ARSIVANA SAYFA
 
03 Şubat '01
SAYI: 05
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Tuzaklar ve tuzağa düşenler
"Huzur"u bozanlar dizginsiz bir faşist terör dalgazının önünü açıyorlar
Başsavcı İMF'ye soruyor: Enerjideki yolsuzlukların talimatını siz mi verdiniz?
"Enerji piyasası" yasası gündemde
Örnek inisiyatifin kararları bir bir uygulanıyor
İşsizlik ve kapitalizm...
Tekstil'de satış sözleşmelerine izin vermeyelim!
SSK'yı tasfiyenin zenmini hazırlanıyor
KESK'in 3. Olağan Genel Kurulu...
Kapitalizmi savunanlar şiddet karşıtı olabilirler mi?
Direniş,katliam ve sol hareket/2
Tutsak yakınlarının Ankara girişimleri
TAYAD'lı Aileler: Yine bizim kapımız çalınıyor!...
Köln'de 40 bin kişilik coşkulu ve kitlesel gösteri
Tutsak temsilcileri ile heyetler arasında yapılan görüşmeler/Ek belge
Zürih sokaklarında emperyalist haydutlara militan tokat!
Davos formu ve enternasyonal mücadele
Orta burjuvazinin işçiler üzerindeki etkisini kırmalıyız
Ölüm Orucu direnişçileri anlatıyor...
İHD İstanbul Şb: Ölümler 100. gününde, yeni ölümler istemiyoruz!
Mücadele Postası







 
 


Kapitalizmi savunanlar
şiddet karşıtı olabilirler mi?!

Son dönemde çok sayıda “uzman”, yazar-çizer, yetkili vb. sıfatlara sahip kimseler sözümona “şiddet karşıtlığı” adı altında değerlendirme ve tahliller yapmaya soyundu. Sözde insani görüntünün altı kazıldığında, tam bir ikiyüzlülük ve çarpıtmayla karşı karşıya kalıyoruz. Dahası bu tür açıklamaların SAG ve ÖO’yla başlaması ve 19 Aralık direnişinden sonra ivme kazanması, asıl niyeti de ortaya koyuyor.

Şiddet günlük yaşamın her alanına
girmiş durumdadır

Şiddet karşıtı “uzmanlar”ın tahlillerine geçmeden önce, şiddetin insan yaşamındaki görünümlerine bir göz atalım. Kapitalizmi yeniden üreten temel kurumlardan biri olan aileden başlayalım. Aile içi şiddet kimi zaman günlük sermaye basınına da konu olmaktadır. Yapılan anketlerden ortaya çıkan sonuçlar, (çok sayıda kişi maruz kaldığı şiddeti sakladığı halde), “kutsal” aile kurumunda kadınların %50’ye yakınının, sözlü, fiziki ve cinsel şiddete maruz kaldığını göstermektedir. Çocukların maruz kaldığı şiddetle ilgili bir araştırma yapılmamakla birlikte, kadınlardan daha yoğun bir şekilde bu uygulamaya maruz kaldıkları kesin. Zira sokakta yaşamaya mahkum edilen çocuk sayısı yüzbinleri geçmiştir. Düzen savunucularının iddia ettiklerinin aksine, eşlerine şiddet uygulayanlar sadece eğitim düzeyi düşük olanlar değildir. Anlı şanlı burjuva üniversitelerden mezun olanlar da aynı kervanda yer almaktadırlar. Yine düzenin daha çok ideolojik-kültürel yeniden üretiminin temel kurumlarından biri olan okullarda yaygın bir şiddet uygulanmaktadır. Eğitim-Sen’in son araştırmasına göre, özellikle ilköğretimde okuyan öğrencilerin %46’sı şiddete maruz kalmakta, %40’ı ise dayakla karşılaşmaktadır. Üretim alanlarında da farklı şiddet uygulamalarının yaşandığı, burjuva basına olmasa da sosyalist basına yansımaktadır. Ayrıca, bir Ortaçağ kalıntısı olan çıraklığın geçerli olduğu yerlerde dayak yaygın bir uygulamadır. Bu üç alandaki (aile, eğitim kurumları ve üretim birimleri) gerçeklik bile, emekçilerin daha çocukluklarından itibaren düzenin ürettiği şiddete maruz kaldıklarının göstergesidir.

