23 Haziran'01
Sayı: 14


  Kızıl Bayrak'tan
  Meclis gece-gündüz çalışıyor!..
  Tüm devrimci tutsaklardan direnişin talepleri üzerine açıklama...
  Zorla müdahale işkencesine son
  ÖO Direnişi 247. gününde sürüyor
  Takas ihalesinin gerçek yüzü
  Kamu emekçileri hareketi
  Kapitalist kâr hırsı insanlığın geleceğini tehdit ediyor
  Düzen medyası
  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/8
  Aymasan işçileri direniyor, öğreniyor, öğretiyor!
  Sınıf hareketi
  Gençlik
   Uluslararası hareket
  Ölüm Orucu ile dayanışma etkinlikleri...
  "Emek ordusu öncü müfrezesine sahip bugün"
  Antakya sebze halinde küçük ama kazanımla biten bir direniş
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

ÖÖ direnişçisi/TKİP tutsağı Muharrem Kurşun’dan bir öncü işçi etkinliğine mektup...

“Emek ordusu öncü müfrezesine sahip bugün...”

Merhaba işçi kardeşler,

Hep bir ağızdan, bir yürekten yakılan türkü gibi gerçekleştirdiğiniz bu etkinliğiniz; 7. ayını doldurup 8. ayından gün almaya başlayan Ölüm Orucu Direnişi’nde bir Ölüm Oruçcusu olarak, benim için büyük bir mutluluk ve coşku nedenidir.

Çoğunuz için 7-8 ay süren bir Ölüm Orucu devasa boyutlara ulaşıyor. Nesnel olarak böyle de aslında. Aynı zamanda çoğunuz için, Ölüm Oruçcuları kafanızda çok farklı yerlere oturuyor. 7-8 aydır sermayenin karşısında, ölümü teslim alarak, diz çökmeyen yiğitler olarak görüyorsunuz onları. Bu, Ölüm Oruçcularını partisi içinde bir yerlere yerleştirdiğimizde bir anlam taşır. Partisinden yalıtarak Ölüm Oruçcularını sadece bireyler olarak görürsek, sermayenin tuzağına düşeriz.

Şöyle anlatayım.

1. ekip Ölüm Orucu savaşçılarından biriyim. Bugün ikiyüz küsurlu günlerdeyiz. Bu kadar gündür bu direnişin içinde olan biri olarak, bu bana bile devasa geliyor. Akıl alır gibi değil, müthiş bir güç olması gerek, bu kadar gün sermayeyle açlık silahıyla vuruşmak için. İşte tam da burada ben kendimi partimden ayrı bir kişi olarak düşündüğümde (...)

7 aydır olduğu gibi bu gün de kendimi çok güçlü hissediyorum.

Belki o gün yaşıyor olmayacağım, ama göreceğimiz zafere inancım hiç mi hiç sarsılmadı. Bir 7-8 ay (...) açıkçası beni böyle güçlü konuşturan bir güce dayanıyorum: Partime.

Beni böyle güçlü kılan partimin (...) birinin güçlü bir ordu içinde, ölümcül görevleri zorlanmadan üstlenmesi ve başarması gibi bir şey bu.

Bu anlatılamaz ancak yaşanır dedim. Oysa ki anlatabilmeyi çok istiyorum.

Sermayenin kendi krizini siz işçi ve emekçilere fatura etme saldırısı hala sürüyor. Çoğunuz işten atıldı ya da atılacak, pek çoğunuz da açlık sınırında, hatta altında ücretlerle çalışıyorsunuz. Tek tek bireyler olarak içinizde çok yiğitler var. Ama tek kişi olarak kendinizi güçsüz hissediyorsunuz. Aslı da bu zaten, tek kişi olarak güçsüzsünüz. Oysa gerçekte alabildiğine güçlü bir emek ordusunun üyelerisiniz. Ve bu ordu içinde en güçsüz olanınız bile bütünün bir parçası olarak epey güçlüdür. Tek başına küçük bir taşı dahi kaldıramayacak kadar güçsüz (...)

Dostlar, kardeşler! Sizler her biriniz, işçi-emekçilerin toplamından oluşan emek ordusunun birer üyesi, bu bütünün bir parçasısınız. Bunu duyumsadığınızda, en güçsüz olanınız bile kendini çok güçlü hissedecektir. Anlatılmaz ancak yaşanır demeye çalıştığım buydu. (...)

Sermayenin Amerikalı Kemal Derviş aracılığıyla sunduğu son paketin düzenlemelerine kabaca baktığımızda dahi, krizin faturasının yine işçi ve emekçilere yüklendiğini görüyoruz. Krizin asıl sorumlusu sermayeye, hele ki büyük sermayeye dokunulmuyor. Baştan beri böyleydi zaten, krizin sorumlusu sermaye, ama faturayı ödeyen işçi ve emekçiler. Yeni işten çıkarmalar olacak, ücretler iyice düşürülecek, yaşam ise pahalanacak. Yani, öncekilerden farksız ama daha şiddetli açlık ve sefalet saldırısı hazırlandı ve uygulamaya sokuldu. Sermaye bu saldırıyı hayata gerçirmekte çok da zorlanmıyor.

