19 Ekim '02
Sayı: 41 (81)


  Kızıl Bayrak'tan
  3. yılında direniş ve hücre karşıtı mücadelenin sorunları
  Ortadoğu'da savaş çanları çalmaya başladı
  Türkiye ABD'nin gözde cephesi olmaya hazırlanıyor
  Emperyalist savaş karşıtı eylem ve açıklamalar...
  İçerde işçi ve emekçilere, dışarda kardeş halklara savaş ilan ediliyor!
  Sermaye iktidarı dört koldan savaşa hazırlanıyor!
  Kokuşmuş düzenin kirli adayları
  Kartal-Pendik bölgesi BDSP çalışmalarından...
  BDSP'nin Gülsuyu'ndaki çalışması güçlenerek sürüyor...
  Tayyip&Baykal: Kontrol edilmiştir!
  Zindanlar, zindancılık ve direniş geleneği
  Adana BDSP bağımsız sosyalist milletvekili adayı Özden Demirel'e destek...
  BDSP'nin Mamak'taki seçim çalışmaları giderek güçleniyor
   Yıkıma karşı direniş
   Tecriti meşrulaştırmaya yönelik eni bir manevra: "Sohbet genelgesi"
   Kamu emekçilerinin eylemlerinden...
   TC, Güney ve Kuzey Kürtleri...
   BDSP'nin üniversitelerdeki seçim çalışmaları sürüyor...
   Gençlikten...
   Eksen Yayıncılık'tan yeni bir kitap...
   İki sınıf, iki dünya!
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Tecriti meşrulaştırmaya yönelik yeni bir manevra:

“Sohbet genelgesi”

Sermaye devleti ile devrimci tutsaklar arasındaki ölümüne mücadele devam ediyor. Devlet onca katliam ve baskıya rağmen bu çatışmayı kazanabilmiş değil. Çünkü devrimci tutsakları teslim almayı bir türlü başaramıyor. Hücreler yürürlüğe koymaya çalıştığı politikanın soğuk duvarları olarak duruyor orta yerde yalnızca.

Sorun katliam ve zorbalıkla devrimci tutsakları hücrelere kapatmakla çözülebilecek kadar basit değil. Devletin asıl rahatsızlığı da zaten buradan geliyor. Bu kadar katliama ve zora rağmen devrimci tutsaklardaki kararlılığı, iradeyi ve direnişi kıramamak onu kahrediyor. Bu, devrimciler hanesine yazılan politik bir kazanımdır. Hücre ve tecrit uygulaması devletin temel bir politikası olmakla birlikte, saldırının asıl amacı; devrimci tutsakları fiili olarak hücrelere koymaktan öte, devrimci kimliklerinden, değerlerinden ve inançlarından soyundurmaktı. Bu anlamıyla hücre saldırısı devletin politik anlamda başarısızlığını ortaya koymaktadır.

Tutsaklar bu bakış ve kararlılıkla teslim olmuyor. Tersinden ise, sermaye devleti bu durumdan rahatsız oluyor ve korku duyuyor. Korku bazen daha da saldırganlaştırıyor devleti. Bazen de taktik manevra gereği güya “insancıl açılımlar”a yöneltiyor onu.

Bu taktik manevraların sonuncusu, yeni Adalet Bakanı Aysel Çelikel tarafından, “sohbet genelgesi” olarak yayınlandı. Daha önce tutsakların bir araya gelerek sohbet etmeleri, “sosyal ve kültürel faaliyetlerden en az birine katılması” şartına bağlanmıştı. Sözü geçen sosyal ve kültürel faaliyetler, eğitim, spor, meslek kazandırma, iş yurdunda çalışma vb. etkinliklerden oluşuyordu.

Bu etkinlikler ilk elden kulağa hoş geliyor; katılmanın gerekliliği bile düşünülebiliyor. Ama derine inildiğinde, kendi ilkeleri olan ve bunları ölümüne savunan devrimci tutsaklar bir yana, adli mahkumların bile bu etkinliklere gönüllü olarak katılmayacağını belirtmek gerekiyor. Çünkü bunların tümü hücre idaresinin belirlediği kurallara bağlı. Kurallar ise tutsakları rehabilite etmenin temel araçlarından başka bir şey değildir.

Şimdi ise bu faaliyetlerden en az birine katılma koşulu kaldırılarak, sohbet genelgesi yenileniyor. Artık tutsaklar bu faaliyetlere katılmadan da sohbet edebilecekmiş! Ama nasıl? Birincisi kimlerle bir araya getirilip sohbet edeceklerine tutsaklar değil, hücre idaresi karar verecek. İkincisi bu sohbet 10 kişiyi ve haftada 5 saati aşmayacak. Göz boyamaya yönelik bir girişim diyeceğiz, ama genelge bu haliyle göz boyamanın bile gerisinde duruyor.

