarda, binaları yerle bir eden, her tarafı toz dumana boğan, kadınlaı, çocukları, erkekleri öldüren, yaralayan depremin çocuk ruhlarda nasıl deprem yarattığını biliyordum. Çocuk ruhlarda yaşanan deprem nedeniyle geceleri kabuslarla boğuşur, en küçük bir tıkırtıda yatağınızdan dışarı fırlar, soluğu sokakta alırdınız.

Evet, deprem olmuştu, ama nerede? Bir merak, bir telaş sarmıştı. Varto bir kez daha mı sarsıldı, acaba bizimkilere bir şey olmuş muydu? Yok yok olmazdı, çünkü ‘66 Depremi geriye yıkılacak bir şey bırakmamıştı ki, eski evlerin yerine yapılan evler tahtadan barakalardı, yıkılsa bile insana bir şey yapamazdı!.. Bu iç diyaloglar, çatışmalar, korku ve onları savuşturan savunma refleksleri çok kısa bir anda oluvermişti. Sonra diğer öğrenciler bağırtı ve ağlamalarla, gürültü ve koşuşturmalarla binaları boşalttı, okul bahçesi, yatakhane önleri, top sahası yüzlerce çocuk öğrenciyle dolmuştu... İdareciler, öğretmenler geldi, depremle ilgili açıklamalarda bulundular. Herkes tedirgin, kaygılı, korku içinde, kimisi dehşet içinde... Özellikle Varto depremini yaşayanlar...

“Deprem nerede olmuş” sorularıyla idarecileri, öğretmenleri sıkıştırıyoruz. Bir yandan da yorumlar yapılıyor, tahminler sıralanıyor... Bir süre sonra “Deprem Bingöl şehir merkezini yerle bir etmiş, çok sayıda ölü ve yaralı var” haberi geldi. Bingöllü arkadaşlarımız dehşet içinde, ağlıyor, dövünüyor. Onları yatıştırmaya, acılarını paylaşmaya çalışıyoruz. Biz diğerleri ise ikili ve çatışan duygular içindeyiz. Depremin memleketimizde olmaması, yakınlarımıza bir şey olmaması bizi rahatlatıyor, ama arkadaşlarımızın hüznü, acıları, ağlamaları bizi de üzüyor, kimi zaman biz de kendilerine eşlik ediyor, depremin dehşetini anılarımızla aktarıyor, bununla birlikte rahatlatıcı sözler eklemeyi de ihmal etmiyoruz.

Zaman ilerledikçe öğretmenlerimiz, istersek içeride yatabileceğimizi, devlet binalarının sağlam olduğunu, dayanıklı olduğunu söyledi. Ama biz kabul etmedik. “Hayır, bu geceyi dışarıda geçireceğiz. İçerde yatmaya korkuyoruz” dedik ve dediğimizi yaptık. Gecenin ilerleyen saatlerinde uykusuzluğa dayanmayan çoğu arkadaşımız korkuyu ve deprem dehşetini bir yana bırakarak yatakhaneye çekildi, küçük yataklarında kendini teslim alan uykunun kollarına attı...

32 yıl sonra, yaşlı dünyamız, kahırlı ülkemiz, serhat kentimiz Bingöl sayısız sarsıntıya, depreme, büyük küçük olaya, kahramanlığa, ihanete, direnişe, zulme ve dehşete tanık olduktan sonra Bingöl yine büyük bir sarsıntıya, yıkıma, ölüme, acıya sahne oldu.

Başka bir Yatılı Bölge Okulu, doğanın bahara durduğu bir günün alaca karanlığında yerin dibinden gelen büyük deprem ve yerle bir olan, katları birbirine yapışan “devlet binaları” altında can veren, yaşam savaşı veren Kürt çocukları... Hayalleri, umutları ve özlemleriyle yaşamlarının baharında beton yığınları altında can veren bizim çocuklar... Onlar bizim kadar şanslı değil... Onlar kendilerini dışarıya atacak kadar zaman bulamıyor... Yatakhaneleri sarsıntıyla birlikte mezara dönüştü, içlerinde çok azı bu mezar yerinden çıkabildi...

Bu, kader mi? “Doğal afetin” acımasızlığı, yıkıcılığı mı?

Hayır!

Kağıt binalar gibi içiçe geçen, un ufak olan binaların yapımcısı mütahhitler mi sorumlu? Bu binaların malzemelerini çalanlar mı suçlu?

Hayır, sömürgeci sistem, bu soygun düzeni sorumlu ve suçlu!

