25 Mayıs'02
Sayı: 20 (60)


  Kızıl Bayrak'tan
  Sınırsız grev ve genel grev hakkı!
  Bürokratlardan oyalama taktiği
  Lastikte grev ertelemesi...
  Belediyelerde uyuşmazlık zaptı tutuldu...
  Kazanmanın yolu fiili-meşru mücadeleden geçiyor!
  Sınırsız söz ve basın özgürlüğü!
  Filistin halkı emperyalist-siyonist kuşatmaya karşı direniyor!
  İP'li çete hem suçlu hem güçlü!
  Bu yasa meclisten geçmeyecek!
  Sınıf çalışmasının popüler politik araçları: Bültenler
  Metropol Kürtleri: Birleşik mücadeleye köprü
  Emperyalist saldırganlığa ve savaşa karşı öfke her yerde büyüyor...
  Adana Öncü-İşçi Platformu Girişimi Bülteni'nden...
   Esenyurt İşçi Bülteni'nden...
   Şehitleri anmak, onları anlamak ve her koşulda mücadele ile yaşatmaktır!
   Bir özgürlük abidesi, bir direniş türkücüsü: jose Marti
   Ölüm Orucu Direnişi bir şehit daha verdi...
   Halk ozanlığı geleneğinin en büyük temsilcilerinden Mahsuni Şerif'i kaybettik...
   Nepal'de Yeni Demokratik Halk İktidarına selam!
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Şehitleri anmak, onları anlamak ve
her koşulda mücadele ile yaşatmaktır!

Teslimiyet ve tasfiyeci ihanet çizgisi bize, devrimimize ait herşeyi düşmana altın tepside sunmasına ve ayaklar altında çiğnemesine rağmen, 8. Kongre ile resmen PKK ve ona ait değerleri tarihe gömme töreni yapmasına rağmen, şehitlerimizin adlarını ağızlarından düşürmüyorlar. İhaneti kitleselleştirmede değerlerin, bize ait kurumların ve olanakların kullanılması İmralı çizgisinin vazgeçmediği bir tarz olmuştur. Bugün şehitlerimizin şahsında somutlaşan ideallere ve değerlere sahip çıkmak her zamankinden daha fazla vazgeçilmez bir görev olarak önümüzde durmaktadır. Bunun için İmralı çizgisini teşhir ve tecrit etmek, tüm devrimci yurtsever güçlerin devrimci çizgi zemininde birleşmelerini sağlayıcı etkili bir çabanın içinde olmak kaçınılmaz olmaktadır.

İmralı Partisi ve yönetenleri tüm değerler karşısında olduğu kadar şehitlerimiz karşısında da iki yüzlü bir tutum içerisindedirler. Bu iki yüzlülükleri geçen yıl yayınladığımız bildiride önemli ölçüde ortaya konulmuştu. O bildiride vurguladığımız görüşler bugün de geçerlidir ve o nedenle olduğu gibi tekrarlıyoruz:

Şehitleri anmak, onları anlamaktır!

Bu ise, onların uğruna her şeylerini feda ettikleri idealleri ve siyasal çizgilerini anlamak, onurla taşıdıkları bağımsızlık, özgürlük ve sosyalizm bayraklarını zafere dek taşımak, silahlarını yere düşürmemektir.

"Şehitlerimiz, bizim için mücadele ve zafer gerekçeleridir" derken, bundan başka bir şey anlamadığımız çok açık değil mi? Şehitleri amaçlarından, ideallerinden, siyasal program ve ilkelerinden bağımsız ele almak, anlamak ve anmak mümkün mü?

