25 Mayıs'02
Sayı: 20 (60)


  Kızıl Bayrak'tan
  Sınırsız grev ve genel grev hakkı!
  Bürokratlardan oyalama taktiği
  Lastikte grev ertelemesi...
  Belediyelerde uyuşmazlık zaptı tutuldu...
  Kazanmanın yolu fiili-meşru mücadeleden geçiyor!
  Sınırsız söz ve basın özgürlüğü!
  Filistin halkı emperyalist-siyonist kuşatmaya karşı direniyor!
  İP'li çete hem suçlu hem güçlü!
  Bu yasa meclisten geçmeyecek!
  Sınıf çalışmasının popüler politik araçları: Bültenler
  Metropol Kürtleri: Birleşik mücadeleye köprü
  Emperyalist saldırganlığa ve savaşa karşı öfke her yerde büyüyor...
  Adana Öncü-İşçi Platformu Girişimi Bülteni'nden...
   Esenyurt İşçi Bülteni'nden...
   Şehitleri anmak, onları anlamak ve her koşulda mücadele ile yaşatmaktır!
   Bir özgürlük abidesi, bir direniş türkücüsü: jose Marti
   Ölüm Orucu Direnişi bir şehit daha verdi...
   Halk ozanlığı geleneğinin en büyük temsilcilerinden Mahsuni Şerif'i kaybettik...
   Nepal'de Yeni Demokratik Halk İktidarına selam!
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Kürdistan devrimi ile Türkiye devrimi arasındaki ilikşiler üzerine düşünceler-IV

Metropol Kürtleri: Birleşik mücadeleye köprü

Serhat Ararat

VI.

Reel sosyalizm deneyiminin de kanıtladığı gibi, devrim ve sosyalizm davasında samimi ve tutarlı olanlar, sosyalizmi nihai zafere taşımak istiyorlarsa, devrim ve sosyalizm mücadelelerini ulusal sınırlara hapsetmemek, tersine dünya çapında düşünmek ve dünya devrimi perspektifine oturtmak zorundadırlar. Bu, hem ilkesel olarak böyledir, hem de yüzyılı aşkın süre boyunca yaşanan tarihsel deneyimler tarafından kanıtlanan bir gerçekliktir. Reel sosyalizmin çöküşü, aslında bir bakıma “ulusal sosyalizm” anlayışı ve pratiklerinin de kesin çöküşü ve ölümüdür.

Özellikle emperyalist globalizmin gemi azıya aldığı günümüzde, proletarya enternasyonalizmi ve onun ana fikri olan dünya devrim anlayışı kendisini çok daha yakıcı bir tarzda vazgeçilmez bir ihtiyaç olarak dayatmaktadır. Enternasyonalizm ve dünya devrimi konusu, kapsamlı bir konudur ve ayrı bir çalışmayı gerektirmektedir. Burada biz, Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinin zaferinin de, kendisini ulusal sınırlara hapsetmekten değil, tersine uluslararası düzleme taşımaktan, daha doğru bir ifade ile, ezilen halklar ve emekçilerin devrimci mücadeleleriyle birleştirmekten geçeceğini vurgulamak isteriz. Başarının yolu buradan geçer. Çünkü kendisi de uluslararası bir sorundur. Enternasyonalizm, uluslararası emekçi ve ezilen halkların mücadeleleriyle bütünleşme ihtiyacı, Kürdistan devrimi açısından kaçınılmazdır. Zorunluluklar ortadadı.

Bir: Kürdistan, devletler arası bir sömürgedir. Bu statü, emperyalist devletlerin ve sömürgeci bölge devletlerinin uzlaştıkları ve devamında stratejik ittifak yaptıkları bir statüdür. Bu statü, emperyalist politikaların bir ürünüdür ve I. Dünya Savaşı’ndan bu yana kurulan Ortadoğu statükosunun en önemli ve şimdiye dek yerinden oynatılmayan ayaklarından biridir. Bu statü, bugün de bölge statükosunun göbeği konumundadır.

İki: Kürdistan’ın parçalanmış devletler arası sömürge statüsü, halkların çıkarına değildir, bölgedeki her türlü gericiliğin en önemli kaynaklarından biridir.

