17 Ağustos '02
Sayı: 32 (72)


  Kızıl Bayrak'tan
  Sermaye sınıfının seçimlere, işçi sınıfı ve emekçilerin devrime ihtiyacı var!
  Düzen siyasetinde çöküntüden çıkış çabaları ve Kemal Derviş...
  17 Ağustos depreminin yıldönümü...
  Saldırı yasalarına karşı örgütlü mücadeleye!
  Yeni iş yasasına karşı zorlu ve solukla bir mücadeleyi bugünden hazırlamalıyız!..
  KESK yönetiminin İstanbul yürüyüşü...
  "Iraklı muhalifler" çetesi Washington'da...
  Paşabahçe direnişinin gösterdikleri
  Enerji sektöründe yağma düzeni
  "Herşey eskisi gibi..."
  Emperyalist savaşa karşı devrimci direniş hattını örelim!
  Yeni dönem ve gençlik çalışması
  Ek niyet mektubu...
   Yeniden ayağa kalkışa, yeniden 15 Ağustos atılımına ihtiyaç var!
   ABD emperyalizminin "arka bahçesi" Latin Amerika kaynıyor!
   Marksist ideolojinin sanattaki yaratıcısı!
   Kolombiya'da sıkıyönetim!..
   İşçi Kültür Evi Bülteni'nden...
   Fatma Bilgin ÖO direnişinde yaşamını yitiren 93. kişi oldu
   İngiltere Bush'un paspası olmasın
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Yeniden ayağa kalkışa,
yeniden 15 Ağustos atılımına ihtiyaç var!

18 yıl önce bugün, Kürdün kör talihine ve baş aşağı gidiş tarihine “İlk Kurşun” sıkıldı. Kuşkusuz buradaki “ilk” bir dönüm noktasını, bir dönemeci anlatıyor ve bir önceye, tarihsel bir akışa dayanıyor.

Bugüne kadar 15 Ağustos atılımına dönük sayısız değerlendirme yapıldı. Bunlardan bazıları, gerçekliği ifade etmeye çalışırken; bazıları da, Öcalan sistemi ve en son teslimiyet, ihanet ve tasfiyeciliğinden hareket ederek 15 Ağustos atılımını mahkum etmeye devam etmektedir. Bugün, çok daha soğukkanlı ve nesnel gerçeklere sadık kalarak 15 Ağustos ve onda ete-kemiğe bürünen devrimci direnişçi çizgi, ortaya çıkardığı siyasal, toplumsal, kültürel ve ruhsal sonuçlar değerlendirilebilir. Kuşkusuz Kürdistan halkının özgürlük istemlerine ve geleceğine karşı sorumlu olanlar, onun tarihine karşı da büyük bir sorumlulukla yaklaşacaklardır. Bu yaklaşımın durulan yerle, temsil edilen sınıfsal-toplumsal konumla doğrudan bağlantılı olduğu kesindir. Halkımızın tarihine doğru ve devrimci bakış, hr şeyden önce bir çizgi sorunudur.

Kürt egemen ve orta sınıflarının hiçbir zaman Kürdistan için özgürlük ve bağımsızlık idealleri, böyle somut hedefleri olmadı. Bugün de böyle bir amaçları yok. Onlar, kurulu düzen içinde kültürel kırıntılar dilenmeyi, ekonomik açıdan da biraz yemlenmeyi hedeflemişlerdir. Siyasal programı böyle olanların devrimci direniş çizgisine, bağımsız bir irade ve duruşa, bunların somut ifadesi olan 15 Ağustos’a olumlu yaklaşmaları mümkün mü?

18 yıl önce bugün, Kürdistan’ın iki küçük kasabası denetim altına alınıp sömürgeci kurumlar etkisizleştirildiğinde, bu mütevazi eylemlerin Kürdistan ve Türkiye tarihinde çok önemli gelişmelerin kapısını aralayabileceğini çok az kişi kestirebiliyordu. Ama TC, gelişmelerin farkındaydı, bu eylemlerin ateşlediği dinamiğin kendi içinde taşıdığı büyük enerjinin boyutlarını biliyordu; o, yıllardır kendisini buna göre hazırlamış ve örgütlemişti. İlk planda refleksleri harekete geçti. Olayı görüntüde çok küçümser görünmesine rağmen hiç zaman yitirmeden ordularını harekete geçirdi, “Yıldırım Operasyonlarla” 15 Ağustos’u çok kısa sürede bastırabileceğini hesaplıyordu.

