ARSIVANA SAYFA
 
03 Şubat '01
SAYI: 05
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Tuzaklar ve tuzağa düşenler
"Huzur"u bozanlar dizginsiz bir faşist terör dalgazının önünü açıyorlar
Başsavcı İMF'ye soruyor: Enerjideki yolsuzlukların talimatını siz mi verdiniz?
"Enerji piyasası" yasası gündemde
Örnek inisiyatifin kararları bir bir uygulanıyor
İşsizlik ve kapitalizm...
Tekstil'de satış sözleşmelerine izin vermeyelim!
SSK'yı tasfiyenin zenmini hazırlanıyor
KESK'in 3. Olağan Genel Kurulu...
Kapitalizmi savunanlar şiddet karşıtı olabilirler mi?
Direniş,katliam ve sol hareket/2
Tutsak yakınlarının Ankara girişimleri
TAYAD'lı Aileler: Yine bizim kapımız çalınıyor!...
Köln'de 40 bin kişilik coşkulu ve kitlesel gösteri
Tutsak temsilcileri ile heyetler arasında yapılan görüşmeler/Ek belge
Zürih sokaklarında emperyalist haydutlara militan tokat!
Davos formu ve enternasyonal mücadele
Orta burjuvazinin işçiler üzerindeki etkisini kırmalıyız
Ölüm Orucu direnişçileri anlatıyor...
İHD İstanbul Şb: Ölümler 100. gününde, yeni ölümler istemiyoruz!
Mücadele Postası







 
 

Diyarbakır suikastı ne de çok yararı bir arada sağladı devlete!.. Bunun rastlantı olduğuna inanmak için ya aptal, ya da batıl inançlı olmak gerekir...

Tuzaklar ve tuzağa düşenler!..

Diyarbakır suikastının teknik uzmanlık ve ustalığı, sistemin propaganda aygıtları tarafından övgüye boğuldu. Ama asıl başarısını zamanlama konusundaki ustalığıyla hakettiği de ortada. İşin bu yanı düzen cephesi tarafından nedense hiç gündeme getirilmiyor. Hatta mümkün mertebe dikkatler bundan uzaklaştırılmaya çalışılıyor. Bu anlaşılır bir durum, ne de olsa düzen cephesi en çok da suikastın zamanlamasından yararlandı. Halen de yararlanmayı sürdürüyor.

Hatırlanacağı gibi, suikastı hemen önceleyen günler, düzenin ve siyasi iktidarın son derece zorlandığı gelişmelerle yüklüydü. Üst düzey bürokratlardan iktidar partilerine, oradan ünlü işadamlarına uzanan yolsuzluklar zinciri ardarda patlak veriyor, sistemin pislikleri bir bir ortaya dökülüyordu.

Fakat sistemin ve siyasi iktidarın itibarını iki paralık eden asıl konu, zindanlarda herşeye rağmen sürmekte olan direnişlerdi. Ne azgın terör ve katliam, ne de F tipi hücreler devrimci iradeyi ve dolayısıyla direnişi kırmayı başarabilmişti.

Oysa devlet, tüm umudunu zindanlardaki devrimci direnişi kırmaya bağlamış durumdaydı. Ecevit’in ifadesiyle, “istikrar programı”nın güvencesi buna bağlıydı; içeride düzen sağlanmadan dışarıda sağlanamazdı. Emperyalizmin bu soysuz uşağı demek istiyordu ki; devrimcilere boyun eğdiremezsek eğer, işçi sınıfı ve emekçilere de boyun eğdirmeyi başaramayız, bu durumda işin içinden hiç çıkamayız. Nitekim bu aynı Ecevit, katliam sonrasında ve o sırada ciddi ciddi katliamla sorunu çözdüğünü zannetmenin bönlüğüyle, geleceğe umutla baktığını söyleyerek, buna “cezaevleri sorununu çözmüş olmayı” gerekçe gösteriyordu.

“İstikrar programı”nı güvenceye almak üzerinden bakınca kuşkusuz hedefi doğru seçmişlerdi. Yine katliamla da olsa sonuç alma hesapları da yerinde görünüyordu. Ancak bu yanlış hesap Bağdat’tan döndü. İşin başına geçtiklerinde gördüler ki, devrimcilere boyun eğdirmek sandıkları ve umdukları kadar kolay değilmiş. Bunun o kadar kolay olmadığını Ecevit gibi çömezler önden kestiremeseler bile, kırk yıllık politika kurdu Demirel bunun böyle olduğunu, “biz bu izi 30 yıldır silemedik” sözleriyle daha katliam öncesinde tescil etmişti bile.