Üç: Dolayısıyla bu statünün parçalanması halkların çıkarınadır, halk devrimlerinin gelişmesinin de önünü açacaktır...

Bu kaba ve katı gerçekler karşısında Kürdistan’ın özgürlüğünden ve bağımsızlığından yana olan Kürtler, dostlarını ve düşmanlarını çok net bir biçimde tanımak ve stratejik duruşlarını kesin bir biçimde belirlemek durumundadırlar. Sadece bu da değil, bir de ikiyüz yıla yakın bir süredir yaşadıkları deneyimler var. Parçalanmış Kürdistan’ı sürdürmeyi kendisi için stratejik bir ilke edinen, taktiklerini de bu bağlama oturtan egemen bölge devletleri ve emperyalist güçlerle geliştirilen ilişkilerin getirip götürdükleri, yararları ve zararları ortadır. Hem de çok trajik boyutları ve sonuçlarıyla...

Emperyalist sistem ve Kürdistan’ı sömürgeleştiren devletler, Kürdistan halkının düşmanıdırlar. Bu, tartışma götürmez bir gerçekliktir. Adı geçen bu güçlerin Kürdistan’a ve Kürdistani güçlere yaklaşımı, yeri geldiğinde ve gerektiğinde bölgesel politikalarında bir kart olarak kullanma ve sürekli egemenlik altında tutma taktik yaklaşımından başka bir şey değildir. Emperyalist devletlerin ve sömürgeci devletlerin temel Kürdistan politikalarını kavramayan ve umudunu bu güçlerin yaklaşımına bağlayanların sonu hep hüsran olmuştur. 1975 Cezayir Anlaşması ve Molla Mustafa Barzani bu konuda somut bir örnektir.

En yakın somut örnek ise Öcalan siteminin izlediği ittifaklar politikasıdır. 1990’lardan bu yana bölge devletlerinin ve emperyalist devletlerin istihbarat güçleriyle geliştirilen ilişkiler ne kazandırdı? Bu ilişkinin baş mimarı ve yürütücüsü Öcalan’ı bile kurtaramadı. Halkına, halklara güvensizliğin ve düzene bel bağlamanın geldiği nokta İmralı’dır!

Kuşkusuz bu, bizim için değişmez bir kader değildir. Özgüce güvenen ve dayanan, özgücünü halkların ve emekçilerin uluslararası mücadelesiyle birleştiren Kürdistan halkının bu kör ve trajik kaderini yenmemesi için hiç bir neden yoktur.

Toparlayacak olursak; hem ilkesel açıdan, hem de somut gerçeklikler ve zorunluluklardan dolayı, Kürdistan devrimi kendisini ulusal sınırlara hapsedemez; tersine, kendisini dünya devrimi sürecine bağlamak ve onunla bütünleşmek durumundadır. Bunun anlamı çok açıktır: Bölge ve dünya çapında emperyalist ve gerici sistemlere cepheden tavır almak, yüzünü emekçi sınıflara ve ezilen halklara dönmek, kendi mücadelesini onların enternasyonal mücadeleleriyle bütünleştirmek! Bağımsızlık ve özgürlüğün yolu bu ilkesel ve stratejik duruştan geçer!

Tutarlı ve samimi yurtseverliğin özü bundan başkası değildir. Kürdistan yurtseverliği devrimci olmak zorundadır derken, aslında, bu gerçekliğe işaret etmek istiyoruz.

Kürdistan devrimi ile Türkiye devriminin ilişkileri de bu genel çerçeveye oturuyor ve anlam kazanıyor. Ancak bu ilişkiyi anlamlı kılan, başka etkenler ve zorunluluklar da var. Bunlara ana çizgileriyle de olsa bakmakta yarar var.