Kamuoyunu aldatmaya dönük olarak çıkarılan bu genelgenin amacı katliamla, karalamayla, imha ile meşrulaştıramadıkları tecrit ve hücre politikasını bu ve benzeri açılımlarla meşrulaştırmaktır. Hücrelerde tecrit ve izolasyon ortamında bir takım iyileştirmeler yapıyor görüntüsü vererek kamuoyunda ve kitlelerde bir yanılsama ve kabullenme ruhhali yaratılmak isteniyor.

Devrimci tutsaklar bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da hücrelerdeki tecrit uygulamasına karşı kararlılıkla direnecek, devletin tüm oyunlarını boşa çıkaracaklardır. Tecrit uygulaması bir gün mutlaka ortadan kalkacak, zindanlar bir gün mutlaka yıkılacaktır.

M. Atak



İHD İstanbul Şube yöneticisi Ümit Efe’yle 3. yılına giren 20 Ekim direnişi üzerine konuştuk...

“Tecrit derhal kaldırılmalıdır!”

-3. yılına giren bir direniş var? 3. yılına rağmen devlet tecridi kaldırmak için hiçbir adım atmıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

- Tecridi insan haklarına, mahkum haklarına aykırı bulduğumuzu biz de üç yıldır söylüyoruz. Üç yıldır devletin kör, sağır ve duyarsız tavrını şiddetle kınıyoruz. Defalarca bu tavrı değiştirmesi için mücadele ettik ve etmeye devam edeceğiz. Bugün Ölüm Orucu sürerken bunca ölüm yaşandı ve yüze yakın insan yaşamını yitirdi. Bu insanlar bir hiç uğruna ölmediler. İnsanca yaşamak için, insan oldukları için yaşamlarını yitirdiler. Tecridin kaldırılması konusunda sessiz kalan sadece devlet değil aslında. Büyük bir zulümle geçildi bu sürece, çok kan döküldü ve naklen seyredilerek geçildi. Aslında toplumun da üzerinde sessiz ve müthiş bir terör var. Bu anlamda herkesin eşit miktarda sorumluluk ve sorunun bir an önce çözülmesi için çaba göstermesi gerekiyor.Tecrit kaldırılmalıdır, derhal kaldırılmalıdır.

-Bu konuda İHD neler yapıyor, ne yapılmalı?

- Biz çok şey yaptık. Çok da yalnız kaldık. Bizim tecrite karşı mücadelemiz bu son üç yıldan ibaret değil. Ondan önce dört yıl daha mücadele ettik. Toplam yedi yıldır izolasyana karşı mücadele ediyor insan hakları örgütü. Çünkü bizim açımızdan bu işin milatı 1997’dir. ‘97 Temmuz genelgesiyle aslında izolasyana geçilmesi mümkün bir sürece girmiştir devlet. Biz herşeyi yaptık, sokaktaydık, üç yıl boyunca F tiplerinin insan haklarına, mahkum haklarına aykırı olduğunu anlatmak için. Çünkü sözlü, yazılı, dosya şeklinde, miting, panel her yol bitmişti ve bu zulüm yüksek sesle haykırılacak boyutlara gelmişti ve hala öyle devam ediyor.

Biz hala sokaktayız, örneğin 21 Ekim günü Adalet Bakanlığı’na bir daha bir mektup gönderecegiz. Çünkü sanki tecrit kırılmış gibi bir hava var, son açıklamalardan doğru. On kişi beş saat koşulsuz bir araya gelecek gibi. Yani demek ki istediğinizde bazı koşulları çok rahat kaldırabiliyorsunuz. İstediğinizde yirmi cezaevine birden buldozerlerle girebiliyorsunuz. İstediğinizde otuz iki kişiyi öldürebiliyorsunuz. İstediğinizde herşeyi yapabiliyorsunuz. Tecridi de, tırnak içinde tabii, kaldırabiliyorsunuz.

On kişinin beş saat bir arada kalması tecridin kaldırılması demek değildir elbette. Tabii ki bir adım bu. Ama bizi sevindiremez, çünkü yüz insan ölmüş... Bu kadar basit bir adım büyük bir özveriymiş gibi bakanlık tarafından deklare ediliyor ve sanki sorunun çözüldüğü anlatılmaya çalışılıyor. Bu bir manipülasyon. İsterlerse bir dakikada çözebilirler. İstemiyorlar, çünkü ideolojik bir plan bu, F tipi cezaevi. Dünyanın her yerinde de bu böyle olmuş.

-Cezaevi özelinde yaşanan yakıcı demokratik özgürlükler sorunu konusunda neler yapılabilir?

- Türkiye’de infaz rejimi gerekiyor. Biz insan hakları savunucuları hapishanesiz bir toplum düşüyle aslında hapishaneleri tümden reddediyoruz. Ve o noktadan bakıyoruz kalıcı özgürlükler kavramına. Kalıcı özgürlüklerin olması için hapishanelerin olmadığı bir toplum istiyoruz.

