17 Ağustos '02
Sayı: 32 (72)


  Kızıl Bayrak'tan
  Sermaye sınıfının seçimlere, işçi sınıfı ve emekçilerin devrime ihtiyacı var!
  Düzen siyasetinde çöküntüden çıkış çabaları ve Kemal Derviş...
  17 Ağustos depreminin yıldönümü...
  Saldırı yasalarına karşı örgütlü mücadeleye!
  Yeni iş yasasına karşı zorlu ve solukla bir mücadeleyi bugünden hazırlamalıyız!..
  KESK yönetiminin İstanbul yürüyüşü...
  "Iraklı muhalifler" çetesi Washington'da...
  Paşabahçe direnişinin gösterdikleri
  Enerji sektöründe yağma düzeni
  "Herşey eskisi gibi..."
  Emperyalist savaşa karşı devrimci direniş hattını örelim!
  Yeni dönem ve gençlik çalışması
  Ek niyet mektubu...
   Yeniden ayağa kalkışa, yeniden 15 Ağustos atılımına ihtiyaç var!
   ABD emperyalizminin "arka bahçesi" Latin Amerika kaynıyor!
   Marksist ideolojinin sanattaki yaratıcısı!
   Kolombiya'da sıkıyönetim!..
   İşçi Kültür Evi Bülteni'nden...
   Fatma Bilgin ÖO direnişinde yaşamını yitiren 93. kişi oldu
   İngiltere Bush'un paspası olmasın
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Paşabahçe direnişinin gösterdikleri

A. Azin

Bugünkü yenilgi yıllar öncesinden hazırlandı

Paşabahçe’de yaşanan konjonktür itibariyle militan çatışmanın en önemli dersi, burjuvazi ile proletarya arasındaki kesintisiz savaşımda sınıflar arası uzlaşmaya yer olmadığıdır. İşçi sınıfı hak almak, bundan da öteye kazanımlarını korumak istiyorsa, mücadelesini süreklileştirmek, örgütlülüğünü çelikleştirmek durumundadır. Paşabahçe Şişecam işçileri bunu yapamadıkları içindir ki, bugün bu akıbetle karşı karşıya kaldılar. İşçilerin direniş boyunca söylediklerinden, nihayet işgal bittikten sonraki değerlendirmelerinden bu çıkıyor.

İşçiler ‘91 direnişinin maddi birikimlerini, sonraki on yıl içinde yitirmişlerdir. Direnişin kurmayı komitelerini, taban örgütlerini koruyup güçlendirmedikleri, sendikaları üzerinde etkin bir denetim kuramadıkları, yönetimlerini giderek bürokratlaşan profesyonel sendikacıların tekeline bıraktıkları için, on yıl boyunca peş peşe gelen saldırılara boyun eğdiler. Fabrika adım adım bugünkü kapatılma noktasına getiriliyorken, işçiler sendika yönetiminin fedakarlık telkinlerine uydular. İşçi çıkarmalarına, sıfır zamlarla çalışmaya karşı çıkmadılar. İş o noktaya vardı ki, geçmiş dönemde tüm Şişecam işyerleri greve çıkarken, Paşabahçe Şişecam işçileri iki yıl sıfır zamla çalışmayı kabul ettiler. Neticede on yıl önce 3200 olan işçi sayısı, sendikanın “karşılıklı bir uzlaşmayla işyerinin daralmasına onay vermesiyle” kapanış önceside 870’e düştü (Kristal-İş’in 22 Temmuz 2002 tarihli bildirisinden).

On yıl içinde kaybedilen, sadece maddi birikim değildi elbet. Moral birikimler, o çok dillendirilen adıyla “‘91 ruhu” da törpülendi. İşinden olmamak adına sendikacıların rant eksenli kapışmalarına alet olundu, işçi kıyımlarına sessiz kalındı. İşçiler o hale getirildiler ki, bir işçinin sözleriyle “direnişi ziyarete gelenler alınmadı, bölücü, dinsiz, komünist diye geri çevrildiler.” Devletin ve sendika bürokratlarının, devrimci müdahaleyi engelleme çabaları başarılı oldu. Komiteler, sendika bürokrasisini aşacak bir inisiyatifi yitirmişti. Oysa ‘91 ruhu, direnişin bizzat içine alınan devrimcilerin önerilerine değer veren komitelerin bağımsız inisiyatifi sayesinde yaratıldı. Direniş böyle zafere ulaşmıştı. Son direnişte ise, bir yönüyle de devrimci müdahaleyi engellemek için kurulan polis ablukasına, bir de sendika bürokrtlarının işçilerin zihniyetinde yarattığı abluka eklenmişti.