Devletin militarist güçleri aracılığıyla muhaliflere karşı uyguladığı şiddet ve terör ise herkesin gözleri önünde yapılmaktadır. Başta devrimciler olmak üzere, işçi sınıfı, kamu emekçileri, öğrenci gençlik, kent yoksulları gibi toplumun dinamik kesimleri, sistemli olarak sermaye devletinin şiddetine maruz kalmaktadır. Ayrıca işçi-emekçi çocuklarına üniforma giydirip silah altına alan düzen, bu gençlere karşı hakaret, küfür, aşağılama, angarya işler yaptırmanın yanısıra dayağa da maruz bırakarak yoğun bir şiddet uygulamaktadır. Bu liste uzatılabilir. Ancak günlük yaşama yüzeysel bir bakış bile yaygın şiddeti görmek için yeterlidir.

Düzenin şiddet karşıtı “uzman” takımı bu tablo karşısında gıkını bile çıkarmaz. Çünkü kapitalizm bu tablo üstünde yükselir. Bu zevatlar da kapitalizmin çöplüğünden beslenirler. Uzmanlıklarını sergilemek için çanağını yaladıkları düzenin sahiplerinden aldıkları emirle harekete geçerler ve derin birikimlerini ortaya dökerler. Emirle yapılan tahlillerin bilimsel olgulara dayanması, etik değerleri göz ardı etmesi vb. zaten mümkün değildir ve bu işi yapanların bu erdemlere sahip olması elbette beklenemez.

Asıl hedef direnişçi devrimci kimliktir

Ölüm Orucu kitlelerin gündemine girip muhalif kesimleri harekete geçirince, devlet hücreler konusunda sıkıştı. Tam bu süreçte, Ölüm Orucu’nun bir şiddet eylemi olduğu, bir çeşit intihar anlamına geldiği ve insan yaşamı üstünde siyaset yapılamayacağı demagojileri yapıldı. Katliama karşı gösterilen kahramanca direnişten sonra, “devrimci örgütlerin şiddeti” tahlil edilmeye başlandı. O kadar iğrençleştiler ki, katliam yapan kontra devletin uyguladığı şiddetten hiç bahsetmediler. Ama devrimci direniş ruhu ve kararlılığı onları öylesine kahretti ki, devrimci örgütleri hedef haline getirmek için yoğun bir çaba içine girdiler. Kullandıkları argümanlar (“insan yaşamı”) düşkünlük çukurunda debelenişleriydi. Faşist bir katliama ses çıkarmayanların, dahası destek olanların insan yaşamının öneminden bahsetmeleri, insanlıktan ne denli çıktıklarının bir kanıtı oldu.

Devletin “örgüt baskısıyla ölüm orucuna katılıyorlar” iğrenç yalanı, eylemin hücrelerde büyümesiyle açığa çıktı. Psikolojik savaş devrimciler üzerinden boyutlandırıldı. Kontr-gerilla direktifleriyle yayın yapan kokuşmuş medya tarafından ÖO eylemi suskunluk fesadıyla boğulmaya, hücre karşıtı eylemler faşist terörle susturulmaya çalışılırken, psikolog ve psikiyatristler harekete geçirilip, direnen devrimcilerin ruh sağlıkları tartışılmaya başlandı.

Katliamcı iğrenç yüzlerine bilimsel maske takma çabasına girdiler. Sermayenin “uzman” takımı birden devrimcilerin ruh hastası olduklarını keşfetti. Tanıyı koyduktan sonra, bunun nedenlerini tahlil etmeye başladılar.

Tam bir düşkünlük örneği olan bu saldırıya alet olanlar ya da bilinçli olarak katılanlar bu faşist katliamın ortağı olarak anılacaklardır. Hiçbir yalan, hiçbir maske faşizmin kanlı çirkin yüzünü örtmeyi başaramayacaktır. Bu tür iğrenç saldırıların bir etki yaratma şansı yoktur. Zira devrimciler gibi direnmek, hiçbir baskıya, işkenceye, silaha, bombaya boyun eğmemek, ancak ruh sağlığı sağlam olanların başarabileceği bir şeydir.

