17 Ağustos '02
Sayı: 32 (72)


  Kızıl Bayrak'tan
  Sermaye sınıfının seçimlere, işçi sınıfı ve emekçilerin devrime ihtiyacı var!
  Düzen siyasetinde çöküntüden çıkış çabaları ve Kemal Derviş...
  17 Ağustos depreminin yıldönümü...
  Saldırı yasalarına karşı örgütlü mücadeleye!
  Yeni iş yasasına karşı zorlu ve solukla bir mücadeleyi bugünden hazırlamalıyız!..
  KESK yönetiminin İstanbul yürüyüşü...
  "Iraklı muhalifler" çetesi Washington'da...
  Paşabahçe direnişinin gösterdikleri
  Enerji sektöründe yağma düzeni
  "Herşey eskisi gibi..."
  Emperyalist savaşa karşı devrimci direniş hattını örelim!
  Yeni dönem ve gençlik çalışması
  Ek niyet mektubu...
   Yeniden ayağa kalkışa, yeniden 15 Ağustos atılımına ihtiyaç var!
   ABD emperyalizminin "arka bahçesi" Latin Amerika kaynıyor!
   Marksist ideolojinin sanattaki yaratıcısı!
   Kolombiya'da sıkıyönetim!..
   İşçi Kültür Evi Bülteni'nden...
   Fatma Bilgin ÖO direnişinde yaşamını yitiren 93. kişi oldu
   İngiltere Bush'un paspası olmasın
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Hayatını sınıfa ve emekçilere adamış bir halk filozofu Bertolt Brecht...

Marksist ideolojinin sanattaki yaratıcısı!

D. Gümüş

Bertolt Brecht zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Daha çocukluk yaşlarında burjuvaların şehri olan Augsburg’da gezintiye çıkan insanları alaya alan küçük gösteriler yaparak dikkatleri üzerine çekmeyi başarır. Liseyi bitirdikten sonra Münih’e giderek tıp eğitimi almaya başlar. Aynı yıllarda 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Almanya şovenizme ve militarizme teslim olur. O da askere çağrılır, Augsburg’daki askeri hastanede sağlıkçı olarak görev yapar. Burada savaşın acı, sefalet, yoksulluk ve zulüm getiren yok edici vahşi yüzüne tanıklık eder. Bu onun yaşamında hiç unutamayacağı bir iz bırakır. Dünyayı sorgulamaya başlar ve duygularını şiirlere aktararak tüm benliğiyle emperyalist savaşa karşı çıkar.

“Gecenin geç saatlerinde
Sayıyordu telgraf telleri
Savaş alanında kalan ölüleri-
O zaman dost ve düşman sessizleşti.
Yalnız analar ağladı
Her iki yanda...”
Ve savaştan yıllar sonra da yeni savaşları engellemek için şöyle diyecektir:
“Büyük Kartaca üç savaş yaptı. Birincisinden sonra hala güçlüydü, ikincisinden sonra Kartaca insanların oturabileceği bir yerdi, üçüncüsünden sonra Kartaca’nın yerinde yeller esiyordu.”
Çocukluğu ve bu yıllarda yaşadıkları, üyesi olduğu burjuva sınıfını ve yoz kültürünü daha açık görmesini ve tanımasını sağlar.
" Gerçekten karanlık bir dönem yaşıyorum.
İyimser bir sözcük aptallık.
Kırışık bir alın
Duyarsızlık.
Gülenlere ürkünç haberler henüz ulaşmamış.
...
Ye iç sen! Keyfine bak! Diyorlar
Nasıl yiyip içebilirim
Yediklerimi açların elinden almışsam ve
Bir bardak suyum, bir susuzda yoksa?
Ama yine de yiyip içiyorum.”
Dizelere döktüğü kısa özgeçmişiyle bu sınıfla olan bağlarını tümüyle koparır.
“Oğlu olarak yetiştim
Varlıklı insanların.
Ailem boynuma bir yaka takıp yetiştirdi beni.
Hizmet edilecek biri olarak ve öğretti bana
Buyurma sanatını.
Ama büyüyüp çevreme baktığımda
Sevmedim sınıfımın insanlarını
Buyurmayı ve hizmet edilmeyi
Ve terk edip sınıfımı katıldım
Yoksul insanların arasına”