İki ülkenin ve halklarımızın kaderi ve tarihi birbiriyle sıkı sıkıya bağlanmıştır. Tarihsel süreç içinde oluşan bu olgunun sayısız nedeni var. Bunlar üzerinde ayrıntılı durmayacağız. Şu kadarını belirtmekle yetinelim: Kürdistan üzerinde uygulanan sömürgeci ulusal imha sistemi ve özel savaş politikaları, Türkiye emekçilerine de ağır bir fatura yaşatmıştır. Baskının, sömürünün, her türlü geriliğin ve sefaletin temelinde sömürgeci özel imha sistemi vardır. Türkiye emekçilerinin sömürgeciliğin sürdürülmesinde herhangi bir yararının olması şurada dursun, tersine onlar, bu sistemin tanımlanamaz boyutlarda tahribatlarını, yıkıcı etkilerini yaşamak durumunda kalmışlardır. Dolayısıyla sömürgeci sisteme karşı tavır almak, salt Kürdistan halkına sunulmuş bir destek değil, daha çok da kendi toplumsal çıkararının bir gereğidir.

Aynı şekilde Türkiye toplumu üzerinde kurulan baskı ve sömürü sistemi katlanarak Kürdistan’a yansımıştır. 1960 ve 1971 darbelerinin ilk planda yönelimi Türkiye içine dönük olmakla birlikte Kürdistan’a yansımaları çok daha kanlı olmuştur. Toplumsal yaşamları ve aynı zamanda gelecekleri bu kadar yakından birbirine bağlı halklarımızın geleceklerine kayıtsız kalmaları düşünülemez. Gelecekleri ulusal sınırları aşarak enternasyonal bir zeminde kucaklaşmalarından geçiyor. Ancak bu zeminin yaratılması için tarihsel süreç içinde oluşan önyargıların, güvensizliklerin aşılması, tarihsel ve fiili eşitsizlikleri giderici düşünsel, politik ve örgütsel anlayışların geliştirilmesi gerekir. Bu noktada sorumluluğun büyüğü ezen ulus devrimcilerine ve emekçi hareketine düşmektedir.

Bu bağlamda iki ülke devrimini koşullayan başka temel gerçekler de var. İzlenen sömürgeci özel savaş ve ulusal imha politikalarının bir sonucu olarak iki ülke ve halklarımız arasındaki ilişkiler yeni boyutlar kazanmıştır. Gelinen aşamada Kürtlerin önemli bir bölümü ülkelerinin dışında yaşamak zorunda kalıyorlar. Mecburi iskan, zorla göçertme politikasının bir sonucu olarak binlerce köy yakılıp yıkıldı, milyonlar yerini yurdunu terk etmek, önemli bir bölümü metropollerin varoşlarında yaşama savaşına tutuşmak durumunda kaldı. Özellikle 1990’lı yılların başında bu nüfus hareketi en dramatik boyutlara kavuştu. Kuşkusuz Kürtlerin göçertilmesi çok daha eskilere dayanır, bunu 19. yüzyıla dek götürmek mümkün. Ancak son on, on beş yıl içinde köylerin yakılıp yıkılması, zorla göçertme ve görülmemiş boyutlardaki baskıla ve var olan ülke ekonomisinin çökertilmesi sonucu milyonlar metropollere aktı... Son üç yılda bu nüfus hareketi hızından bir şey kaybetmedi, tersine izlenen politikalarla bu daha da derinleştiriliyor.

Kökleri son iki yüz yıla kadar uzanan bu göçertme hareketi ile ilgili ilk planda saptanması gereken bazı gerçekler var.

Bir: Bu nüfus hareketi TC’nin ulusal imha, Kürtleri ulusal başkalaşıma uğratma ve Türkleştirme, Kürdistan’ı boşaltma, ülkemizin nüfus bileşimini tümden değiştirme, başka bir ifadeyle Kürdistan’ı Türkiyeleştirme hedefine dönüktür. Dolayısıyla her açıdan haksız, gerici, gayrı meşru ve soykırımcı bir politikadır; karşı çıkılması, mücadele edilmesi gereken temel stratejik bir politikadır. İki ülke devriminin ilişkileri ve görevleri belirlenirken bu gerçekliği hesaba katmayan anlayışların başarı şansları yoktur, bunlar, daha işin başında yenilgiye mahkumdurlar.

İki: Bu nüfus hareketi, nihai şeklini almaktan, istikrar kazanmaktan uzak, devam eden, değişken ve dinamik bir süreçtir.

Üç: Bu nüfus hareketi, Türkiye ve Kürdistan halkları ile iki ülke devrimleri arasındaki ilişkilere yeni boyutlar kazandırmıştır, yeni olanaklar getirmiştir.