Komünistler daha önceki bir değerlendirmelerinde, devrimci müdahalenin önemini vurgulamışlardı. Yaptığımız değerlendirmelerde, sendika bürokrasisinin “diyalog ve uzlaşma” tutumunun aşılamaması ve devrimci müdahaleden yoksunluk, direnişin en önemli zayıflık noktası olarak ortaya konulmuştu. Moral birikimler o boyutta törpülenmiş olacak ki, bu zayıflıklar aşılamadı.

Aynı değerlendirmede; “Bir direnişin-hareketin kaderi en başta iç örgütlülüğe, taleplerinin netliğine, yürütücülerinin kararlılığına ve militanlığına bağlıdır” denildikten sonra, işçilerin o güne kadarki tavırlarıyla sorumluluklarının hakkını vereceklerini gösterdikleri ifade edilmişti. Bu, zayıf noktaların direniş içerisinde giderilebileceği inancından kaynaklanıyordu.

Maalesef işçiler sendika bürokrasisini aşamadılar, inisiyatifi ele almak bir yana, giderek daha fazla bürokratlara bıraktılar. Kapatma kararı ilanından sonraki günlerde, işyeri baştemsilcisi, “Fedakarlık yaptığımız, sıfır zam aldığımız dönemlerde dahi sendikamızın inisiyatifinde olmuşsa herşey, bu gelinen noktada şu yapılan tebligat, uyarılar, duyurular direkt kamuoyuna, halka değil, emniyet boyutunda aracılarla değil, bu direkt sendikamızla oturulur konuşulur. İşçiler olarak talebimiz sendikayla oturulup konuşulmasıdır” açıklaması yapıyordu. Gelinen yerde bir işçinin “Aslında suç biraz da bizde” sözü yerli yerine oturuyor. ‘91’den bu yana sorumluluklarını bir yana bırakan ya da sendika bürokrasisinin özel çabasıyla sorumluluktan sadece işverene fedakarlığı anlayan işçiler, 18 günlük işgal sırasında da sorumluluklarının hakkını tam olarak veremedilr.

Sermaye, devlet ve sermaye medyası elele

Kapitalist patronun ise süreç boyunca gerçek bir burjuva sınıf bilinciyle hareket ettiği görülüyor. On yıl süresince sınıflar savaşımının kesintisizlik ilkesine uygun taktikler geliştirdiği anlaşılıyor. Muhtemelen her genel krizden, ülkenin genel gidişatından ‘91 ruhunu yok etmek, iç örgütlülüğü zayıflatmak, işçileri dirençsiz kılmak çerçevesinde yararlanmış. Beykoz rantının Paşabahçe cam fabrikasındaki kârdan daha fazla olduğunu, daha tatlı olduğunu, dolayısıyla Paşabahçe’yi kapatmakla kaybetmek bir yana daha fazla kazanacağını bilerek, saldırılarını on yıla yayma sabrı göstermiş. Daha da ötesi, Beykoz’un “emekçilerden temizlenmesi” planının bütün bir kapitalistler sınıfının çıkarlarını-ihtiyaçlarını karşıladığını görmüş, gözetmiş.

Paşabahçe kapitalistinin bu bilinçli tutumu, direniş sırasında kendisine büyük bir avantaj ve güç sağladı. Sermaye iktidarı Paşabahçe ve Beykoz’u anında ablukaya aldı. Deyim uygunsa olağanüstü hal uyguladı. Sermaye medyası direnişle ilgili adam akıllı tek bir haber dahi yapmadı. Üstelik polis uygulamaları, örneğin basın için “toplanma parkı” oluşturma, işçilerle görüştürmeme tutumları burjuva yasalarına aykırı olduğu halde, buna dair de olsa ses çıkarılmadı.

Burjuvazinin örtülü bayram yaptığına kuşku yoktur. Zira Paşabahçe’nin kapatılmasıyla birlikte Beykoz rantını yağmalamanın önündeki temel engellerden biri kaldırıldı. Bir işçinin deyimiyle; “Kaleyi ortadan kaldırırsanız karakolları daha çabuk ele geçirirsiniz. Bugün herkes biliyor; Paşabahçe tek kalmayacak, peşisıra TEKEL Rakı, Deri Kundura, gecekondularımız gidecek.”