Savaştan sonra öğrenimini yarıda bırakarak, Münih’te bir çatıkatına yerleşip çeşitli dergilerde yazarlık yapar. Burada şiirlerinin yanında yazdığı tiyatro oyunları da tanınmaya ve halkın beğenisini kazanmaya başlamıştır. Oyunlarında daha çok yakından tanıdığı burjuva kültüre duyduğu nefreti alaycı bir dille aktarır. Onun kahramanları, zengin evinde çalışan hizmetçi, oğullarını askere gönderen ana, pazardan filesi boş dönen yaşlı kadın, sarhoş balıkçı gibi tiplemelerle yoksul halkın içinden çıkar. Münih ve Berlin’de sanat çalışmalarını şiir kitapları yazarak ve yeni oyunlar sergileyerek sürdürür. Sahneyi insanlara güzel bir şey sunmak için değil, onları değiştirebilmek için kullanmış ve perde kapandığında koltuklarında oturan insanların yüzünde farklı bir ifade yaratmayı başarmıştır.

Bu yıllarda Marksizm’i kavrayarak devrimci kimliğe kavuşur. 1. Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkan ülkesindeki siyasi gelişmeleri ve karşı-devrimci yükselişi yakından izlemekte ve kaygı duymaktadır. Karşı-devrimci hareketin yükselmesiyle birçok devrimci illegal yaşama geçmek zorunda kalmıştır. Brecht, “Ört izlerini” şiiriyle devrimcileri uyararak, illegalitenin gereklerini şöyle sıralar;

“...
Ne söylediysen, bir daha söyleme
Düşüncelerini bir başkasında bulursan: Tanıma.
Kimseye imzanı ya da resmini vermemişsen
Kimsenin yanında bulunmamış ve kimseyle konuşmamışsan
Nasıl yakalayabilirler seni!
Ört izlerini!

Dikkat, ölümü düşündüğünde
Mezar taşın olmasın yattığın yeri belirten
Üzerinde bir yazıyla seni ele veren
Ölüm tarihinle seni açığa çıkaran
Birkez daha:
Ört izlerini!
(Budur bana öğretilen)”

Ancak 1933’te Almanya Hitler faşizminin pençesine düşmekten kurtulamaz ve karanlık yıllar başlar.

"Düzen bozulmuştu kentlere geldiğimde
Açlık kol geziyordu.
Ayaklanan insanların arasına karıştım
Onlarla birlikte öfkelendim.
İşte böyle geçti yeryüzünde
Bana verilen ömrüm.
...
Yollar bataklığa gidiyordu benim zamanımda
Konuşmak beni kasapların eline düşürdü.
Çok az şey yapabildim. Ama hükmedenler
Sanırım bensiz daha güvenliydiler...

Bu dizeler, tam 15 yıl sürecek sürgün yaşamının nasıl başladığını anlatır. Danimarka’da bir kasabaya yerleşir. Ve burada tümüyle siyasi şiir ve marşlarla sınıfı bilinçlendirmeye çalışır, gelecek güzel günlere nasıl ulaşılacağını anlatır:

"...
Ve insan insan olduğu için
Hoş görmez suratına inecek çizmeyi.
Ne kendi altında köleler ister,
Ne de üstünde ister bir efendi.
Haydi sola, bir kii!
Haydi sola bir kii!
Yer var yoldaş sana da
Al birleşik cephede yerini,
Çünkü bir işçisin sen de."