Birçok sol, “yurtsever” çevre 15 Ağustos atılımını “komplo”, “demokrasiye geçişin önünü kesme hareketi” olarak değerlendirmişti. Bu tür değerlendirmeler, kuşkusuz “iç cephede” yapılan eleştiriler olarak değerlendirilemezdi. Bunları hatırlatmamızın nedeni şu: Aynı bakış açısını bugün de sürdürenler az değil. Bunu da Öcalan ile açıklamaya ve doğrulatmaya çalışmaktadırlar. Hatta bazıları daha ileri giderek PKK’yi "12 Eylülist hareket" olarak karalamak istemektedirler. Bu, bir tarihi, büyük bir devrimci süreci yok saymak ve mahkum etmek demektir. (Elbette bu bakış açılarına gerekli yanıt verilecektir, bu kısa bildiride sadece dokunmakla yetiniyoruz.) Ama çok ilginçtir, böyle bir yaklaşımla mahkum etmeye çalıştıkları Öcalan ile örtüştüklerinin farkında bile decurren;ildirler.

Bazıları, Öcalan yakalandığında ve PKK devrimci direniş çizgisini mahkum ettiğinde, “biz doğrulandık, biz zaten 20-30 yıldır, silahla bir şeyin elde edilemeyeceğini, silahın halka felaket getireceğini söylüyorduk” demeye başladılar. Öcalan’ın ihanetiyle kanıtlanan ve doğrulanan neydi? Teslimiyet ve ihanet mi? Kırıntı dilenciliği mi? Tarihte ve günümüzde dilencilikle özgürlüğün kazanıldığı tek örnek var mı, tek bir halk var mı?

Öcalan teslimiyeti, ihaneti ve çok yönlü bilinç, bellek ve ruh katletme hareketiyle birlikte Kürt egemen sınıflarının teslimiyetin farklı yüzleri olan görüşleri, reformist eğilimleri prim yapmaya başladı. Dünya çapında esen gerici rüzgarlardan da beslenen bu eğilimler yelkenlerini şişirmeye çalışmaktadırlar. Dolayısıyla devrimci direniş çizgisine karşı çok yönlü saldırıların akıl almaz boyutlarda yoğunlaştığı bu geçici ve gerici dönemde 15 Ağustos atılımına sahip çıkmak, temsil ettiği devrimci değerleri savunmak ve yeniden ayağa kalkmak için bu devrimci damarımıza dayanmak her zamankinden çok daha büyük önem kazanmış bulunmaktadır.

Elbette 15 Ağustos atılımı da dahil, son çeyrek asırlık tarihimiz bütün boyutlarıyla değerlendirilmelidir. Bunun en doğrusunu da tarihine ve özgürlük ideallerine karşı derin bir sorumluluk duygusu içinde olan gerçek devrimci yurtseverlerin yapacaklarına inanıyoruz. Bugüne kadar bu alanda önemli bir mesafe aldığımızı da geçerken hemen vurgulamak istiyoruz.

Dünyamızı yöneten güç yasasıdır. ABD emperyalizmini dünyada rakipsiz, tek hegemonik devlet yapan da bu yasadan başka bir şey değildir.