Ama İmralı Partisi yönetenleri böyle yapıyor. Şehitlerimizin uğruna her şeylerini verdikleri bağımsızlık, özgürlük ve sosyalizm ideallerini İmralı kara sularının derinliklerine gömmelerine rağmen, şehitlerimizin adını ağızlarına alma pervasızlığını gösterebilmektedirler. "Şehitler Ayı" üzerine hiçbir şey olmamış gibi sayfalar dolusu laflar etmekte, İmralı’da şehitlerimizi mahkum eden, ama buna karşılık savaşta ölen özel savaş elemanlarını ise kendi şehidi ilan eden, bizim şehitlerimizi mahkum ederken faşist bir güruha dönüştürülen ölen asker ailelerini "şehit aileleri" olarak adlandırıp onlardan özür dileyen Öcalan’ı "Şehitler Önderliği" olarak tanımlayabilmektedirler. Şimdi bu noktada devrimci değerler ve devrimci bakış açımız çerçevesinde hep birlikte düşünelim ve soralım:

Gerçekten şehitler kimdir, şehitlerin tanımı nedir?

Şehitleri anmak nedir, ne anlama gelir?

Şehitlere bağlılık ne anlama gelir, onların amaçları, siyasal program ve ilkeleri dışında şehitlere bir bağlılıktan söz edilebilir mi?

Soruları daha da ayrıntılandırmamız gerekir. İmralı çizgisinin ve İmralı Partisi yönetenlerinin şehitler karşısındaki duruşunu daha net ve açık kavrayabilmek açısından bu kaçınılmazdır.

Şehitlerimizi ölümün üzerine korkusuzca götüren neydi, hangi gerekçelerdi? Hangi amaç, hangi idealler, hangi siyasal çizgi onları ölümün üzerine yürüttü?
Bu soruyu daha da somut bir biçimde formüle edecek olursak: Bağımsızlık, özgürlük ve sosyalizm ideali mi, yoksa TC’nin İmralı çizgisindeki kodu olan DC (Demokratik Cumhuriyet) için mi?

Özgür bir Kürdistan ideali için mi, yoksa en bayağı kültürel kırıntılar için mi? Dahası onurlu bir duruş mu, yoksa utanç verici diz çöküş ve af dileme mi şehitlerimizi anlatır? Evet, hangisi?

Haki Karer yoldaşı, bağımsızlık ve proleter enternasyonalizm idealleri ve kavramları dışında anlamak, anlatmak ve anmak mümkün mü? Peki, bugün İmralı çizgisinde, onun utanç verici bir ifadesi olan "7. Kongre" Programı’nda bağımsızlık ve enternasyonalizm kavramlarının esamesi okunuyor mu?

Peki Mazlum’un 21 Mart’ında çaktığı direniş kıvılcımı, teslimiyet ve ihanete karşı imha edilmek istenen Kürdistan kurtuluş umutlarını ateşleme çağrısı değildiyse neydi? Mazlum’un yolunda yürüyen Dörtler’in görkemli direnişi teslimiyet ve ihanete vurulmuş büyük bir tokat değil miydi? Onların zindan duvarlarını aşan ateşleri özgürlük ve bağımsızlık ideallerinden dönülmezliği anlatmıyor muydu?

Ya büyük devrimcilerin, Denizler’in idam sehpasında haykırdıkları sloganlar bağımsızlık ve sosyalizm ideallerinin kahramanca savunulması değil miydi? Bizi bu davaya çeken onların soylu idealleri ve yiğitçe duruşları değil miydi?

Ya Diyarbakır zindan tezgahlarında "ser verip sır vermeyen" İbrahim Kaypakkaya’yı devrimci idealleri dışında ele almak, değerlendirmek ve anmak mümkün mü?

Soruları uzatmak mümkün, ancak bunların bile yeterli olduğunu düşünüyoruz. Her yurtseverin, her devrimcinin, her PKK’linin bu sorular üzerinde derin derin düşünmeleri şehitlere bağlılığın bir gereğidir. İmralı gerçekliğini kavramadan, İmralı ile birlikte şehitlerimizin adını anmak, onlara en büyük hakarettir. Hakarettir çünkü, İmralı, en başta şehitlerimizin ve onların temsil ettiği değerler ve ideallerin reddi ve mahkumiyetidir. İmralı, soylu direnişlerin mahkumiyetidir!

