12 Ekim '02
Sayı: 40 (80)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emperyalist savaşa karşı işçi ve emekçi direnişi!
  Çankaya'da savaş hazırlığı
  Emperyalist saldırganlığa sesimizi yükseltmenin zamanıdır
  "BDSP" adaylarının işçi sınıfına ve emekçilere çağrısıdır...
  Kurtköy-Aydos'ta seçim çalışması deneyimleri
  Gülsuyu seçim çalışmaları deneyimi
  Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu'nu destekleyelim!
  İşçi ve emekçilerle seçim üzerine konuştuk...
  Hüseyingazi'de coşkulu açılış!
  Holdingçi "Genç Parti" üzerine
  Seçim kampanyası üzerine
  Kapitalizmde çocuk...
  Ankara Öncü İşçi-Emekçi Platformu Bülteni'nden...
   Esenyurt İşçi Bülteni'nden...
   Siyonistler Gazze Şeridi'ni işgal etmeye hazırlanıyorlar
   İşçi sınıfının kurtuluşu AB'de değil kendi sınıf mücadelesindedir
   Bir kez daha Güney Kürdistan üzerine...
   Seçimler ve parlamenter hayaller
   Dünya halkları emperyalist savaşa karşı seslerini yükseltiyorlar
   Dünyadan kısa kısa
   Bu gençlere dikkat!
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Aldatıcı savaş karşıtı söyleme rağmen devletin zirvesi hummalı bir biçimde savaşa hazırlanıyor...

Çankaya’da savaş hazırlığı

Devletin büyük başları, MGK toplantısının hemen ardından bu kez Çankaya’da toplandılar. 4 Ekim tarihli Çankaya Zirvesi’nin amacı, devletin savaştaki eylem planını oluşturmak olarak açıklandı. Toplantıda yapılan değerlendirmeye göre, Bush yönetiminin ABD kongresi ve BM Güvenlik Konseyi’nde yürüttüğü pazarlıklarla saldırının hukuksal zeminini hazırlamak konusunda kararlı olduğu, bu nedenle “harekatın” Türkiye’deki seçimlerden önce olmasının mümkün olmadığı ortaya çıkıyor. Fakat Dışişleri Bakanı Şükrü Sina Gürel, Bush’un uzlaşma sağlayamadığı takdirde ABD Temsilciler Meclisi’nden aldığı savaş yetkisine dayanarak ve sadece İngiltere’nin desteğiyle saldırıyı erken başlatabileceğini de belirtiyor.

Hem 30 Eylül tarihli MGK toplantısı, hem de 4 Ekim Çankaya Zirvesi, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Elizabeth Jones ile Irak Başbakan Yardımcısı Tarık Aziz’in Türkiye ziyaretlerinin hemen akabinde geçekleştirildi. (Tarik Aziz’e “gerekli yanıtlar” görüşmeler anında verildiği ve Irak’ın istekleri pek de kaale alınmadığı için, devletin zirvesinin asıl olarak ABD’nin Jones aracılığıyla ilettiği istemleri ele aldığına kesin gözüyle bakılabilir.)

Türkiye ve ABD arasında öteden beri süren bir dizi görüşme sonrasında bugün artık ABD’nin Irak saldırısı için Türkiye’den istemleri (buna Türkiye’ye dayatmaları da diyebiliriz) somutlaşmış durumda. ABD’nin Dışişleri Bakan Yardımcısı aracılığıyla ilettiği “çok gizli” istemler, “yalnızca üsler ve hava koridorlarının kullanılmasıyla sınırlı” değil elbette. Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla ABD, saldırının boyutlarına göre, Türkiye’den “hava sahası ve kıta sahanlığı ile üsleri kullanmayı”, “istihbarat desteği”, “Türkiye topraklarında asker bulundurmayı” ve “Türk askerinin operasyona katılmasını” talep ediyor.

Çankaya’dan çıkan yanıt ise; ABD saldırısına verilecek desteğin ABD’nin sağlayacağı “uluslararası hukuka dayalı meşruiyete” bağlı olacağı ve bunun dünyaya duyurulacağı; hukuki zemin sağlandığı takdirde Türkiye’nin hava sahası ve kıta sahanlığı ile üslerini kullandıracağı, istihbarat konusunda desteğe devam edeceği; asker bulundurma ve Türk askerlerinin saldırıya katılması konularına ise sıcak bakmadığı biçiminde oldu. Burada bir yanılsama yaratmak amacı taşıdığı için vurgulamak gerekir ki, ABD yıllardır Türkiye’nin hava sahasını ve üslerini hiçbir engellemeyle karşılaşmadan zaten kullanıyor. Ayrıca istihbarat konusunda da gerekli her türlü desteği alıyor. Bu açıdan ortada yeni olan bir tutum yok.

ABD’nin taleplerini ilettiği ve Türkiye’de söz konusu toplantıların yapıldığı günlerde, Güney Kürdistan’da Kürt parlamentosu toplandı. Devletin zirvesinde biraraya gelen sermaye iktidarı temsilcilerinin bu konuyu atladığı zaten düşünülemez. Bu konuyla ilgili olarak gerek MGK ve Çankaya toplantıları bitiminde, gerekse Ecevit ve başka bazı yöneticiler tarafından peşpeşe tehditkar açıklamalar yapıldı. Tüm açıklamaların ortak teması, “Kuzey Irak’taki gelişmelerin” yakından izlendiği, Türk devletinin olası bir Kürt devleti oluşumuna karşı gerekli tedbirleri aldığı ve gerekeni yapacağı üzerine oturuyor.

Çankaya zirvesi sonrası yapılan açıklamalarda her ne kadar Türkiye’nin savaşa aktif olarak katılmayacağı söylense de olgular tam tersini işaret ediyor.