Elbette bu, yeni bir durumdur, yeni sorunlar, yeni çelişkiler getirecek, dolayısıyla politikada yeni yaklaşımları kaçınılmaz kılacaktır. Göçertme politikasının kısa ve uzun vadeli hedefleri vardı. Kısa vadede gerillayı halk tabanından yoksun bırakmayı, uzun vadede ise ülkeyi boşaltıp Türkleştirmeyi ve böylece Kürt sorununu nihai olarak tarihin karanlıklarına gömmeyi hedefliyorlar. Başka bir ifadeyle göçertme uygulaması, soykırım politikasının en etkili ve en tehlikeli araçlarından biridir.

Bu noktada Kürdistan ve Türkiye devrimci güçleri, bu gerçekliği boşa çıkaracak bir kavrayışa, bu politikayı kısa ve uzun vadede boşa çıkaracak yeterlikte ve nitelikte politikalar geliştirmek göreviyle karşı karşıyadırlar.

Türkiye devrim güçleri, Kürt halkının kendi kaderini tayın hakkını ve bu uğurda verdikleri ulusal bağımsızlık mücadelelerini etkin bir biçimde desteklemek, daha doğrusu bu mücadeleyi kendi öz mücadelesi olarak algılamak; göçertme ve Kürdistan’ın Türkiyeleştirme politikalarına karşı somut bir mücadele çizgisine sahip olmak durumundadırlar. Bu noktayı açmak mümkün, ama konumuz bu olmadığı için kısaca dokunmakla yetiniyoruz.

Öte yandan, metropollere göçertilen Kürtlerin görevleri daha karmaşık özelliklere sahiptir. Metropol Kürtleri’nin toplumsal ve ulusal gerçeklikleri onları iki ülke devrimi arasındaki ilişkilerde kilit bir konuma, deyim yerinde ise tam bir köprü konumuna getirmiştir.

Bu alandaki Kürtler’in ikili bir durumu ve ikili görevi var: Biri yurtseverlik, diğeri emekçi olmaktan kaynaklanan sınıf hareketi içinde yüklenmek durumunda kaldığı görevlerdir. Yurtseverlik ve emek görevleri, birleşik bir bütünlüğü ifade ediyor. Bu iki yönü karşı karşıya koymak, ya da bunlardan birini ihmal etmek devrim açısından önemli handikaplar getirir. Salt genel devrim çizgisi bakımından değil, aynı zamanda güncel taktikler ve politik başarılar açısındanda anılan handikap aşılmak durumundadır. Bu açıdan da metropol Kürtler’inin emekçi boyutunu ve bundan kaynaklanan sorunlarını gündemleştirmek, kısa ve uzun vadeli politikalara ulaştırmak, bunları da devrimci bir programın bir parçası olarak algılamak, artık ertelenmemesi gereken bir görevdir.

Özel aygıt, göçertmeyi devrimci yurtsever mücadeleyi bastırmada önemli bir araç olarak kullandı. Oysa bu politika tersine çevrilebilirdi, milyonlarla özel savaşı cephe gerisinde kuşatmak mümkündü. Yine bu cephede örgütlendirilmiş Kürtler, Türkiye devrimci emekçi hareketini canlandırmada çok önemli bir dinamik olabilirdi. Bu olanaklıydı ve böyle bir gelişmenin olması durumunda özel aygıtın daha fazla soluklanması mümkün olmazdı. Bu alandaki Kürtlerin istenilen düzeyde örgütlendirilmesi ve harekete geçirilmesi, devrimin Türkiye devrimi ile ortak dalgada daha güçlü buluşması çizgisine de çok büyük bir katkı sunacak, onun çok güçlü bir ayağı olacaktı.

Eğer Öcalan sistemi, yüzünü düzene değil, halklara, en başta da Kürt halkının öz dinamiklerine dönseydi dünyanın dört bir yanına dağıtılan Kürtler halklarla mücadele ilişkilerinde bulunmaz bir köprü vesilesi olabilirdi. Eğer metropollerde yaşayan Kürtlerin somut gerçekliğine denk düşen, başka bir ifadeyle sosyal, ekonomik, sağlık, konut vd. ihtiyaçlarına yanıt verecek politikalar geliştirilseydi, tamamına yakını emekçi olan bu Kürtler aynı zamanda emek hareketi içinde örgütlendirilebilseydi, gelişmeler çok farklı olabilirdi. Hem Türkiye işçi ve emekçi hareketinin gelişimi ivme kazanır ve hem de böylece özel savaş “cephe gerisinde” kuşatılmış olurdu.