İşte bunun en özlü ve somut belgeli kanıtı, Öcalan’ın DGM’ye verdiği ve "21. Yüzyıl Manifestosu" olarak adlandırılan savunmasında ifade de ettiği şu sözlerdir: "Daha sonra şunu çok açık gördüm ve söyledim: Kürt gerçeği üçte bir hasta, üçte bir delirmiş, üçte bir tutsaktır. Bu özellikler olduğu gibi, örgüt ve eylem yapısına yansımıştır. Ölüm oruçları, kendini yakmalar, binlercesinin bombayı kendinde patlatması, intihar eylemleri, yine asla tasvip edilmeyecek sivil kitle hedeflenmesi mevcut toplumsal yapının derin etkisi altında olmak kadar, yetersiz bilinç ve anormal duygu ve iradenin de sonucudur."

Dikkat edilirse, bugün adlarını ağzına aldıkları, anmaya çalıştıkları ve kimi zaman bugünkü duruşlarını meşrulaştırmak için ardına sığındıkları ölüm orucu şehitlerini, Mazlumları, Kemalleri, Hayrileri, kendini yakma ve bombalaştırma eylemini gerçekleştiren şehitlerimizi Zilanları, Semaları, Öcalan, "yetersiz bilinç ve anormal duygu ve irade" ile açıklamakta ve bir tür tarihsel kürsü niteliğini kazanan mahkeme kürsüsünde mahkum etmektedir.

Hatırlayalım: Zilanlar’ın eylemlerinden sonra özel savaş basın ve yayın organlarında boy gösteren sözde psikologlar, psikiyatristler neler diyorlardı? Onlar da "yetersiz bilinç ve anormal duygu ve irade"den söz edip bu eylemleri ve büyük eylemcileri mahkum etmiyorlar mıydı? Ya İmralı’dan önce Öcalan, anılan bu eylemleri böyle mi değerlendiriyordu? Zilan için "Tanrıça" kavramını kendisi kullanmadı mı? Peki niçin kullandı? Bugün neden tam tersi bir değerlendirmede bulunuyor, düşman karşısında bu eylemleri ve eylemcileri neden mahkum ediyor? Elbette en sıradan vicdan ve ilke sahibi partililer ve halkımız bu soruların yanıtlarını kovalayacak, gerçeğin bilincine ulaşacak ve gereklerini yerine getirecektir. Bunda kuşku yok, ama bunu zaman yitirmeden yapmak ve İmralı Partisi’nin içinde bulunduğu topyekün teslimiyet ve tasfiye sürecini kavramak çok acil bir görev olmaktadır.

Düşman karşısında şehitlerimizi "yetersiz bilinç ve anormal duygu ve irade" ile suçla ve mahkum et, ardından halkımızı kandırmak ve İmralı ile birlikte hiçbir şeyin değişmediği yanılsamasını yarat ve dahası şehitlerimizin büyüklüğünün ardına gizlenerek gerçek PKK’lilere, onun bütün değerlerini savunan devrimcilere karşı saldırıya geç; buna ne denir? Evet, bir kez daha soruyoruz, bu tutuma ne denir? Açık ki bu yaklaşımları, bizi şaşırtmıyor, devrimimizi ve partimizi, onların bütün değerlerini altın tepside düşmana sunanların değerlerimizle oynamaları bizi şaşırtmıyor...

Bizim şehitlerimizi "yetersiz bilinç ve anormal duygu ve irade" ile suçlayıp mahkum eden Öcalan, yine aynı savunmasında Türkiye Cumhuriyeti devleti için ölenleri ise kendi şehidi olarak değerlendirmekte bir sakınca görmüyor, tersine bundan sevinç ve gurur duyuyor. Bizim şehitlerimizi mahkum eden, ama Cumhuriyet için ölenleri ise kendi şehidi ilan edenlerin, bizim şehitlerimizin adlarını ağızlarına almaya hakları yoktur, olamaz, olmamalıdır. Sözü daha fazla uzatmadan bu konuda söylediklerini de kısaca aktarmak istiyoruz: "Cumhuriyetin kuruluş ve korunmasında emeği geçen tüm şehitleri, şehitlerimiz bilmek, kurucusunu minnettarlık ve saygıyla anmak, bayrağını gururla selamlamak bunun için esastır."

