23 Haziran'01
Sayı: 14


  Kızıl Bayrak'tan
  Meclis gece-gündüz çalışıyor!..
  Tüm devrimci tutsaklardan direnişin talepleri üzerine açıklama...
  Zorla müdahale işkencesine son
  ÖO Direnişi 247. gününde sürüyor
  Takas ihalesinin gerçek yüzü
  Kamu emekçileri hareketi
  Kapitalist kâr hırsı insanlığın geleceğini tehdit ediyor
  Düzen medyası
  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/8
  Aymasan işçileri direniyor, öğreniyor, öğretiyor!
  Sınıf hareketi
  Gençlik
   Uluslararası hareket
  Ölüm Orucu ile dayanışma etkinlikleri...
  "Emek ordusu öncü müfrezesine sahip bugün"
  Antakya sebze halinde küçük ama kazanımla biten bir direniş
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
“Greenpeace İstanbul’da iklim değişikliği ve ekolojik felaketler tezgahlayan dev petrol şirketlerinin karşısında!”

“Petrolcüler burada felaketi tezgahlıyor!..”

(...) “PETROLCÜLER BURADA FELAKETİ TEZGAHLIYOR” yazılı bir pankartı Conrad Oteli’nin üzerine asan Greenpeace çevre eylemcileri, BP’den John Browne, Shell’den Gavin Graham ve Chevron’dan Peter J. Robertson gibi petrol endüstrisinin önde gelen isimleri ve üst düzey devlet yetkililerinin katıldığı toplantının içyüzüne dikkat çektiler. (...)

Greenpeace Akdeniz Ofisi enerji kampanyası sorumlusu Melda Keskin’e göre, “Toplantı salonundaki üst düzey enerji şirketi yetkilileri, petrol arama, çıkartma, taşıma ve kullanmanın iklim değişikliğine ve artan ekolojik felaket tehdidine yol açtığını itiraf etmelidirler. Bu petrol şirketlerinin, çevre kirliliği yaratan ürünlerini pazarlayabilmek için, çevreci imajlara bürünerek dünyanın sırtından para kazanmalarına izin verilemez.”

İstanbul’daki “Üç Denizin Hikayesi: Dünya Enerjisiyle Bütünleşme” adlı toplantının amacı, uluslararası yatırımcılara Karadeniz, Hazar Denizi ve Doğu Akdeniz’deki fosil yakıtlara ilişkin bilgi ve fırsatları sunmaktır.

Keskin sözlerini şöyle sürdürdü: “Enerji şirketleri temsilcileri olarak, burada yenilenebilir enerji yatırımlarını planlıyor da olabilirlerdi; ama yalnızca kirletici fosil yakıtlara odaklanmış durumdalar. Bölgedeki gerçek enerji potansiyeli, güneş, rüzgar gibi temiz ve güvenli yenilenebilir enerji kaynaklarında yattığı halde ve küresel ısınmaya, fırtına, sel, kuraklık gibi şiddeti ve sayısı gittikçe artan aşırı doğa olaylarına rağmen, bu kuruluşlar petrolle sonuna kadar daha fazla para kazanma konusunda ısrarlıdır. Tehlikeli iklim değişikliklerini önlemeye yönelik uluslararası çabaları engelleme girişimleriyle, Kyoto protokolunun etkisini yok etme manevralarının ardındaki ana güç, işte bu petrol lobisidir.”

Toplantılarının ana gündemi, bölgesel ve uluslararası güvenlik açısından ciddi bir tehdit oluşturan Hazar Denizi petrol yatırımlarıdır. Bu yatırımlarla bölgedeki kirlilik on kat artacak, İstanbul ve Çanakkale Boğazları’ndan geçen petrol tankerlerinin boyları ve sayıları ikiye katlanacaktır. Boğazlar’dan geçirilmek istenen petrol miktarı başlangıçta yılda 600 bin varil (26,5 milyon ton), daha sonra ise yılda 1,5 milyon varil (76,5 milyon ton) olacaktır. (...)

ExxonMobil, Chevron,Texaco ve Conoco, Başkan Bush’un Kyoto İklim Sözleşmesi reddetmesini aktif olarak destekleyen şirketlerin başında geliyor. Başkan Bush, geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiği Avrupa ziyaretinde, dünyanın en fazla seragazı yayan ülkesi olan ABD’nin, 12 yıldır belli bir aşamaya getirilmiş olan uluslararası iklim görüşmelerini yok saymasıyla tetiklenen, protestolar ve barışçıl doğrudan eylemlerle karşılandı.

Greenpeace; hem bu bölgedeki hem tüm dünyadaki enerji yatırımlarının 21. yüzyılın enerji verimliliği teknolojileri ve yenilenebilir enerji kaynaklarına dayanmasını, iklim değişikliğiyle mücadelenin ilk yasal aracı olan Kyoto Protokolü’nün ülke parlamentolarınca acilen onaylanmasını talep ediyor.

(Greenpeace’in 21 Haziran ‘01 tarihli açıklamasından...
Daha fazla bilgi için: http://www.greenpeacemed.org)




Sermaye düzeni medyasını tahkim ediyor!

Bir toplumda üretim araçlarına sahip olan sınıf aynı zamanda siyasi, hukuki, kültürel, bürokratik ve askeri alanlarda da egemenlik kurar. Sınıflı toplumlarda hükmetmenin temel aracı zor olmakla beraber, egemenliği ayakta tutmak ve sürdürmek için eğitim ve iletişim araçları oldukça önemli bir rol oynar. Bu araçlarla burjuvazi, kitlelere kendi ideolojsini, çürümüş yoz kültürünü dayatır. Özellikle medya üzerinde kurduğu tekel sayesinde siyasal, ekonomik uluslararası vb. gelişmelerle ilgili haber akışını engeller.