Kanlı saldırı ve hücrelerin de devrimci direnişi kıramaması, düzen açısından sadece buna bağlanan umutların sönmesini değil, aynı zamanda bunun üzerinden yürütülen bütün bir politikasının da çökmesini getirdi. Direnişin gücü tüm bu karşı-devrimci hesapları ve umutları boşa çıkarmakla kalmadı, dışarıdaki ilerici devrimci güçleri politik ve moral açıdan güçlendirdi. Oysa, devrimci tutsaklara yönelik kanlı katliam saldırısıyla, devrimci güçleri sindirmeyi ve aynı zamanda böylece kitlelere gözdağı vermeyi de hedeflemişlerdi.

Özetle, zindan cephesindeki katliam saldırısına dayalı tüm hesapları ve umutları boşa çıktı. Dahası buna eşlik eden tüm demagojik propaganda ve argümanlar da direnişin kırılamayan kararlılığı karşısında olduğu gibi çöktü.

İşte tam bu süreçte, önemli bir ilin -Diyarbakır’ın- emniyet müdürü, hem de emniyet müdürlüğünün burnu dibinde, bir suikaste kurban gidiverdi.

Zamanlama kritik önemde, ancak, seçilen il ve seçilen kişiyi bundan ayrı düşünmek de mümkün değil. Yani, her açıdan gündemi kaplayacak, tümden değiştirecek bir gelişme. Senaryo öylesine “ustalıkla” hazırlanmış ki, suikast haberiyle neredeyse aynı dakikalarda, tüm televizyonlarda olayın “fail”lerine ilişkin haberler de veriliyordu. Yakalanan tek bir kişi, tek bir tanık, tek bir kanıt sözkonusu olmadığı halde, her nasıl oluyorsa, devlet fail ya da failleri biliyor ve açıklıyordu. (Hatırlanırsa, Kışlalı suikastında da aynı yolu izlemişlerdi. Ancak ilginçtir, Kışlalı suikastının faili hala da meçhuldür!)

Mekan olarak Diyarbakır’ın seçilmesi, zaten, fail olarak da Hizbullah’ın seçilmesini gerektirmektedir, biri diğerinin kanıtı kabul edilmelidir. Bunun ne kadar isabetli bir seçim olduğunu, sonraki gelişmeler de göstermiş bulunuyor. Bu gelişmelerin, “zamanlamadaki isabet” üzerine söyleyeceklerimizle de doğrudan bağlantısı var.

Suikastın Hizbullah bağlantısının hemen açıklanması sayesindedir ki, ölü emniyet müdürü şahsında, düzenin ve devletin “hemen” sahiplenilmesi sağlanabilmiştir. Biri “kemalist-laik sol” cenah, diğeri “demokratik cumhuriyetçi” Kürt cenah olmak üzere, düzen, küçümsenemez bir desteği bu sayede güvencelemiş/sağlama almıştır.

Adı üzerinde, “düzen solu”nu oluşturan kemalist-laik cenahın zaten düzenin destekçisi olduğu söylenebilir. Bu, genel hatlarıyla doğru olmakla birlikte, bu cenah kendi içinde bir bütünlük arzetmediği oranda, desteği de süreklilik ve sağlamlık açısından tam bir güvence vermemekte, sık sık çatlaklar oluşturabilmektedir. Suikastı takibeden günlerde bu çevrelerden ardarda destek mesajları yayınlandı, köşe yazıları döşendi.

Hemen tümünün dayanak noktası (ya da birleştikleri eksen) ise dinci terör karşıtlığı idi. “Her türlü teröre karşı olmak” demagojisini dilden düşürmeyen kimileri, devrimci tutsaklar ve aileleri üzerindeki azgın devlet terörüne karşı aylardır ağzını açamamış olmanın da coşkusuyla, bu suikast karşısında aslan kesildi, teröre verip veriştirdi. Kimi köşe yazarı “ilerici” aydın için, Mumcu ve diğer kontra suikastların kanıtları ortada iken, her seferinde dinci terör yemini yutmak, avanaklık mertebesinin bir göstergesi olsa da, düzenin de fazlaca seçeneği bulunmuyor. Avanak da olsa elindekilerle idare etmek zorunda. Fakat bu cenahta birileri de var ki; musibet varlıklarını sürdürmek için ordu yalakalığının da yeterli bulmuyorlar. Bu nedenledir ki; Gaffar Okkan suikastı üzerinden en gerici ve faşist odaklarla yarışa kalktılar. Tescilli devlet uşağı Perinçek, dünkü diktatör Evren’in ağzıyla işi idam savunusuna kadar vardırdı.