Fazla söze gerek var mı? Herşey çok açık ve net, hiçbir yoruma ve tartışmaya yer vermeyecek kadar... İşte Öcalan, işte İmralı Partisi gerçekliğinin en yalın, en özlü ve tartışmasız kanıtı!.. Halkımız ve gerçek partililer sormalı ve İmralı Partisi’nin demagogluktan başka bir işlevi olmayan yönetenlerinin yakasına yapışmalıdır:

Siz kimden yanasınız? TC’den mi, Kürdistan özgürlük mücadelesinden mi? Kürdistan için savaşanlar mı sizin şehidiniz, yoksa ‘Cumhuriyetin kuruluş ve korunmasında emeği geçen’ özel savaş elemanları mı? Bir anda hem devrimci yurtsever amaçları için savaşarak yaşamını yitirenler ile özel savaş içinde ölen TC sömürgeci güçlerinin elemanları birlikte şehit olarak anılmayacağına göre siz kimi şehit kabul ediyorsunuz? Bu konuda hiçbir demagojik yönelime girmeden açık ve net yanıt vermek durumundasınız!

Şehitleri anmak, onları anlamaktır!

Partimizin ve devrimimizin ilk büyük şehidi Haki Karer’i Kürdistan’a çeken derin enternasyonalist bilinci ve devrim inancıydı. O, Türkiye halkının kurtuluşunun Kürdistan devriminden geçeceğini derinden kavradı ve bu nedenle büyük bir özveri ve cesaretle Kürdistan devrim mücadelesine öncü düzeyde katıldı. Kürdistan devrim teorisinin oluşturulması çalışmalarına en etkin bir biçimde katıldığı gibi, bu düşüncelerin kitlelere ulaştırılması çabalarına bizzat öncülük etti. Haki, gerçek bir önder ve gerçek bir emekçiydi, bağımsızlık ve proletarya enternasyonalizminin militan savaşçısıydı. Şahadetinden sonra yayınlanan bildirilerde ve asılan afişlerde yazılan "Yaşasın bağımsızlık ve proleter enternasyonalizmi" sloganları, Haki’nın ideolojik ve politik kimliğini özetliyordu. Haki’yi elbette birkaç cümleyle anlatmak mümkün de¤ildir. Biz burada O’nun kişiliğini özetleyen temel bir iki noktaya dokunmaya, Öcalan ve İmralı Partisi’nin O’nunla nasıl bir karşıtlık içinde olduğuna vurgu yapmaya çalışıyoruz. Bağımsızlık ve proleter enternasyonalizm sloganları bizim ideolojik ve politik çizgimizi özetliyordu. Haki’yi bu iki temel ilkeden bağımsız ele almak mümkün değildir. 18 Mayıs 1977 tarihinde katledilen Haki yoldaşın anısına ba¤lılık, herşeyden önce O’nun temsil ettiği bağımsızlık ve proletarya enternasyonalizm ideallerini bir örgüt ve yaşam gücüne dönüştürmekten başka bir şey değildi. Yapılan budur. Partinin kuruluşu ve geliştirilen çok yönlü ideolojik, politik, örgütsel ve eylemsel çalışmalar bu bağlamdaydı...

Evet, PKK, bir bakıma, şehitlere ve onların anılarına doğru karşılık vermenin adıdır. Bir yönüyle böyledir, ama bir gerçeklik daha var, ona da mutlaka değinmemiz gerekiyor: 1986’da gerçekleştirilen Üçüncü Kongre’den sonra tüm değerlerimize, emeklerimize ve mücadele olanaklarımıza el koyan, kendine mal eden, kendi mülkiyeti ve mutlak iktidarına alan Öcalan, şehitlerimizi de kendine mal etmeye, onları kendi iktidarını kurumlaştırmada ve farklı sesleri susturmada pervasızca kullandı. Bu konu başlı başına bir tarihsel sürecin irdelenmesini gerektirir. Ancak burada Öcalan "çözümlemeleri"nin bu sözlerimizin kanıtı olduğunu vurgulamakla yetinelim.