Kürde düşman, Kürdü inkar ve imha etmeyi bütün politikalarının ve yaklaşımlarının odağına oturtan bu sömürgeci düzen sorumlu ve suçlu!

Öyle olmasa acılı insanların en doğal tepkileri kurşunla karşılanır mı, en sıradan istemleri cop, panzer ve vahşet araçlarıyla yanıtlanır mı?

Bu acımasızlığı, bu vahşeti, bu gözü dönmüşlüğü sömürgeci sistem, sömürgeci özel savaş dışında açıklamak mümkün mü?

1971 Depremi üzerinden tam 32 yıl geçti. Bu 32 yılda çok şey değişmişti, ama aynı zamanda değişmeyen çok şey de yerli yerinde duruyordu... TC’nin sömürge yönetimi yine aynısıydı; Kürt halkı uyanmasına, ulusal bilincini eylem içinde geliştirerek, savaş içinde pişirmesine, eskisi gibi yaşamayacağını sayısız kanıtla göstermesine ve kanıtlamasına rağmen sömürge yönetimi yine aynıydı. İnkar ve imha dışında başka bir dil bilmiyordu, dahası bu özelliklerini özel savaş yöntemleri ve araçlarıyla görülmemiş boyutlara çıkarmıştı. “Doğal afetleri” bile bu stratejik amacı doğrultusunda kullanmakta geri durmuyordu...

Evet, bir “doğal felaket” olmuştu. Bugün bu felaketin önüne geçmek mümkün değil. Ama buna karşı çok yönlü önlemler almak, insan ve diğer kayıpları en az düzeye indirmek mümkün değil mi? Deprem hattında olan sayısız ülke var. Ama bunlardan bazıları aldıkları önlemlerle, geliştirdikleri deprem teknolojileriyle depremlerin zararlarını en az düzeye indirebilmişlerdir.

Peki, ya TC ne yapıyor? Bu sorunun yanıtı en sıradan burjuva basın yayın organlarında var, tartışılıyor. Deprem dönemlerinde, yaraların sıcak olduğu günlerde bu konu tartışılır, inşaat sektöründe yaşanan yolsuzluklar, yapılan akıl almaz vurgunlar, çalıp çırpmalar orta yere dökülür, ancak kısa bir süre sonra bunlar unutulur, her şey eskiye döner, soygun çarkı aynı hızla ve acımasızlığı ile dönüp durur, yeni bir sarsıcı, yıkıcı depreme kadar... Amacımız bu bilinen gerçekleri tekrarlamak değil. Vurgulamaya çalıştığımız, 32 yıl içinde Bingöl ve deprem bölgesinde olan yerleşim alanlarında depreme karşı hiçbir ciddi önlemin alınmamış, tersine “ev-konut” diye yapılan beton ve taş yığınlarının bir tuzaktan ve bunların en sıradan sarsıntılarda bile yerle bir olacak mezarlardan farksız oluşudur. Aynı zamanda bunun bir kader ve doğal afetten çok kırım politikasının tamamlayıcı unsuru olarak değerlendirilmeye çalışılmasıdır...

Öyle olmazsa acılı insanların en insani talepleri kurşunla, copla, panzerlerle karşılanır mı?

Ve ardından halkın en doğal, en meşru tepkileri, haksızlıklara karşı isyanı “provokasyon” olarak değerlendirilip “yavuz hırsız” misali sergilenen gözü dönmüşlük meşrulaştırılmaya çalışılır mıydı?

Kuşkusuz Bingöl halkı politik bir halktır, kendi bağrından sayısız devrim şehidi, devrimci direnişçi ve devrimci gelişme çıkarmıştır. Dolayısıyla karşı karşıya kaldığı haksızlıklara tepki göstermesi ve gerektiğinde sömürgeci özel savaş güçlerine karşı direnmesi anlaşılırdır. Sömürgeci yöneticiler de bunu biliyor, acılı insanlarımızın acılarını ve doğal tepkilerini unutarak tüm vahşetleriyle saldırmakta bir sakınca görmüyor...

İmralı Partisi KADEK’in dört yılı aşkın bir süredir yaptığı bilinçleri katletme ve bellekleri silme hareketine rağmen Bingöl halk direnişinde de görüldüğü gibi halkımızın sömürgecilik karşısındaki duruşu net ve açıktır. Aynı şekilde “bizim” olarak bilinçlere ve bilinçaltına kazınmaya çalışılan sömürgeci devlet gerçeği de açık ve nettir.

Bingöl halkının, onların şahsında tüm halkımızın acılarını paylaşıyor, sömürgeci sisteme karşı sergiledikleri direnişi selamlıyoruz...