Sürgün yıllarında, bir gün mutlaka Almanya’ya geri dönme inancıyla, İsveç, Finlandiya, Sovyetler Birliği ve kapitalizmin krallığı olan ABD’ye gidererek, zor koşullarda sanat yaşamını sürdürür. Tiyatro alanında klasik tiyatronun karşısına epik tiyatroyu çıkararak, farklı ve ilginç bir tarz yaratmıştır. Bu sürede soyut, kuru ve kışkırtıcı üslup ve dili bir yana bırakıp, daha somut, yol gösterici ve öğretici bir tarzı benimser.

“Ben bir oyun yazarıyım.
Gördüklerimi gösteririm, insan pazarından
Gördüklerimi.
İnsanca davrananları gösteririm ben.
Ben oyun yazarıyım.
Nasıl planlarla birbirlerini sıkıştırmaya çalışanları
Ya da coplarla ya da parayla
Nasıl sokakta durup beklerken
Nasıl birbirini düşürmeye hazırlananları
Umut dolu olmayı
Nasıl sözleşip buluştuklarını
Nasıl birbirini darağacına gönderdiklerini
Nasıl sevdiklerini
Nasıl yağmayı savunduklarını
Nasıl yemek yediklerini gösteririm
...”

Döneminde tiyatroya en büyük yenilik ve katkıyı getiren isim olmuştur. İçinde yaşadığımız çağı sorgulayarak, marksist ideolojiye dayanarak sürekli üretir. Eserleriyle faşizme ve kapitalist sisteme karşı mücadele eder. “Kafkas tebeşir dairesi”, “Cesaret ana”, “Galilei”, “Üç kuruşluk opera” oyunlarında elde ettiği başarı ve gücü, burjuvaziye karşı yönelttiği eleştiriden ve ezilenlere duyduğu güvenden alır. Ancak kimliği ve eserleri nedeniyle Amerika’da sıkı bir sorgulamadan geçirilir, eserlerinin birçoğu yasaklanır. Bir fırsatını bularak en değerli hazinesiyle, tüm yapıtlarının içinde olduğu mikrofilmleriyle İsviçre’ye geçer.

Bu yıllarda savaş bitmiş, Almanya iki siyasi kimliğe bölünmüştür. Uzun sürgün yıllarını 1948 yılında noktalayarak, Doğu Berlin’e yerleşir. Çünkü Batı "çürümüş ve yenilikten uzaktır, yıkılma zamanı gelmiştir.” Büyük bir kalabalık onu bekliyorken, o tek başına yıllarca özlemini duyduğu, savaştan çıkan harabe görünümündeki şehrin sokaklarında dolaşmaya başlar.

“Baba kenti, nasıl buldum seni?
Bombardıman akınlarının ardından
Geliyorum eve.
Peki nerede kent?
Sıradağlar gibi yükselen dumanın ardında.
Oradaki ateşin içinde...”

Ve burada en büyük hayalini gerçekleştirerek, sürgünde birlikte olduğu yakın dostlarıyla Berliner Ensemble Tiyatrosu’nu kurar. Devrimci, yazar, şair, tiyatro bilimcisi, yönetmen ve kuramcı kimliğinin kusursuz birleşimiyle, oyunlarını tekrar gözden geçirir. Kullandığı üslup ve tarz, sanatsal içerik, müzik, eşsiz sahne tasarımıyla sunduğu oyunlar halkın büyük beğenisini kazanır.

Yaşamının son yıllarını geçirdiği Doğu Almanya’da da, herşeye kuşkucu ve eleştirel yaklaşımından kaynaklı yanlışlara karşı doğruları büyük bir inatla savunmaya ve yol göstermeye devam eder.

Bertolt Brecht, 14 Ağustos 1956 gecesi, hastalığa yenik düşer. Onun ölümüyle insanlık, devrimci sanat yoluyla toplumun değişip yenilenmesinde bugün bile yol gösterici olan bir neferini yitirir.