Şehitleri anmak, onları anlamaktır!

Şehitlerimiz, çok yönlü direnişin, zalim karşısında boyun eğmemenin, onur ve umudun simgesiydiler! Halil Çavgun yoldaşın faşist aşiretçi Süleymanlar karşısındaki yiğitçe duruşu, Diyarbakır karanlığını kendi bedenlerinde yükselttikleri ateşle aydınlatan Dörtler’in destansı direnişleri ve daha binlerce şehidin eylemi bunun en somut ve soylu kanıtıdır! Şehitlerimiz direnişin, onurun ve umudun abidesi iken Öcalan ve İmralı Partisi’nin duruşu neydi? Kısaca özetlemek gerekiyor:

A. Öcalan, Roma’da Özgür Politika ile yaptığı ikinci röportajda, "Teslim olmaktansa kahramanlık eylemini tercih edeceğimi, bunu tereddütsüz yapacağımı herkes bilmelidir" diyor ve uluslararası karşı-devrimci harekete karşı tavrını bu sözlerle ortaya koyuyordu. Daha sonra Politik Rapor adında yayınlanan bir kitapta ise Öcalan, tam tersi görüşler savunuyordu. "İmha olacağına, diyordu Öcalan, sağ ele geçmek daha akıllıcadır. Bu, teslim oluyoruz demek değildir. Ama karşı tarafta öldürenler var. Kışlalı’yı bile öldürmediler mi? Baktın öleceksin, temsilcini gönderip ‘ben sağ ele geçmek istiyorum’ demelisin." (A. Öcalan, Politik Rapor, Mem yayınları, sayfa: 150)

Teslimiyetin bu düzeyde teorileştirilmesine ve ardından "Bu, teslim oluyoruz demek değildir" biçiminde söz söylenmesine insanın ancak "pes" diyesi geliyor. Öcalan’ın dediği biçimde "sağ ele geçenler", "sağ ele geçmek için" aracılar kullananlar nasıl değerlendirildi, Öcalan’ın kendisi nasıl değerlendirdi? Bu konuda sayısız belge göstermek mümkün! Ya teslim olmaktansa son kurşunu ve bombayı kendisinde patlatan ve şehit olan yoldaşlarımız nasıl değerlendirildi? Onlar sağ ele geçmek yerine ölümün üzerine yürümekle "akılcı" olmayan bir davranış mı sergilediler? Sorular çoğaltılabilir, ancak şimdilik yeterlidir. Şehitler ayını andığımız bugünlerde bütün halkımız ve partililer bu sorular üzerinde bir kez daha düşünmelidirler.

Öcalan, İmralı’da avukatlarıyla yaptığı bir görüşmede, "yeni" tutumunu ise şöyle açıklıyordu: "Önce hiç konuşmamayı ve açlığa yatmayı düşündüm. Ama baktım iyi olmayacak. Konuştum." "Hala da konuşmaya devam ettiğini" belirten Öcalan, "konuşma" kararını henüz uçakta iken veriyor, "fırsat tanınırsa hizmet etmeye hazırım" sözleri anılan bu kararın ilk icraatları oluyor. Öcalan olasılıkları tartışıyor; yıllardır savaştığımız TC’ye ve ardındaki güçlere karşı cepheden tavır almayı, her türlü teslimiyeti ve ihaneti reddetmeyi ve ödünsüz bir direniş çizgisini "basit ve kolay yol", "komplocuların oyununa gelmek", "iyi olmayacak" biçiminde değerlendiriyor, bunu her açıdan doğru bulmuyor, dahası çok tehlikeli buluyor. "Kolay olanı, diyor Öcalan, yine ilk günde ölümüne direnmekti. Ama, bu, gerçekten içten ve dıştan dayatılan komploya düşmek olacaktı." (BK’ye yazdığı 3 Ekim 1999 tarihli talimattan...)