Peki sermaye böyle davranma gücünü nereden buluyor? Suçluyu başka yerde aramaktansa önce kendimize bakmalıyız. Koskoca bir ordunun üyeleri iken bölük, parçalı, tek tek duruşumuzdan güç alarak pervasızca saldırıyor. Burada hep birlikte söylediğimiz bir türkü bile sermayeyi korkutabilirken, tek başımıza en ufak bir korku uyandıramıyoruz. Tam tersine biz korkuyor, siniyor, kabuğumuza iyice çekiliyoruz. İşte bütün sorun da burada. Sorun, bir ordunun, emek ordusunun üyeleri olarak güçlü olan bizlerken, dağınık, parçalı, tek tek yalnız kişiler olarak çok güçsüz olmamızda.

Bu durumda çok fazla söze gerek yok. Yapılması gereken ilk şey ordumuzu toplamak. Bunu başarmadan, başarabileceğimiz pek bir şey yok.

***

Bir kez daha söylemek gerekirse, Ölüm Orucu Direnişimize bakarak bizleri güçlü görenler bilmeli ki, gücümüzü partimizden alıyoruz. Hatta bugün dağınık olan emek ordusundan alıyoruz. Ben partili kimliğimle bugüne dek ayakta durdum ve asla diz çökmeyeceğim. Bunun dışında bir kimliğim yok ve olamaz da zaten.

İşçi ve emekçiler de emek ordusunun üyeleri olarak güçlüler ve emek ordusu öncü müfrezesine sahip bugün. Devrimci programını göndere çekmiş bir müfrezeye, işçi sınıfı partisine sahip. Kazanmak için herşeye sahibiz. O halde kazanmak zorundayız. Kaybetmek ölüm çünkü.

Burada hep birlikte yaktığınız türkülerinize bir ses de ben katayım istedim. Bunu başarabildimse ne mutlu bana. Türkülerimizi zafer marşlarıyla bitirmeliyiz. Hepinizi hasretle ve sevgiyle kucaklayıp, zafer coşkusuyla öpüyorum.

M. Kurşun
(Bu mektup Ölüm Orucu direnişçisi M. Kurşun’un Mayıs ayında Ankara’da
“Öncü İşçi Platformu”nun gerçekleştirdiği bir gezi için yazdığı mektuptur.
Ancak bu mektup etkinliğe ulaştırılamamıştır. Sağlık durumundaki kötüleşmeye bağlı olarak yaşadığı yoğun baş dönmesi ve gözlerindeki kaymadan kaynaklı
satırların üstüste gelmesiyle okunamayan yerler nokta nokta verilmiştir.)




“Düşünce eşittir eylem, düşünmek yasak!”

(Bu parça Themos Kornaros’un Fırtına Çocukları (1948)
romanından alınmıştır. Tutsak devrimcilerin bir toplantısında
öğretmen Vasil Kapsalis’in yaptığı değerlendirmedir...)

“... Her yerde aynı şeyle karşılaşırsın. Tuzaktan kurtulup gerekli dönüşümlere girişmek için vurdumduymazlıkla uyuşukluğun yetmediğini anladığın anda da ‘düzen düşmanı’ çamuru hazırdır senin için! İşte o zaman halin dumandır, izlediğin yollardan biri de seni buraya, cezaevine kadar götürür...

“... Nedir burası, şu bulunduğumuz yer? Yasal katliamın cirit oynadığı, dilediklerini elde edemedikleri, bulamadıkları için şimdi de bir başka yer, bir başka hava aradıkları, giderek de Makronisi denilen işkence adasını keşfettikleri bu yer nedir?

“... Buraya, öncü saydıkları binlerce insanı tıkmışlardır. Düşünen, baş olan. Bu başları şimdi değersiz şeylermiş gibi, karınca ezer gibi eziyor, koparıyorlar. Ama asıl amaçları bizi öldürmek değil. Bizi öldürmeleri bir araç onlar için. Amaçları ölüm korkusuyla insanların düşüncelerini yanıltmak, yanlış yönlere yöneltmek...

“... Biz arkadaşlar, birer kobaydan başka bir şey değiliz. Çevremizde olup bitenlerle bundan böyle ilgilenmeyeceğimiz konusunda kendileriyle bir anlaşma imzaladığımız zaman, bütün kapıları ardına kadar açıp bizi koyuverecekler. Gönüllü tutsaklığın örnekleri olarak koyuverecekler bizi dış dünyanın orta göbeğine! Yılgınlık ve vazgeçme, çözülme vebasının mikroplarını taşıyan, bunlarla başkalarını aşılamaya yarayan portörler gibi! Yani yabancıların ta başlangıçtan beri istedikleri şeyi yapmamızı sağlayacaklar. Yani azla yetinen bir ulus olmamızı. Solucanlar kadar korkak. Çünkü yiğitten ödleri kopuyor!