18 yıl önce Kürtler’in sorunu, diğer ezilen halklar ve sınıflar gibi temel sorunu güç olmaktı, iktidar olmaktı, kendi kaderine hükmedecek kadar güç toplamaktı. Peki, buna nasıl ulaşacaktı? Yazarak çizerek mi? Avuç açıp hak dilenmekle mi? Yasal zeminlerin tümünü sonuna kadar kullanarak mı? Bunların tümü de güç olmada birer araçtı, ama kendi başına çok kısıtlı ve dar araçlardı. Daha da önemlisi halkın sömürge uykusundan silkinmesi, kendine gelmesi, kendindeki kaçışı durdurması ve özgürlük taleplerine sahip çıkması gerekiyordu. Ama bunlar kendiliğinden olmuyordu. Öncelikle devrimci bir program ve stratejiye sahip, taleplerini çok net formüle eden, güç ve iktidar olma yollarını çok açık bir şekilde çizen bir partiye ihtiyaç vardı. PKK, programı ve stratejisi ile bunu yapmıştı, am gerçek anlamda modern bir örgüt olamadan bir tarikata dönüştürülme sürecine alındı. 15 Ağustos güç ve iktidar olmanın başlıca yolunu anlatıyordu. Ama 15 Ağustos kendi devrimci çizgisini örgütleyemedi, kurmayını yaratamadı. Daha doğru bir ifadeyle 3. Kongre’de parti yönetimini gasp eden ve giderek kendi sistemini hakim kılan Öcalan, gerillanın canına da okudu...

15 yıllık bir savaş yaşandı. Ancak şu soru sorulmalıdır:

Sözcüğün gerçek anlamında ve askeri bilim ve sanata göre bir savaş yaşandı mı? Ne kadar?

Kuşkusuz bu sorunun yanıtı kapsamlıdır, “evet” veya “hayır” yanıtlarıyla geçiştirilmeyecek kadar çelişkili ve karmaşıktır. Elbette ortada bir savaş var ve tarafların kıran kırana çatışmaları, kayıpları ve bunun ortaya çıkardığı ekonomik, toplumsal, siyasal, insani, psikolojik sonuçları var. Yine savaş meydanlarında değil, İmralı’da yenilgisi ilan edilen ve mahkum edilen, tasfiye sürecine alınan bir savaş ve bir gerilla var. Bunlar birer olgu. Peki burada yenilgiye uğrayan ne, iflas eden ne? Devrimci savaş çizgisi mi, yoksa teslimiyet ve ihanet mi? Bu soruların yanıtı da sorduğumuz ilk soruda düğümlüdür. Tekrarlayacak olursak: Kurallarına ve ruhuna göre bir savaş verildi mi, gerçek anlamda bir savaş örgütü, bir ordu, onun kadrosu, kurmayı, generali yaratıldı mı? Bu sorulara gerçeklere sadık kalarak yanıt verilmeden bugün 15 Ağustos ve 15 yılık devrimci direniş tarihi, gerilla hakkında ahkam kesmek hiçbir anlam ifade etmez!

15 Ağustos, bütün direnme silahları zorla elinden alınmış, ülkesi ve beyni işgal edilmiş bir halkın, on yıllardır kendisine karşı savaş içinde olan zorba, haksız ve soykırımcı bir işgal gücüne karşı verdiği çok mütevazı bir karşılıktır. Zaten tek yanlı süren bir savaşa verilen bir yanıttır. Sömürgeci işgale karşı verilen bu mütevazı karşılığın haklılığı ve meşruiyeti tartışılamaz. Bu karşılık, aynı zamanda Kürdün sömürge uykusuna vurulan ölümcül bir darbedir. Bu mütevazi karşılık, “Bozkırı tutuşturan bir kıvılcım” olmuş ve Kürdün bütün atıl duran dinamiklerini açığa çıkarmıştır. Ve bu mütevazi adım, bir halkı kendi içinde birleştirmiş ve iktidar gücü haline getirmiştir. Bütün bu ve değinmediğimiz sayısız gelişmenin altında 15 Ağustos atılımının imzası var.

