ARSIVANA SAYFA
 
20 Ocak '01
SAYI: 03
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Ölüm Orucun Direnişi emekçilerin mücadelesine yol gösteriyor!
Direniş ruhunu alanlara taşıyarak saldırıları püskürtelim!
"Omuzlarımızdaki tarihsel yükün gereğini yerine getirmek boynumuzun borcudur"
Tıbbi müdahale işkencesi
Saldırının hedefi şimdi de avukatlar
Faaliyetlerimizden
Kamu emekçileri hareketi
Sınıf hareketi
Bor madenleri özelleştirme yağmasına açılıyor
"Yolsuzlukla mücadele" ya da sermayenin yalan kampanyası
Reformizmin direniş cephesine büyük ihaneti
Katliama utangaç destek
Katliam ve direniş/3
"Devrimin bekçileri"
Luxemburg ve Liebknecht için Berlin'de görkemli anma törenleri
Tutsak temsilcileri ile heyetler arasında yapılan görüşmeler/3
Ölüm Orucu direnişçileri anlatıyor
Direniş sürüyor
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 


Korkunuz zafere olan inancımızı pekiştiriyor

Devrimci tutsaklara yönelik kanlı cezaevi operasyonlarında onlarca devrimci şehit düşerken yüzlercesi ağır yaralandı. Devrimcilerin katledilmesini şanlı bir “zafer” olarak değerlendiren Ecevit ve Türk, titrek konuşmalarla ve kayan gözlerle gerçek durumlarını ortaya koydular. Ölümüne direnenlerin, otomatik silahlar altında halaya duranların yiğitliği, direnişin zindan duvarlarını delerek alanlara sıçraması, eli kanlı katillere korkulu kabuslar yaşattı. Ecevit “umarım taşkınlık büyümez” derken sesinin titrekliği ve kısıklığı, devrimci irade karşısındaki çaresizliğindendir.

Demirel otuz yıldır üzüntüyle yaşıyormuş. Denizlerin ölüm fermanını imzalayan bu eli kanlı katil, ölüm oruçlarından çok etkilendiğini söylüyor ve ölümlerin olmaması dileğinde bulunup “otuz yıldır” Deniz Gezmiş olayını unutamadığını söylüyor. Bu kanlı katil bilmelidir ki, özgürlüğü için ölümü göze alan bu yiğit insanlar boşuna ölmediler. Onlar “Biz şerefimizle bir kere ölürüz, ama siz bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz” dediler idam sehpalarında. Seni otuz yıldır etkisi altında bırakan, suratında bir kırbaç gibi şaklayan işte tam da bu sözlerdir, burada dile gelen inanç, irade ve kararlılıktır. Ve şunu çok iyi bilin ki; bu katliamı da ömrünüz boyunca unutamayacaksınız. Ölüm Orucu Direnişi ölümlerle sonuçlanmaya başladığında, ne kendi insanınıza ne dünyaya bunu anlatamayacaksınız...

Korkularını dile getirenler arasında katliamın önemli destekçileri, burjuva medya ve onun kalemşörleri de var. Bunlar gerçekleri çarpıtarak kanlı katliamı alkışlıyorlar. Başbakan Ecevit operasyonun başarılı olduğunu söylerken, bir de “hayırlı olsun” dileğinde bulunuyordu. Burjuva basında ise zafer çığlıkları atılıyordu. Halkın çocuklarını öldürerek halkına “hayırlı olsun” dileklerinde bulunan bir başbakan ancak eli kanlı bir katil olabilir. Kirli savaş medyası ise malüm. Ölüm orucunun sahte olduğunu, cezaevlerinde otomatik silahlar bulunduğunu söyleyenler, hiçbir kanıta dayanmadan bunları manşet yapabildiler. Bayan tutsağın “Bizi diri diri yaktılar” sözü, “Örgüt liderleri diri diri yaktı” sözleriyle çarpıtılarak manşet yapıldı. Bu arada büyük direnişin duvarları delip sokaklara taşmasına, cezaevlerinin gösterilen direniş karşısında savaş alanlarına dönmesine, hele hele komünizmin bir sembolü olan orak çekiç amblemine olan sadakata bakıp kahroluyorlar. Katliamın hemen ardından köşe yazılarında dile getirilenler bunun kanıtıdır. (...)

