28 Eylül '02
Sayı: 38 (78)


  Kızıl Bayrak'tan
  Hükümet krizinden kriz hükümetine...
  Sermayenin demokrasi oyunu ve emekçiler
  İstanbul 3. bölge bağımsız sosyalist milletvekili adayı Müslüm Turfan'ın açıklaması...
  Adana bağımsız sosyalist milletvekili adayı Özden Demirel'in konuşması...
  İşçi sınıfının bağımsız devrimci platformu altında birleşelim!
  İşçi ve emekçilerin bağımsız sosyalist milletvekili adayı Mustafa Uğur Akkaya'yı destekleyelim!
  Sermayenin çözümü seçimde, gençliğin çözümü devrimde!
  Seçimler ve sol hareket
  Seçimler, gençlik ve devrimci seçim platformları
  Demokratikleşme aldatmacası ve seçim yasakları
  Çözüm devrimde, kurtuluş sosyalizmde!/2
  Emperyalist saldırganlığa meşruiyet sağlanamıyor
  Direnen Filistin kazanacak!
   Almanya'da Federal Parlamento seçimleri...
   "Medya Savunma Bölgeleri" demagojisi...
   Ulucanlar zindanından devrimin güçlü soluğu yükseldi
   Ulucanlar katliamının hesabı mutlaka sorulacak!
   Buca ve Diyarbakır katliamları
   Lütfen binin, tren kalkıyor!
   Güney Afrika'da genel grev hazırlığı
   Irak: Cezalandırma oyunu
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Seçimler ve sol hareket

A. Azin

Türkiye sol hareketi kendi içindeki ayrışmaya uygun olarak, seçimler karşısında üç farklı tutum sergiliyor. Bu tutumların sahipleri sol hareketin üç ana kanalını tutuyor. Komünistler başından beri sol hareketi oluşturan başlıca kanalları reformist hareket, devrimci-demokrasi ve komünist hareket olarak tanımlayageldiler.

Komünist hareket yalnızca TKİP’de temsiliyetini buluyor. Diğer iki akım ise, ifadesi oldukları sınıfların tabakalı yapısına/parçalılığına paralel olarak, birden fazla partiyle temsil ediliyorlar. Fakat Türkiye sol hareketi yalnızca bunlardan oluşmuyor; ara akımları da içeriyor. Arada duranlar ideolojik omurgasızlıklarına, öykünmeci kimliklerine bağlı olarak, her temel sorunda olduğu gibi seçimler ve parlamento konusunda da sağa sola savrulmaktan kurtulamıyorlar. İpe sapa gelmez bir eklektizm, hiç rahatsızlık duymadan aynı anda sağ ve sol çizgileri tek potada eritebilme(!) yeteneği, seçimler karşısındaki üç temel tutumdan öğeler taşıyan bir “yeni taktik” oluşturmalarını sağlıyor. Bu “taktik” o kadar tutarsız, o kadar çelişkili ki, ancak bir mizah yazısına konu olabilir. Dolayısıyla şimdilik bu kadarını söylemekle yetinmek en do¤rusu olacaktır.

Seçimler karşısındaki temel tutumlardan ilki, her renkten reformist solun yasalcı-icazetçi tutumudur ve kendini parlamentarizm olarak ifade eder. Hayal dünyalarını boydan boya kaplayan meclise girebilmek, halihazırda reformist sol partilerin başlıca amacıdır. Bu ülkede özünde rejimin temel yapısını ve işleyişini perdeleyen bir kurum olmasına rağmen meclise girebilmek için bile, TÜSİAD ve Genelkurmay tarafından meşru görülmek gerekiyor. Reformist partiler bunun farkındalar ve yıllardır vesile doğdukça bunu gösteriyorlar. Devlet, devrim ve iktidar sorunlarına pratik politika alanında hiç dokunmamak; Kürt sorunu karşısında kitle hareketinin bir parça zorladığı durumlarda, “siyasal çözüm” çizgisindeki belli talepleri dillendirseler de genelde suskun kalmayı tercih etmek; yer yer şovenizme yedeklenmek, reformist solun ortak davranış çizgisidir. EMEP ve SİP-TKP’ni tutumu yaklaşık olarak budur. İP, ÖDP gibi bazı partiler ise zaten “ılımlı sol” olmanın da ötesine geçmiş, bu temel sorunlarda düzen çizgisine epeyce entegre olmuşlardır.