Bütün bunlardan da anlaşılacağı gibi Paşabahçe işvereni, siyasi bir bilinçle ekonomik çerçeveyi aşan bir saldırı yürütmüştür. İşçi sınıfı sermayeyi siyasi olarak karşısına almadığı, burjuvazinin karşısına siyasal bir bilinçle çıkmadığı sürece, gerçek anlamda silahlanmış sayılmaz. Dolayısıyla her türlü dalaverenin oyuncağı olur. Salt işinden olmakla kalmaz, hiçbir kalesini de koruyamaz.

Bu da direnişin ikinci önemli dersidir.

Sendika bürokrasisinin ihaneti

Bir kale olarak Paşabahçe Şişecam’ın düşürülmesinde, burjuvaziye en belirleyici yardım bir çok durumda olduğu gibi yine hain sendika bürokratlarından geldi. Çok şey söylediler; kitlesel işçi hareketi yaratmaktan, fabrikayı asla kapattırmayacaklarından, Beykoz’u yağmalatmayacaklarından, “direnmesi, gerekirse bitlenmesi, hatta ölünmesi”nden dem vurdular.

Örneğin Türk-İş Başkanı Bayram Meral İş Bankası yöneticilerine diyordu ki, “Fabrikayı kapattım demek o kadar kolay değil. Ya siz Türk-İş’i bitireceksiniz ya da biz İş Bankası’nı bitireceğiz.” Emek Platformu adına konuşan DİSK Başkanı Süleyman Çelebi ise (EP’in destek eylemi sırasında); “Emek Platformu olarak fabrikanın kapatılmasına asla izin vermemek için, işçilerle dayanışma içinde olmak için buradayız” açıklamasında bulunuyordu.

Tüm bu söylemlerin, sahte keskinliklerin aldatmacadan öteye gitmediğini bugün artık biliyoruz. Sendika bürokratları işçiler az biraz militan bir eylem yaptıklarında, bir parça da kararlı olduklarında bunu hep yaparlar. Ağalar, iradeleri dışında gelişen eylemlerin önüne geçer, keskin açıklamalarda bulunur, öte yandan da el altından işverenlerle kirli pazarlıklar yürütürler. Hareketi dizginlemek, sendika bürokrasisine biçilen en önemli roldür.

Paşabahçe direniş süreci bu açıdan çarpıcıdır. Bürokratlar salt keskin sözler etmekle kalmadılar. Aynı zamanda sermaye eklentisi konum ve kimliklerini yansıtan itiraflarda da bulundular. Örneğin Kristal-İş Genel Başkanı Mustafa Bağçeci, daha kapatma kararı açıklanmadan önce, Ağustos’un ilk günlerinde, şöyle diyordu; “Son dakikada aylardır üzerinde konuştuğumuz çözüm modelinin terk edilmesi ve üretimin durdurulması çözümü tıkamıştır...”

Çözüm modeli, ki kendi deyimleriyle mağduriyeti giderecek yatay geçiş, gönüllü emeklilik gibi modellerdir, aylardır tartışılıyormuş! Demek ki fabrikanın kapatılmasını aylar öncesinden kabul etmişler, pazarlığını yapıyorlarmış. İşgal eylemi başladıktan sonra ise sendikacılar hem fabrikayı kapattırmama kararlıklarından bahsettiler, hem de aylardır düstur ettikleri “uzlaşma ve diyalog” yolunu utanmazca adımladılar. Sendika bürokrasisinden başka ne beklenirdi ki?

Paşabahçe direnişi bir kez daha göstermiştir ki sendika bürokrasisi barikatı yarılmadan işçi sınıfı kaybetmeye mahkûm olmaktan kurtulamayacaktır. Zira sendika bürokrasisi, sermayenin kaleyi içten vuran başlıca etkili silahıdır. İşçilerin eylem sonrası tepkilerinin tümünde bu gerçeğe parmak basılmıştır: “Satıldık diyorum, başka bir şey değil”, “gerçekten kararlıydık, sendika bizi yalnız bıraktı”, “koltuk sevdasına bizi harcadılar” vb., vb...

Direnişin üçüncü dersi, sermayenin elindeki bu etkili silahın bir an önce devre dışı bırakılması gerektiğidir.