“Nasıl türkü çağırarak ölüme gittiğimizi gördüler, biz özgür yiğitlerin. Deneyleri boşa gitmişti, başarısız olmuştu. Ne bireyler ne de topluca halk ölümden korkmaz olmuştu artık. Tam tersi şimdi. Bir silkiniş, bir yiğitlik! Korkmuyor halk, sinmiyor, kendi çocukları olan öncülerine benzemek istiyor halk da. Kendisini bir sürüngen gibi yaşamaya zorlama çabalarına karşı koyuyor, direniyor.

“Düşmanlar insanlık onurunu hiçe indirmek amacıyla yeni yöntemler aramaya başlamışlardır. Düşmanın bilgeleri oturup düşünmüşler, kararlarını vermişler; kitlelerden gelecek tehlikenin çanları çalıyor, bu tehlike kapılarımıza dayandı. Kitleler ölüme alıştı artık. Kendi hayatı bir yana, gerçekler bir yana. Yeğ biliyor gerçekleri kendi yaşamından. Korkutmacalar, ürkütmeceler, fikir cambazlıkları, felsefe oyunları, uyuşturucu maddeler, zehirli şiirler ve de tanrılarımız artık para etmiyor. Şimdi en bilgisizlerimiz bile eski bilgelerin ayarında. Tek bir yol kalıyor bizim için: Düşünü yerinde saydırmaya yarayan o denenmiş ‘bilgece’ buluşları çöp tenekesine atalım. Bunlar gereksiz artık. Esrar para etmiyor şimdi. Günümüzün düşünce akımına hiçbir uyuşturucu madde etkili olamıyor. Şunu öneriyoruz: Bilgelerimiz, rahiplerimiz, yasa yapıcılarmız, ozanlarımız, tüm seçkinlerimiz, kuramları, metafiziği, dolambaçlı yolları bir yana itmeli, düz yola inmelidirler. Kişioğlunun gövdesi olmalıdır, hedefleri artık. Yeni işkence yöntemleri gerek! Özgün acılar! Aşamalı ıstırap! Kutsal kitapların cehennemi çok uzaklarda kaldı şimdi. Onu yeryüzüne indirmek gerek. Yığınların ölüm korkusuna dayandıkları doğru ama, bilimsel ve örgütlü acılara dayanaamalıdır! İçlerinden en dayanıksızları diz çöküp yalvaracaklar, secdeye gelecekler. Dayanıklı olanlar akıllarını oynatacaklar... Bu her iki durumda da düşünce ateşini yitirecektir. Hiç kimse ayakta durabilme gücünü bulamayacaktır kendinde...

“... İşte böyle bir kararın uygulanmasından sonradır ki, Makronisi işkence adası keşfedilmiştir. Orada olup bitenler kaşiflerinin bile aklına hayaline sığacak cinsten değil.

“... Göğüs göğüse bir savaştan sonra ölümü yenilgiye uğrattık. Küçülttük onu karşımızda, rezil ettik. Şimdi daha da güç bir savaşa başlıyoruz. Bilimsel ve örgütlü acılara karşı savaşacağız. Güzeli, insanlığı, özgürlüğü ve de yurdumuzu eğer gerçekten seviyorsak bu savaşta da yeneceğiz. Şimdi hepimiz bu yeni meydan savaşına kendimizi hazırlamalıyız. İşkence adasından gördüğümüz şu berbat durumda dönen Andon kardeşimiz hem pek yiğit, hem de pek bilgili ve bilinçli bir arkadaşımız. Tek eksikliği bu yeni meydan savaşının koşullarını iyice bilmemiş olmasıydı...

“Arkadaşlar, cehennem bölgesi aşılmaz bir yer değildir. Onu da küçülteceğiz karşımızda, rezil edeceğiz, onu da aşıp savaşlarımızın son aşamasına da varacağız. Nedir bu son aşama? Ne olmasını istiyorlar bu son aşamada? Umudumuzu yitirmemizi istiyorlar! Böyle bir umutsuzluk, onlara, yani düşmanlarımıza güç verecek, rahipleriyle, yasa yapıcılarıyla, ozanlarıyla yollara dökülecekler, yalın kılıç; bu kılıcın sırtında da şunlar yazılı olacak:

“Düşünce eşittir eylem. Düşünmek yasak!”

“... Böyle bir şeyle karşılaştığımız zaman dünyanın sonu geldi demektir arkadaşlarım. (...)”

Fırtına Çocukları (Can Yayınları, s.256-58, 3. baskı, 1988)