Kapitalist-emperyalist sistemde ve bu sistemin bir halkası olarak Türkiye’de üretim araçları üzerinde dev boyutlara ulaşan tekelleşme, kendini basın alanında da göstermiştir. Türkiye’de iletişim araçları birkaç kapitalistin tekelindedir. Tekelleşmenin bu boyutu, medyayı tek sesli bir yalan ve çarpıtma korosu haline getirmiştir. Dahası kritik gelişmelerin yaşandığı dönemlerde sermaye basını doğrudan doğruya derin devletin yönlendirmesiyle hareket eder. Cezaevleri katliamı döneminde ve halen süren ÖO direnişi karşısında takındıkları tutum bu iğrençliğin çarpıcı örnekleri olmuştur. Sunulan haberlerin metni ve gazetelerin manşetleri bile aynılaşabilmektedir. Bunlar devletin tüm kanlı operasyonlarında ölüm çığırtkanlığı yapmaktadırlar.

Sermaye medyası sistemin aynasıdır. Çeteleşme, mafyalaşma, rüşvet, kara para aklama, banka hortumlama vb., alanlarda çürümenin kilit noktalarından birini “gazeteciler” tutmaktadır.

MİT ve CIA ajanlarının medya kuruluşlarında tuttukları yer, kimi zaman bizzat bu kurumlar tarafından bile dile getirilebilmektedir.

Rejimin kendini tahkim etme süreçlerine tam uyum sağlayan, 12 Mart, 12 Eylül gibi askeri faşist darbeler döneminde ve son 28 Şubat sürecinde bu misyonunu yerine getiren sermaye medyasının patronları, bu hizmetlerinin karşılığını almaktadırlar. Bankacılık, enerji, bilimum devlet ihaleleri vb. alanlarda faaliyet gösteren bu holdingler, zaman zaman kendileri açısından sıkıntı yaratan kimi yasaların değiştirilmesini de sistemli kampanyalarla dayatmaktadırlar. Meclis gündeminde olan basın-yayınla ilgili yasal düzenlemelerin bir an önce yasalaşması için yoğun bir çabanın harcanması, patronlarının ihtiyaç duydukları yasal düzenlemelerin aynı zamanda sistemin ihtiyaçlarıyla çakıştığını göstermektedir.

Emperyalizme uşaklığın İMF tarafından ülkeye fiili başbakan atanmasına kadar vardığı bir ülkede, bütün kurumların emperyalistler ve işbirlikçi burjuvaların çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırılması kaçınılmaz olmaktadır. F tipi hücrelerin Avrupa emperyalizmi tarafından istenmesi ve TÜSİAD tarafından savunulması da, bu yeniden yapılandırma çabasının örneğidir. Basında tekelleşmeye yeni boyutlar katacak olan yasal düzenlemelerin gündeme getirilmesi de aynı planın bir parçasıdır.

Yaşamın her alanını kapsayan saldırıları egemenler, “reform” adı altında gündeme getirmeyi adet edindiler. Onların dilinde katliam “hayata dönüş”, sahte sendika yasası “memura sendika hakkı”, kıdem tazminatlarının gaspı “iş güvencesi” olmaktadır, vb. Emekçi kitlelerle alay edercesine her saldırı tam tersi kavramlarla sunulmaktadır. Basınla ilgili hazırlanan yasa için de “biz bunu anti-tekelleşme için yapıyoruz” denilerek, kitleler adeta aptal yerine konulmaktadır. Oysa, basında fiili bir durum olan tekelleşme bu yasal düzenlemelerle yasal bir kılıfa kavuşturulurken, boyutları daha da artacaktır.

Yeni yasal düzenlemeler tekelleşmeyi artırmakla sınırlı değil elbette. Asıl önemlisi medya patronlarını rahatsız eden bazı yasaların kaldırılması ve yayın kuruluşlarında mülkiyeti yüzde 20 ile sınırlayan yasanın geçersiz kılınmasıdır. Ayrıca, radyo ve televizyon kuruluşlarında yüzde 10’dan fazla paya sahip olanların devlet ihalelerine katılım yasağı da ortadan kaldırılıyor. Bu sayede medya tam anlamıyla sermaye sultası altına girecek. Yayınların RTÜK kurallarına aykırı olması durumunda uygulanacak astronomik oranlardaki para cezaları da tabloyu tamamlamaktadır. Özellikle yerel yayın yapan muhalif radyolar, ekonomik yönden iflas ya da sisteme uyumlu olma ikilemiyle karşı karşıya bırakılacaklardır.

Her biri kapitalist bir holding haline gelen medya kuruluşları, fiilen yürütmekte oldukları yayın yoluyla yargısız infaz, linç, yalan seferleri vb. konularda daha da azgın olacaklardır. Haber alma hakları sermayenin insafına terk edilen emekçi kitleler, aydınlanmak bir yana, basın tekellerinin psikolojik terörüne maruz kalacaklardır.

İMF, DB ve TÜSİAD’ın topyekün saldırı programının medya ayağı da bu yasalarla örülmüş olacaktır. Saldırının bütününde olduğu gibi, basınla ilgili olanı da emekçilerin yaşamlarını daha da karartıcı bir rol oynayacak, gerçeklere ulaşmanın önündeki engelleri büyütecektir. Bundan dolayı, sermayenin kapsamlı saldırısına karşı mücadele aynı zamanda karanlığı yırtıp aydınlığa ulaşma mücadelesi olmak durumundadır.