Ama bugün hapishaneler var ve sicili bozuk bir politika ile yönetiliyor hapishaneler rejimi, infaz rejimleri. İşkence, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, mahpusu insan saymayan, beyin ve beden üzerinde tahakkümü hedefleyen politikalar infaz rejimini belirliyor. Küreselleşen dünya, küreselleşen bir yoksulluğu beraberinde getiriyor. Bu yüzden egemenlerin bunu disipline edebileceği yaklaşımlar cezaevi reformlarını belirliyor. Mesela L tipi cezaevlerine geçilecek önümüzdeki süreçte. Müthiş bir yoksulluk patlıyor bizim gibi ülkelerde. Bu yoksulluğun disipline edilebilmesinin tek yolu hapishaneye koymaktan geçiyor yoksulları. Bunun izdüşümü olan cezaevleri reformları ve politikaları geliştiriliyor.

Bu korkunç bir konsept. Şimdi bunlara muhalif bir noktadan karşı çıktığınızda bütün bu konsepti ters çevirmeniz gerekir, ki kalıcı haklar elde edebilesiniz. Bu çok köktenci bir çözüm. Bunu bir ütopya olarak bir tarafa koyalım. Bu çözüme ihtiyaç var. Yakın dönemde ise bir mahkum hakları bildirgesi yazılması gerekiyor ülkemizde. Ayrıca uluslararası anlaşmalar mahkum haklarının belirlenmesinde hep referans kabul edilir. Ama bunlarda da müthiş yetersizlikler vardır. Bunların ciddi eleştirilerinin yapılarak bir mahkum hakları bildirgesi yazılması gerekir. Demokratik muhalefetin yeniden bir donanıma kavuşması gerekiyor. Çünkü gördük ki biz bu denli açık bir tarihsel süreçte bile refleksi zayıf bir noktadayız. Çünkü hangi alanda kalıcı hakları elde etmek istiyorsak hak verilmiyor alınıyor, böyle bir konsepteyiz. Bunun için donanım geekiyor, kamuoyu vicdanının eğitimi gerekiyor. Çünkü çok daha güçlü saldırılar var önümüzde. Hapishanelere de yansıyacak, toplumun tamamına da yansıyacak. Savaş var önümüzdeki günlerde. Adım adım yaklaşan açlık ve yeni yoksulluk var demek bu. Mücadele etmek gerekiyor, mücadeleyi yükseltmek gerekiyor. Biz devam edeceğiz. Biz üzerimize düşeni yaptığımıza inanıyoruz, insan hakları savnucuları olarak. Herkesi de yapmaya çağırıyoruz.

SY Kızıl Bayrak/İstanbul



20 Ekim direnişinin 3. yılında TUYAB’lı Güzel Ana’yla konuştuk...

“Tecrit kalkana kadar mücadelemize
devam edeceğiz!”

- 3. yılına giren bir direniş var? 3. yılına rağmen devlet tecridi kaldırmak için hiçbir adım atmıyor. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

- Bu tecrit kalkmadığı sürece direniş devam edecek. Üç yıl değil ta ki cezaevlerinde hiç kimse kalmayana kadar devam edecek. Çocuklarımız direnişi bırakmak isteseler bile biz analar olarak kabul etmeyiz. Çünkü biz analar da o tecrit ve zulmü onlarla birlikte yaşadık. Bu tecrit kalkacak. Kalkana kadar da yılgınlık yok, pişmanlık yok, pişman değiliz sonuna kadar devam edeceğiz.

-Tecridi kırmak için neler yapılmalı?

- Eylemler devam ediyor. Duyarlı insanları, gazetecileri, sanatçıları dolaşıyoruz, gereken yerlere dilekçeler veriyoruz. Tecridi çözene kadar uğraşmalıyız.

-İçeride tutsakların en çok yaşadıkları sorunlar nelerdir?

- Hepsi hasta. Dönem dönem örneğin benim çocuğum, görüşüne gittiğimde konuşmak istemiyor, dalıyor. “Konuştuklarımı duyuyor musun?” diyorum, “tamam tamam” diyerek geçiştiriyor. Bazen de bizi ziyaretten kovmaya çalışıyor.

Devlet diyor ki teslim aldık. Hiçbir devrimci iradeyi teslim alamaz. Öldürür, kurşuna dizer, ama teslim alamazlar. Düşmanın silahları var ama onların da yürekleri var. Benim çocuğumun beyninde tümör var. DGM’ye dilekçe verdim. Bir hafta sonra cevap almaya gittim. Bana ne dilekçesi dediler, bir tutuklunun iç organları alınmış. Hortum takılı biz onu bile tahliye etmiyoruz. Çocuğum hasta, ölürse de onların yanında ölmesini istemiyorum.