Öncelikle Çankaya zirvesi, gerek bileşim gerekse amaç olarak tam bir savaş hazırlığı zirvesidir.

İkincisi, Türkiye ABD’ye binbir uşakça bağla bağlıdır ve mehmetçik kanının karşılığı İMF kredileri üzerinden zaten peşin olarak satın almıştır. Şimdi yapılan açıklamalar kitleleri aldatmaktan ve şimdilik görüntüyü kurtarmaktan öte bir değer taşımıyor.

Üçüncüsü, Güney Kürdistan’daki gelişmelere karşı Türkiye’nin tavrı ve Türkmenler üzerinden yapılan manevralar, örneğin Kürt parlamentosunun toplandığı günlerde Türkmenler’in çeşitli Kürt kentleri üzerinde hak iddia etmesi, tüm söylemlere rağmen Türk devletinin savaşa çoktan dahil olduğunu gösteriyor.

Son olarak, ordunun hazırlıkları da bunu destekleyecek niteliktedir. Generaller, soldaki şakşakçılarının aksi yöndeki tüm söylemlerine nispet oluştururcasına, canla başla savaşa hazırlanıyorlar. MGK’nın 30 Eylül tarihli olağan toplantısında generaller, ABD’nin Irak’ı vurmasını artık kaçınılmaz son olarak nitelemişler. TSK’nın gelişmeler karşısında gerekli önlemleri aldığı bu toplantıda bir kez daha vurgulanmış. Kuvvet komutanları ve Genelkurmay Başkanı, en son Ekim’in ilk haftasında sınır birliklerini denetlemeye gittiler. Bu arada olası bir savaşta seferberlik kapsamındaki sivil araçların sahibi kişi ve şirketlere de araçlarını hazır bekletmeleri yönünde bildirimlere başlandı.

Nitekim Türk egemenleri, iç cephedeki olası tepkileri ve meclisin mevcut durumunu hesap ederek, meclisten savaş ilanı etme kararı çıkarmak yerine, işi çoktan başka hukuksal kılıflara uydurmuş durumdadırlar. Buna göre, ABD’nin kabul edilen üs, hava sahası, istihbarat vb. talepleri Amerika ile Türkiye arasında imzalanan Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması’na dayandırılacak. Benzer bir biçimde, “Türk askerinin Kuzey Irak”a girmesi “sıcak takip” kapsamında olacağından ve daha önce TBMM kararı olmadan defalarca gerçekleştirildiğinden, olası Irak saldırısının da kılıfı yapılacak.

Bütün bunlardan çıkan sonuç; Bush, Türk egemenlerinin arzu ettikleri hukuki zemini ister hazırlasın ister hazırlamasın, Türk devleti “kaçınılmaz olan” Irak savaşına aktif olarak katılacaktır. Bütün uşak nazlanmasına, utangaç söylemlerine rağmen bu böyledir.

Zaten Irak’a saldırma planı gündeme geldiğinden bu yana tüm düzen çevreleri (ordu, medya, partiler vs.) kamuoyunu savaşa hazırlamaya çalışıyorlar. Sık sık ABD’nin saldırı kararlılığı vurgulanıyor. Özal’ın “bir koyup üç alacağız” sözüyle hafızalara kazınan Körfez Savaşı örneğinden yola çıkılarak, Türkiye’nin geçmişte çok daha fazla değil de 40 milyar dolar zarar etmesi gene de bir “başarı” olarak lanse ediliyor. Türkiye savaş durumunda zararlı çıkarmış ama savaşta aktif olarak rol aldığında kâra bile geçebilirmiş! Dahası Irak’ta savaş sonrası istenmeyen gelişmeleri (örneğin Kürt devletini kurulması) engellemek ve masada söz sahibi olmak için de savaşa katılmak gerekliymiş.

Türkiye toplumu uzun zamandır işte bu çığırtkanlıklarla sersemletiliyor. “11 Eylül saldırısı Türkiye’nin işine yaradı” diyenler, bölge halklarının kıyımından, çekeceği zulümden, yıkımdan da kazanç bekleyecekler tabii ki. Sık sık “Biz savaş istemiyoruz, Irak’ın toprak bütünlüğüne saygılıyız, sorunlar diplomatik temelde çözülebilir” gibi sözler, aldatmaca ve ikiyüzlülük örneklerinden başka bir şey değildir.

Yazık ki kendilerini doğrudan ilgilendiren hayati önemdeki bu gelişmeler karşısında işçi ve emekçiler cephesinden henüz anlamlı bir tepki yok. Oysa savaş esas olarak işçi ve emekçilerin yıkımını derinleştirecek, onların çocuklarının kanı üzerinden yürütülecek. Bu açıdan Avrupa’da ve Amerika’nın göbeğinde baş gösteren savaş karşıtı kitle hareketine Türkiye’den güç katmak yaşamsal bir sorumluluktur. Kaldı ki emperyalist savaş ve saldırganlığa karşı durmak, savaşla yerle bir olacak, derin acılarla ve kitlesel ölümlerle karşı karşıya kalacak olan bölgenin mazlum halklarıyla kardeşliğin de temel bir gereğidir.

Komünistler, ilericiler ve devrimciler, öncü işçi ve emekçiler, emperyalist savaş ve saldırganlığa, halkların yıkım ve katliamına karşı mücadeleyi, emperyalist savaş kundakçılarını Türkiye’deki işbirlikçilerini de hedef alacak bir çerçevede, “İşçilerin birliği halkların kardeşliği!” şiarı etrafında örmek sorumluluğuyla karşı karşıya bulunmaktadırlar.