Ölümüne direnmeyi "komploya düşme" olarak tanımlayan Öcalan, kararını, "konuşma", yani TC ve uluslararası karşı-devimci güçlerin kabul edebileceği ve onların istediği ve hiçbir noktasına itiraz edemeyecekleri bir çizgi izleme yönünde veriyor. Başka bir deyişle Roma’da Özgür Politika ile yaptığı birinci röportajda amaçlarını, "ya imha, ya mutlak teslimiyeti dayatıyorlar" diye açıkladığı uluslararası komplocu güçlerin ikinci dayatmasına boyun eğme, yani "mutlak teslimiyet" yolunu tercih ediyor. 7. Kongre’ye sunduğu Politik Rapor’da bu tutumuyla partilileri ve dünyayı şoke ettiğini ve siyasi bir çıkışla komployu önemli ölçüde boşa çıkardığını belirtiyordu.

Teslimiyeti ve tasfiyeciliği teorileştirmede BK, Öcalan’dan geri kalmıyor: Ö. Halk’ın Aralık 2000 sayısında yayınlanan bir değerlendirmelerinde, devrimci çizgide ısrarı kastederek, "mevcut durumda ısrar yok olup gitmek, toplumsal ve tarihsel gelişmenin gerçeğine ters düşmektir" demekte ve teslimiyeti meşrulaştırmakta, partimizi ve halkımızı kandırmaktadır.

Teslimiyet ve tasfiyeciliği böyle değerlendirenlerin, gerçekten şehitlerimizin adlarını ağızlarına almaya hakları var mı? Öcalan’ın "basit ve kolay yol" olarak mahkum ettiği şehitlerimizin direniş çizgisi sayısız kez doğrulanmıştır. Düşünelim, Diyarbakır zindan direnişi olmasaydı, PKK’den, Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi ve halkımızın özgürlük umudundan geriye ne kalırdı?

İki yıldan fazla bir süredir partimize, devrimimize ve halkımıza dayatılan İmralı teslimiyet ve tasfiyeci çizgisinin sonuçları da ortadadır: Şimdi devrimden ve partimizden geriye ne kaldı? İçi ve özü boşaltılmış koca bir gövdeden ve kabuktan başka geriye ne kaldı? Esas olarak yılların birikimi ve yok edilemeyen ulusal taleplerin itkisiyle sokaklara dökülen yüzbinlerin bu duruşu yanıltıcı olmamalıdır! Amacını ve kendini utanç verici bir af yasasına endeksleyen İmralı Partisi’nin halkımızın en temiz bağlılık duygularını sömürmesi, başta şehitlerimiz olmak üzere tüm değerlerimizi kullanması, teslimiyet ve tasfiyeciliği, ihaneti derinleştirmekten başka bir işlev görmüyor. Bunun görülmesi ve mutlaka tavır alınması gerekiyor. Çünkü;

Şehitleri anmak, onların ideallerinin ve mücadelelerinin reddi ve mahkumiyeti olan İmralı teslimiyet ve tasfiyeciliğine karşı etkin ve kararlı tavır almaktan geçer!

Şehitleri anmak, onları anlamaktır; şehitlerimizi anmak, onları yaşamaktır; bu ise, onları örgüt ve yaşam gücüne dönüştürmektir!

Teslimiyet ve tasfiye sürecinin dolu dizgin yol aldığı bu süreçte temel görev özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini, Kürdistan devrimini yeniden geliştirmek ve yükselişe geçirmek, bu doğrultudaki çabalara güç vermektir!

Devrim şehitleri ölümsüzdür!
Mayıs ayı şehitleri ölümsüzdür!
Kahrolsun sömürgecilik, faşizm ve emperyalizm!
Kahrolsun teslimiyet ve tasfiyecilik!
Yaşasın şehitler çizgisindeki direnişimiz!
Devrimci çizgide birleşelim!

22 Mayıs 2002
PKK-Devrimci Çizgi Savaşçıları