Şiddete karşı çıkmak, yaşama hakkını savunmak elbette bu düzene hizmet edenlerin işi olamaz. Zira kapitalist düzenin asalak sömürücü sınıflarının çıkarını korumak için kullandığı temel araçlardan biri yaygın şiddettir. Düzen savunucularının kendi düzenlerinin varlık nedenine karşı çıkmaları eşyanın tabiatına aykırıdır. Üçüncü ayını dolduran zindan direnişi ve bu süreçte sermaye düzeninin saldırılarının boyutları, birçok gerçeğin yanısıra şu gerçeği de net olarak ortaya çıkarmıştır. Bu düzeni savunan, bu düzene hizmet eden her kurum ya da kişinin eli kana bulaşmıştır. Ve tüm katliamlarda sorumlulukları vardır. Proletaryanın şiddeti bu sözde şiddet karşıtlarından da hesap soracaktır.

Şiddetten arınmış bir toplum biz komünistlerin en büyük idealidir. Ama önce şiddetin kaynağını kurutarak, yani şiddeti üreten sermaye sınıfını, düzenini ve her türden çanak yalayıcılarını proletaryanın şiddetiyle ezip, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kurduktan sonra. İşte şiddet o zaman gereksizleşecektir.



Devrim şehitlerini anma etkinliği

28 Ocak Pazar günü Esenyurt İşçi Evi’nde Kemalist burjuvazi tarafından katledilen Mustafa Suphiler, 19 Ocak’ta Alman burjuvazisi tarafından katledilen Rosa Luksemburg, Karl Liebnecht ile 19 Aralık 2000’de zindanlarda katledilen devrimciler için bir anma düzenlendi. Bu üç katliamı ve direnişi birleştirmemizin nedeni; genel olarak burjuvazinin dünyanın her yerinde devrimin öncülerine yönelik katliamcı tutumunu ortaya koymak ve devrimcilerin bu saldırılara karşı gösterdikleri yiğitçe direnişleri tarihsel ve enternasyonal bir perspektif içinde yansıtmaktı.

Yaklaşık 70 kişinin katıldığı anmada, devrim şehitleri için yapılan saygı duruşunun ardından açılış konuşması yapan bir yoldaş, konuşmasında; Türk burjuvazisinin Osmanlı’dan devraldığı katilamcı geleneğini devam ettirdiğini, cumhuriyet kurulduktan bu yana tüm muhalif kesimlere yönelik sayısız katliama imza attığını dile getirdi. Kürt halkının en meşru ulusal hak mücadelesine karşı girişilen katliamlara ve tutsak devrimcilere yönelik katliamlara değinerek, bunun burjuvazinin değişmez bir tutumu olduğunu, ezilen sınıflar üzerindeki egemenliğini sürdürebilmek için bundan sonra da aynı tutum içerisinde olacağını ifade ederek, buna karşı sınıf mücadelesini yükseltmek gerektiğini vurguladı.

Daha sonra, okunan şiirlerin ardından, 19 Aralık katliamına ilişkin hazırlanan video kaseti izlendi.

Kaset izlendikten sonra, destek için dışarıda 60 gün sürdürülen açlık grevinde yeralan bir yoldaşımız, 19 Aralık katliamı öncesi süreci anlatarak, dışarıda kamuoyu yaratmak için açlık grevine başladıklarını hatırlattı. Şu an katliamlara, işkencelere rağmen devrimcilerin hücrelerde direnişi sürdürdüklerini ve hücreler yıkılana kadar da sürdüreceklerini, bunun için dışarıdaki desteğin hızla örgütlenmesi gerektiğini belirtti.

Anmaya birer tiyatro ve müzik grubu da dahildi. Ancak sonradan çıkan aksiliklerden dolayı bu gerçekleşmedi.

Programımız belli eksiklikler taşısa da gelen kitle üzerinde olumlu bir etki bıraktı.Açlık grevinde olan yoldaşımızın konuşmasından sonra okunan şiirler ve hep beraber Avusturya İşçi marşının söylenmesinin ardından anma sona erdi.

Kızıl Bayrak/Esenyurt