Ama daha önceki bölümlerde de kısaca özetlemeye çalıştığımız gibi metropol Kürtleri ne doğru dürüst yurtseverlik temelinde, ne de emek hareketi temelinde örgütlendirilip harekete geçirilmedi. Savaşçı ve maddi destek kaynağı olarak değerlendirildi. Hepsi o kadar! Hatta kendilerine verilen zararlar, yapılan tahribatlar da işin cabası...

Çarpıcı olduğu için bir örnek vermekte yarar var. Şu nokta ilginç ve düşündürücüdür: Daha önce yapılan genel ve yerel seçimlerde HADEP Kürdistan’da önemli bir başarı kazanırken metropollerde istenilen başarı çizgisini yakalayamadı. Neden? Nedenleri çok, tek bir nedenle açıklamak mümkün değil. Ama metropol Kürtlerini mevcut gerçekliği ile çözümleyip bu yeni durumlarını hesaba katan politikaların üretilmemesi bu başarısızlıkta önemli bir etkendir. Gerçi HADEP’in Kürdistan’daki başarısı daha çok gerillanın etkisiyledir, yoksa kendilerinin bir başarısı değildir.

Burada anlatmak istediğimiz şu: Metropol Kürtlerini, ulusal gerçeklilerinden kaynaklanan taleplerinin yanı sıra emekçi oluşlarından kaynaklanan talepleri programlaştırılsaydı ve bu da Türkiye emekçileriyle ortak mücadele perspektifine oturtulsaydı, başka bir deyişle metropol Kürtlerine oynamaları gereken rol oynatılsaydı, gelişmeler çok daha farklı boyutlarda olurdu. Özellikle Türkiye devrimine olan etkileri, özel savaşın cephe gerisinden kuşatılması noktasında önemli bir başarı yakalanabilirdi. Ama ne yazık bu yapılmadı...

Bu yenilgi ve tasfiye koşullarında dün yapılamayanı saptamak, nedenlerini bilince çıkarmak ve bugün ve gelecek açısından doğru sonuçlar çıkarmak, doğru ve sonuç alıcı çizginin ne olduğunu kavramak çok önemlidir.

Kuşkusuz metropollerde yaşayan Kürtlerin tümünün sosyal durumları aynı değildir. Kendi içinde belli bir sosyal farklılaşmayı da yaşamaktadırlar. Bunları kapsamlı ve bilimsel çözümlemelere tabi tutmak, somut taleplerini de bu somut çözümlemelerden çıkarmak gerekir. En genel bir çözümleme bile bu alandaki Kürtlerin aynı zamanda çok temel ekonomik ve sosyal sorunlar yaşadıklarını bilmek ve bunları devrimci görevlerin saptanmasında mutlaka hesaba katmak kaçınılmazdır. Sosyal ve ekonomik çelişkilerin tespiti, bunun bir mücadele programına ulaştırılması, kaçınılmaz olarak Türkiye emek hareketiyle daha sıkı bir dayanışma ve ortak hareket etme düşüncesine götürecektir.

Metropol Kürtlerinin yurtseverlik ve emekçi talepleri üzerinde yeniden değerlendirilmeleri ve bu temelde örgütlendirilmeleri devrimci yurtsever mücadeleye olduğu kadar, Türkiye emek hareketine, devrimci sosyalizm mücadelesine sayısız olanak sunacak, bir çok gelişmenin önünü açabilecek, Türkiye ve Kürdistan halklarının birleşik mücadelelerinin pratikte güçlü bir ayağa ulaşmasını sağlayacaktır.

İki ülke devrimleri arasındaki ilişkiler konusunu tartışırken, Kuzey Kürdistan’ın diğer parçalarla ilişkisine ve bu noktada ortaya çıkan ve çıkabilecek sorunlara da kısa bakmamız gerekir. Bunu da önümüzdeki yazıda tartışmaya çalışacağız.