Öteki işçiler ya da sınıf dayanışması

Herşeye rağmen Beykoz’da ‘91 ruhu gene de canlanabilirdi. Bunun ilk adımları atılmıştı da. Saldırı gününe kadar maddi ve moral birikimlerinin yok edilmesine ses çıkarmayan cam işçileri, dönem itibariyle militan ve kararlı bir eylem başlatmışlar, ailelerinin ve Beykoz’daki emekçi halkın desteğini kazanmak için anlamlı çabalar sergilemişlerdi. Diğer işçi bölüklerinden sınıf dayanışması adına yapılan ise, Gebze örneği hariç destek ziyaretlerinde bulunmaktan ibaretti. Bu da oldukça zayıftı. Oysa sermayenin kararlığı ve ablukası karşısında daha etkili bir sınıf dayanışması gerekliydi. Beykoz bazında bile bu dayanışma örülemedi. Sıranın kendilerine geleceğini pekala farkında oldukları halde, TEKEL ve Deri Kundura işçileri destek ziyaretleri ve yürüyüşlerin ötesine geçemediler. Diyelim ki iki saatliğine de olsa bir iş durdurm eylemi yapamadılar.

Değişik illerdeki Şişecam işçilerinin desteğinin belirleyiciliği ise daha en baştan dillendirilmişti. Bunların kısa süreli bile olsa grevli bir dayanışması sonucun farklı olmasını sağlayabilirdi. Nedir ki, öteki cam işçileri, Paşabahçe’deki kardeşlerini yalnız bıraktılar. Onlar genel merkezlerinin direktiflerini yerine getirdiler. Dayanışma için tek yapılan ise, direnişin noktalanmasının içerde bile kabullenildiği son bir iki günde, Şişe cam işyerlerinde iş çıkışı kısa süreli beklemekti. Bu kadarı, işgal, kararlılığını koruyorken yapılsaydı gene de bir değer taşırdı, daha ileri eylemlerin önünü açardı.

Şişecam işyerlerindeki işçilerin bunu yapmadığı, sendika bürokrasisine yedeklendikleri bir yerde, hem değerlerinin çoğu törpülenmiş Paşabahçe işçileri sendika bürokrasisini aşma gücü gösteremediler, hem de Türkiye işçi sınıfı eylemi yeterince sahiplenip destek vermedi. Böylece işçi hareketinin kötürümleştirildiği bir dönemde çakılan Paşabahçe kıvılcımı, kendinden ibaret kaldı, bir aleve dönüşemedi.

Paşabahçe direnişi göstermiştir ki, verili koşullardaki bir mevzi direnişin zaferle sonuçlanması sınıftan aldığı desteğe, sınıf dayanışmasının gücüne bağlıdır. Daha önceki örneklerle birlikte ele alındığında görülecektir ki bugünkü koşullarda güçlü bir iç bütünlüğe sahip bir mevzi direnişte bile, yeterli bir sınıf dayanışması gelmediğinde iç dinamikler giderek parçalanır, zayıflar, direniş genelde ara formüllerle sonlanır.

Bu da dördüncü önemli derstir.

Direnişin örnek alınacak yönleri

Direniş belki bir ara formülle sonlandı ama bu kadarı bile eylem sayesinde mümkün olabildi. Neticede işveren 870 işçiden 708’inin başka fabrikalara yatay geçişi ve 2005 yılında emekliliğe hak kazanacakların teşvikle (hak edilen tazminatın %25 fazlasıyla) işten çıkarılmasını içeren bir protokole imza attı. Bu protokolün hayata geçirilip geçirilmeyeceğinin elbette garantisi yok. Nihayet bunu da işçi sınıfının meseleye sahip çıkıp çıkmayacağı belirleyecek.

Sonuç ne olursa olsun Paşabahçe deneyimi, işçi sınıfının örnek alacağı yanlar da taşıyor. İşçiler ücretli izin bildiriminden başlayarak kapatılma sonucunu beklemeden eyleme geçmişlerdir. İşverenin saldırıdaki-fabrikayı kapatmadaki kararlılığını bildikleri halde, hatta çok öncelerden eldeki verilerden bugünkü sonucu sezdikleri halde, direniş yoluna başvurmuşlardır.

Üstelik direnişin biçimi, dönem koşullarında oldukça militandır. Fabrika işgali, sermayenin her türlü ablukasına, sendika bürokrasisinin çabalarına rağmen, sorunu gene de sınıfın gündemine taşımıştır. Yarattığı basınç, sendika bürokratlarını ikiyüzlüce de olsa bir şeyler yapmak, keskin söylemlerde bulunmak zorunda bırakmıştır.