Gelinen yerde reformist solun en kitlesel partisi olarak anılan HADEP de tüm çabasını düzenle entegrasyonunun kabul edilmesine hasrediyor. Fakat Kürt ulusal sorununun özel öneminden, rejim için yarattığı potansiyel tehlikelerden ve HADEP’in esasta dünkü mücadeleyi omuzlayan Kürt kitlelerine yaslanmasından ötürü, düzen, HADEP’i kolay kolay hazmedemiyor. İmralı teslimiyetinden sonra sermaye iktidarının Kürt sorununa karşı temel politikası, hiçbir siyasal özneyi asla muhatap almadan, mümkünse var olanları da tümden tasfiye ederek, Kürt halkını ufak tefek kırıntılarla tekrar rejime kazanmaktır. HADEP, hem bunu anlamış olduğu, hem de İmralı sonrası çizgisi zaten gerekli kıldığı için, düzenle barışıp her açıdan bütünleşmeye diğerlerinden çok daha fazla bir ihtirasla sarılıyor. Örneğin EMEP, ÖDP, SİP-TKP gbi partiler, İMF programının yaşattığı yıkımlara ve Irak’a yönelik savaş hazırlığına dair bol keseden solculuk yaparlarken, HADEP Amerika’nın gözüne girmek kaygısının da etkisiyle, düzen partilerinin, örneğin bir Saadet Partisi’nin bile gerisine düşebiliyor. ABD’nin Irak’a saldırısını açıktan reddetmesini geçtik İMF programının kendisini, programın yıkıcı sonuçlarına dair tek kelime etmiyor.

Aslında reformist sol partilerin bu sorunlardaki farklılığı da sadece söylem planındadır. Bugün işçi ve emekçi kitlelerin en öncelikli gündemleri/sorunları olan İMF yıkım programı ve emperyalist bir savaş olasılığı karşısında iki ayrı tutum alan HADEP ile EMEP’in yanlarına dünkü bir kısım ÖDP’lilerin yeni partisi SDP’yi de alarak seçim ittifakı yapmaları, bu gerçeği sade biçimde yansıtmaktadır. Aynı gerçek AB’ye üyelik sorunda da dışa vuruyor. Reformist solun adı geçen bütün partileri, faşist baskı ve terör rejimine karşı ise tam bir paralellik içindeler. Hiçbiri rejimin faşist karakterine, kurumsal yapısına seçim propagandası çerçevesinde bile dokunamıyor, temel demokratik hak ve özgürlüklere dair elle tutulur bir şey söylemiyor.

Söylemde farklılıklar olsa da parlamentarizmde, devlet ve iktidar sorununda tek bir çizgi gibi örtüşen reformist partiler, kitleler üzerinde ise farklı etkilere sahipler. Bugün bir İP’in ya da ÖDP’nin kitle desteği ile “Emek Barış Demokrasi Bloğu”nun kitle desteği arasında hayli büyük bir fark var. İlk ikisinin çıkardıkları tüm gürültüye rağmen bu alanda ciddi bir varlıkları yok. Örneğin İP’li Perinçek her seçim öncesinde, parlamento girmekle kalmayıp daha bir de hükümet ortağı olacaklarını iddia eder durur, ama her defasında oy desteği oranı bindeli rakamlarda kalır. ÖDP ‘99’da arkasına aldığı sermaye rüzgarının da etkisiyle meclise girmeyi ciddi ciddi bekliyordu, fakat yüzdeli oranı bile tutturamadı. SİP-TKP’yi ise bu çerçevede anmaya bile değmez.

DEHAP olarak seçime katılan ittifakın ise HADEP üzerinden önemli bir kitle desteği var. EMEP ve SDP de işin içine girince, solda ittifak söylemi, sola eğilimli kitlelerde hem yersiz umutlar, hem de “oyumuz boşa gitmeyecek” inancı yaratıyor. Bu, sermaye meclisinden hiçbir beklentisi kalmamış önemli bir kesimin, blok aracılığıyla tekrar parlamenter hayallere kapılmasının yolunu düzleyecektir. Bu nedenle yasalcı-icazetçi tutumun başlıca temsilcisi olarak bloğu (HADEP, EMEP, SDP) almak, asıl olarak onu teşhir etmek gerekir.

Öncelikle bloğun kendisi değerlerin çiğnenmesine dayalı bir ilkesizlik ve tutarsızlıklar ürünüdür. İkinci olarak, bu partiler kapitalizmin sınırlarına sığan bir demokratik hak ve özgürlükler mücadelesini yürütmekten bile acizdirler. Kaldı ki böyle bir dertleri de fazlaca yoktur. Üçüncü olarak, bu partilerin temel amacı sermaye düzeninin yasallık-icazet sınırlarında parlamenter hayallerini tatmin etmek, demek oluyor ki mecliste koltuk kapmak, düzen siyasetçiliği oynamaktır. Dördüncü olarak, bu partiler, sınıf ve emekçiler içinde işgal ettikleri mevzilerle (örneğin sendika yönetimleri) olduğu kadar, düzenden hiçbir beklentisi kalmamış kitleleri sol söylemlerle düzene bağlayarak, kitle hareketini pasifize edip kötürümleştiriyorlar. Bu halleriyle kitle hareketinin gelişmesinin, ktlelerin devrime ve sosyalizme yönelmesinin önünde son derece tehlikeli engeller olarak duruyorlar. Halihazırdaki durum da bu söylenenleri teyit etmektedir.