Ancak ne yazık, bu kadar büyük gelişmeler devrimci özüne, emekçi sınıf niteliğine uygun örgütlendirilemedi, öncülük çok erken kaptırıldı. Bir, gerçek gerilla yaratılmadı, en iyi kadrolar biçildi ve etkisizleştirildi. Gerilla savaşı kurallarına göre yürütülmediği gibi, yerel inisiyatifle yürütülen gerilla da çok kısa sürede etkisizleştirildi. Gerilladan, askerlikten anlamayan, beyni ve yüreği tutsak alınmış birinin savaşı geliştirmesi düşünülemezdi. İki, gerillanın ortaya çıkardığı serhildanlar halkın devrimci emekçi iktidarına götürülmedi, bu doğrultudaki düşünce ve girişimlere yaşam hakkı tanınmadı. 1991 ve 1992 gelişmelerin zirvesi sayılır, ama bu zirve, aynı zamanda baş aşağı dönüşün de dönüm noktası olur. Üç, bütün bu baş aşağı döüşün Öcalan sisteminin kurumlaşmasıyla at başı yürüdüğünü, en son 1991 “Zindan Direniş Konferansı” ile kurumlaşmanın tamamlandığını vurgulamamız gerekir. Dört, bu dönemde aynı zamanda devlet ve emperyalist sistemle uzlaşma ve giderek teslim olma arayışlarının belirgin bir politika haline getirildiğini de hatırlatmalıyız.

Kısacası bir yanda uyanan, kendine gelen, ayağa kalkan ve savaşan bir halk, ama öte yandan bütün bu gelişmelere ve güç olma dinamiklerine tek başına hükmeden, değerlerini ve iktidarını gasp eden bir iktidar sistemi, bu ikisi birlikte çelişik, paradoksal bir bütünü oluşturuyor. Bu paradoksal bütün, yengi ile yenilgiyi, direnişle teslimiyeti, ihanetle kahramanlığı, yükselişle düşüşü birlikte, yanyana barındırmaktadır. Dolayısıyla bu iki ucu, iki karşıt gerçekliği çok iyi kavramak, ayrıştırmak, sahip çıkılması gereken ile reddedilmesi gerekenleri birbirinden ayırmak gerekir. Ne yazık, düz, tek boyutlu ve indirgemeci yaklaşanlar, en yumuşak yorumla, çeyrek yüzyıllık mücadele tarihimizi kavrayamıyor, inkarcı bir konuma düşüyor ve “mahkum” ettikleri Öcalan ile örtüşüyorlar.

Bugün Kürt halkının yeni bir canlanışa, yeni bir atılıma ihtiyacı var. Mücadelenin birikimleri ve mevzileri tasfiye sürecine alınmasına rağmen varlığını sürdürüyor, ama bunlar aynı zamanda tasfiyeciliğin bir aracı haline de getirilmiş bulunuyor. Bütün bu birikimleri ve değerleri yeniden ayağa kalkışın ve yükselişin hizmetine sokmak için 15 Ağustos çizgisinin çekirdekleşmesi, öncülüğü yeniden inşa etmesi kaçınılmazdır.

Hiç kuşku yok ki, 15 Ağustos’u sahiplenmek, onun yaşayan özünü yeniden devrimci bir kalkışa dönüştürmek, bir tekrar değil, eskiyi aşarak daha güçlü ve yenilmez olana ulaşmaktır. Güç ve iktidar olmanın, bu düzene sığmadan buna ulaşmanın sayısız yolu ve yöntemi var. Bir kez daha yenilmemek ve mutlaka kazanmak için yaşanan tarihi süreci ve dünya devrim tarihlerini çok iyi özümsememiz ve doğru devrimci ideolojik ve politik sonuçlara ulaşmamız gerekir. Bunu başarabileceğimize inanıyoruz. Bu topraklarda 15 Ağustos’un yaşayan özünün yeniden ayağa kaldırıcı bir rol oynayacağına inanıyoruz.

Yaşasın 15 Ağustos atılımımız!
Kahrolsun emperyalizm, sömürgecilik ve faşizm!
Kahrolsun teslimiyet, ihanet ve tasfiyecilik!
Yaşasın partimizin devrimci çizgisinde ısrar direnişimiz!
Devrimci çizgide birleşelim, partimizi yeniden inşa edelim ve ulusal kurtuluş mücadelemizi yeniden ayağa kaldıralım!

PKK-Devrimci Çizgi Savaşçıları