Diyarbakır töreninin ve ardından koro halinde yapılan propagandanın da ortaya koyduğu gibi, düzen açısından asıl önemli olan, Kürt kitlelerinin yedeklenebilmesi ihtiyacıdır. HADEP açısından gerekçe, ister “barış ortamı”nı korumak, isterse Hizbullah (dünkü tabirleriyle Hizbul-kontra, söylemlerdeki bu ayrımın kritik anlamı ve önemi gözardı edilmemeli!) cinayetleri konusundaki hassasiyet olsun, sonuç, “sömürgeci TC”nin emniyet müdürüne sahip çıkmak olarak yansımıştır. Dolayısıyla da devlete ve onun daha dün Kürt halkını katliamdan geçiren kolluk güçlerine...

Oysa, suikastın hemen öncesinde, zindan direnişleri ve kanlı katliam saldırısı sürecinde, bu aynı kitle (salt Diyarbakır özgülünde de değil, genelde yurtsever Kürt emekçileri) düzenden ve düzene teslimiyet sürecinden uzaklaşmanın, devrime yeniden sempati beslemenin işaretlerini vermeye başlamışlardı. Düzen ve devlet için ciddi bir risk alanı doğuran bu gelişme, bu Gaffar Okkan olayı sayesinde önemli ölçüde kesintiye uğratılmış oldu. (Bir taşla bu kadar kuşun birarada vurulması nasıl bir rastlantı olabilir ki, eğer öyleyse?!) Bu gericiliğin, bu düzen destekçiliğinin vebali, kuşkusuz, HADEP’le birlikte, bölgede faaliyet yürüten ve terör karşıtı bir miting için başvuruda bulunacaklarını açıklayan “32 sendika ve DKÖ”nün de omuzlarındadır.

Görüldüğü gibi düzen, onlarca devrimciyi katletmekle elde edemediği başarıyı, kendi bir tek adamının (suikastte ölen diğerlerinin adı bile anılmıyor) ölümüyle elde edebiliyormuş. Aynı amaca hizmet edemez kuşkusuz, ancak kendi içindeki hedeflerine azami düzeyde ulaştığı da su götürmezdir. Gündem değiştirilebilmiştir, Türk-Kürt birarada “ulusal” bir kenetlenme sağlanabilmiştir, “terör karşıtı” (özdeşleştirilerek kullanıldığı oranda, demek oluyor ki devrim karşıtı!) propaganda yaygınlaştırılabilmiştir, polisin yetkilerini genişletme yönünde çabaların önü açılabilmiştir, vb...

Tüm bunların düzen açısından önemli kazanımlar olduğu ortada. Ancak, bir kez daha, bu kazanımların da öncekilerden daha az iğreti olmadığını görebilmek gerekiyor.

Öncelikle; örneğin gündemi tutmak konusundaki başarının sınırları daha şimdiden aşılmaya başlanmış bulunuyor. Hem de, tümüyle düzenin kendi iç sorunları üzerinden. Bir de zindan direnişlerinin yeniden gündeme oturacağı gelişmelerin an meselesi olduğu gözönüne alınırsa, düzenin gündem yaratma ve tutma konusundaki başarısının ne kadar ömrü olduğu görülebilir.

Diğer bütün “kazanımlar” da, gündemi kimin belirlediğine bağlı olarak değişkenlik gösterecektir. Şöyle ki; zindan direnişlerinin kazanımla sonuçlanması gündemi devrim lehine değiştireceği gibi, bu aynı gelişme düzenin sağladığı iç bütünlüğü de sarsacak, suikast sayesinde yedeklediği güçlerin bir kısmını yeniden düzenden koparabilecek, devrimin prestijini yükseltecek/düzeninkini düşürecektir. Bugün, “ilerici” gazetelerin köşelerini karartan polis övgülü yazıların yerini, yeniden, işkence karşıtı-demokrasi övgülü yazılar alacaktır.

Daha da önemlisi, devrimci kazanımın işçi ve emekçi kitlelere İMF-TÜSİAD yıkım programına karşı “direne direne kazanma” güç ve umudu aşılamasıdır ki, sistemin asıl çekindiği de budur. Daha iki yılını bile doldurmadan siyasal ömrünü doldurmuş bulunan faşist koalisyonun programını tamamlamadan yıkılması, sistem için onarılması güç bir siyasi kriz nedeni olabilecektir.

Zindan direnişinin bu toplumsal-siyasal anlam ve etkisi, düzen açısından olduğu kadar, devrim açısından da kilit önemdedir. Özellikle dışarıda, bu önemi karşılayacak bir çaba sarfedildiği, güçlü direnişe güçlü destek örgütlenebildiği oranda, başarmamak için bir neden kalmayacaktır.