Seçimler konusundaki temel tutumlardan ikincisi ise, devrimci demokrasi kanadını tutan belli başlı akımların boykot taktiğidir. Bu taktik öteden beri savunulageldiği halde pratikte herhangi bir çabaya konu edilmiyor. Söz konusu akımlar boykot taktiğini, esasta düzenin iktisadi-siyasi krizinden yola çıkarak “devrimci durum”, hatta daha ileri giden bazıları “iç savaş” tespitleri üzerine oturtuyorlar. Düzenin iktisadi ve siyasi bir kriz içinde debelendiğine, bunun yapısal olduğuna kuşku yok. Ama bu, devrimci sınıf mücadelesinin ileri bir düzeyini anlatan “devrimci durum”dan farklı bir durumdur. Devrimci durum için kendi başına düzenin kriz içinde debelenmesi yeterli değildir; bunun kitlelerin bağımsız devrimci eyleminde belirgin bir artışla da birleşmesi gerekir. Bu olmazsa olmaz koşuldur ve halihazırda olmayan da budur. İşçi-emekçi ığınlar düzene öfkeli oldukları, meclisten ve düzen partilerinden bir beklentileri kalmadığı halde, düzenden kopmuş, siyasallaşmış, bağımsız devrimci eyleme akmış değiller. Dolayısıyla bugün devrimci durum koşullarında bulunmuyoruz, buna ilişkin iddialar subjekvizm ve teorik hafiflik örneği bir fantaziden öte bir anlam taşımıyor.

Bugünkü tabloda boykot taktiği, devrimcilerle kitleler arasındaki kopukluğu artırmaktan öte bir sonuç yaratmaz. Yersiz bir taktik olarak sadece bu kadarla kalsa gene iyi. Boykot taktiği, savunucularını apolitizme de itiyor. Seçimler gibi, toplumda politik bir atmosfer, kitlelerde politik ilgi yaratan bir gündem, kayda değer bir politik çalışma yapılmadan geçiştiriliyor. Politik bir çalışmanın konusu edilseydi, politik tutarlılık bağlamında bunun gene de bir anlamı olurdu. İşin ilginç yanı, boykot taktiğini ileri sürenlerin, pratikte kitlelere ehven-i şer gördükleri “solcu partileri” (‘80 öncesinde halkçı Ecevit CHP’si, ‘89 yükselişi döneminde SHP’yi, sonrasında HADEP’i) işaret etmeleridir.

Devrimci-demokrat akımlar bu tutarsızlığa düştükleri halde aynı yanlış taktiği savunamadan edemiyorlar. Zira bu akımlar teorik ve programatik konumlarından dolayı politikada her zaman reformizme düşme potansiyeli taşıyorlar. Devrimci-demokrasi, seçimlere katılarak kendini politik zeminde üretmeye kalkıştığında çoğu kere reformizmle aynı platforma düşer. Örneğin, bir süre reformist blokun kuyruğunda dolanıp duran, buradan umduğunu bulamayınca sözde “bağımsız” platforma soyunan birileri, bunun gülünç bir örneğini sergiliyorlar bugünlerde. Bazıları ise, seçim ortamının sağladığı politik atmosferden devrimci açıdan yararlanmak yerine, kendilerini pratikte hiçbir şey yapmamaya götüren boykot taktiğini tercih ediyorlar. Dolayısıyla, “boykot” demekle sadece eylemsizliklerine yatıştırıcı bir “taktik&148; dayanak bulmuş oluyorlar.

Halihazırda Türkiye sol hareketi içinde devrimci sınıf taktiğinin tek izleyicisi TKİP’dir. Bu taktik, bağımsız devrimci sınıf çizgisi olarak ifade edilmiştir. Verili koşullarda düzen platformu karşısındaki tek devrimci taktik budur. TKİP’nin SY Kızıl Bayrak’ta da yayınlanan (14 Eylül 2002, 76. sayı) “Seçimler ve devrimci sınıf çizgisi” başlıklı değerlendirmesinde, komünistlerin taktiğini özlü bir şekilde gerekçelendirilmiş, mevcut koşullardaki tanımı yapılmış ve pratikteki karşılığı da somutlanmıştır.

Solun komünist kanadını temsil eden devrimci sınıf partisi, seçimlere kendi bağımsız devrimci sınıf platformuyla katılmaktadır. Seçim atmosferinden devrimci ilke ve amaçlarını yaymak, kitleleri parlamenter yanılsamalara karşı uyarıp devrimci sınıf mücadelesi çizgisine çekmek için en iyi biçimde yararlanmaya çalışmaktadır. Seçimlerle vesilesiyle ortaya konulan bu taktik çizgi ve çalışma, devrimci sınıf partisi olarak onun solda tuttuğu kendine özgü yerin de yeni bir kanıtıdır.