İşçiler, direnişte belirleyici olan taban örgütlülüğünü-inisiyatifini güçlendirmek, sendikal bürokrasi barikatını aşmak sorumluluğunun hakkını verememiş de olsalar, yerel ölçekte sınıf dayanışmasını geliştirmek için anlamlı bir pratik sergilemişlerdir. Ailelerini bizzat direnişin özneleri haline getirmişler, Beykoz halkının eylemli desteğini sağlayabilmek için çalışma yürütmüşlerdir. Ki bu belli bir karşılık da bulmuştur.

Bunların dışında bizce en önemlisi, on yıllık tahribata, yitirmişliğe rağmen ’91 ruhunun canlandırılmaya çalışılması. Başarılı olup olmamalarından bağımsız olarak işçilerin tarihsel deneyimlerin derslerine başvurmaları, tarihsel bir bellekleri olduğunu gösteriyor. Türkiye’de işçi ve emekçilerin an be an hafızasızlaştırma operasyonlarına maruz kaldıkları göz önüne alındığında, tarihsel hafızaya sahip olmanın hayati önemi kendiliğinden anlaşılır. İşçileri tüm kuşatmalara, belki sonucu önden bilmelerine rağmen direnişe sevk eden en başta bu sınıf bilincidir. Onlar yenilgi olasılığının yüksek oluşuna rağmen teslimiyeti değil direnişi seçerek sınıfa örnek bir deneyim bırakmışlardır. Eğer böyle olmasaydı Paşabahçe üzerine fazlaca laf edilmezdi.

İşçi sınıfı tarihi hafızasında bu deneyime hakkettiği yeri ayırmalıdır. Paşabahçe direnişinden ancak böyle yapılırsa öğrenilmiş olur. Sınıflar arası savaşımda bir mevzi direniş yenilgiyle sonuçlanmış olabilir. Önemli olan teslimiyet yerine direnişin seçilmesi, deneyimin derslerinin geleceğe aktarılmasıdır.

Ne de olsa mücadele, yenile yenile yenmeyi öğrenme diyalektiğidir.



Tüpraş’ta işçi kıyımına karşı eylem

İzmir Aliağa’daki Tüpraş tesislerinde geçtiğimiz hafta hiçbir gerekçe gösterilmeden işten çıkartılan 7 işçi Tüpraş Bölge Müdürlüğü önünde çadır kurarak oturma eylemi başlattı. İşten çıkartılan Cemil Yalçın, Tahir Çelik, Mehmet Demir, Mustafa Kurt, Vahittin Gökpınar, Satı Doğan ve Saime Mutlu işyerindeki görevine tekrar başlayıncaya kadar eylemlerine devam edeceklerini belirttiler. Daha önce işten çıkarmalarla ilgili hükümet ve Türk-İş arasında yapılan protokol gereğince 50 yaşın üzerinde, emekliliği hak etmiş, işine ihtiyaç duyulmayan işçiler çıkarılabilir, deniyordu. Ama işten atılan işçiler 50 yaşın altında ve emekliliği hak etmeyen işçilerden oluşuyor.

Konuyla ilgili açıklama yapan Petrol-İş Aliağa Şube Başkanı İbrahim Doğangül, işten çıkarmanın yasal olmadığını belirterek Tüpraş Genel Müdürlüğü ile görüşüldüğünü, ancak birçok işçinin emekliliği gelmediği halde işten çıkartıldığını, bunun Tüpraş Genel Müdürlüğü ile yapılan protokole aykırı olduğunu söyleyerek, bu işlemin protokolün iflası olduğunu ifade etti. Türk-İş Başkanı Bayram Meral’e de çağrı yapan şube başkanı “Konfederasyon başkanımız Bayram Meral ve Türk-İş imzasına sahip çıksın, zira işverenler protokole uymuyor” dedi.

Öte yandan oturma eylemine destek giderek artıyor. Önceki gün Petkim işçileri oturma eylemindeki işçileri kitlesel bir biçimde ziyaret etti. Burada yapılan eylemde “Kahrolsun işçi düşmanları!”, “İş yoksa barış ta yok!”, “Direnen işçi asla yenilmez!” sloganları atıldı. Oturma eylemi sendikaların ve Aliağa’da bulunan işçilerin desteğiyle devam ediyor.

SY Kızıl Bayrak/İzmir