Kokuşmuş düzen çeteleşmiş devlet katliamcı yüzünü bir kez daha devrimci tutsaklar üzerinde göstermiştir. Yalan dolanlarla yaptıkları bu kanlı katliamda, devrimci irade karşısında yalanları bir bir ortaya çıkmaya başladı. Zafer çığlıkları atanlar bununla aynı anda direnişin gücü ve kararlılığı karşısında çaresizliklerini gizleyemiyorlar.

Bu da bizim zafere olan inancımızı pekiştiriyor.

Ölümü yenenleri kimse yenemez!

K. Zafer



Hain her yerde haindir

Kanlı iktidar, başta devrimci tutsakları hedef alarak inşa ettiği F tipi cezaevleriyle yavaş yavaş yaşamı hücreleştirmeyi amaçlamaktadır. Bu uygulamaya baştan beri “sessiz ölüm” denildi. Bu faşist uygulamaya karşı kendine insanım diyen herkes kendi çapında tepki koydu. Bunların arasında SAG’ın başlamasıyla beraber bildiri çıkaran Emek Platformu bileşenleri de var. Hatta SAG başlamadan önce bazı sendikalar F tipi cezaevleriyle ilgili olarak bildiriler çıkarmış, bunun üzerine işçi düşmanı Yaşar Okuyan, “F tipi cezaevleriyle ilgili bildiri çıkaracağınıza işçilerinizin sorunlarıyla ilgilenin” şeklinde tepki göstermişti.

Bu tepki karşılığını hain sendika bürokrasisinde bulmakta gecikmedi. Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk F tipi cezaevleri konusunda sendika konfederasyonları başkanlarını rahatlıkla “ikna etti”. Türk’le görüşmeye Türk-İş Genel Başkanı Bayram Meral, KESK Genel Başkanı Siyami Erdem ve DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi gitmişti. Görüşmeden sonra basına yapılan ortak konuşmada sözalan Bayram Meral, Adalet Bakanı Türk’ün “Toplumsal barış sağlanıncaya kadar F tipi cezaevlerinin açılışı ertelenmiştir” açıklamasının mantıklı olduğunu belirtmiş, SAG ve ÖO Direnişi’nin bitirilmesi gerektiğini söylemişti.

Bu hainler, işçi sınıfının yükselen mücadelesi önünde barikat kurmaları yetmiyormuş gibi, emekçi mücadelesinin öncü kadroları olan devrimci tutsakların direnişini de kırmaya çalıştılar. Sermaye iktidarının yıllardır işçi sınıfını ve emekçileri enflasyon düşecek, ücretler iyileştirilecek türünden sayısız vaatlerini yerine getirmediklerini bilmiyor mu bu başkanlar? Nasıl olur da Adalet Bakanı’nın temelsiz, bulanık konuşması sözde sorunun çözüldüğüne yönelik bir açıklama olarak nitelenir? Zaman, o açıklamanın yalnızca kamuoyunu kandırmak için yapıldığını cezaevlerindeki kanlı vahşetin ardından F tiplerinin açılmasıyla gösterdi. Sadece sizin buna kanmış görünmeniz bir kez daha ihanet içinde olduğunuzu tescil etti.

Türk-İş’in devletle, TÜSİAD’la sarmaş dolaş çalıştığını dost düşman herkes biliyor. Hatta bir işadamı tarafından övülüp göklere çıkartılan B. Meral, işçi aidatıyla geçinen patron adamı olarak tanımlanmıştı. Ama “Bayram istifa!”, “Suskun Türk-İş istemiyoruz!” gibi sloganlar gür çıkmaya başladığında, Ankara Kızılay meydanında olduğu gibi polis barikatlarına bile yüklenebiliyor.

KESK başkanı Erdem, KESK’in üye sayısının çok üzerinde emekçiyi alanlara taşıdığı 1 Aralık eylemindeki konuşmasında, F tipi cezaevlerinin karşısında olduğunu söylemesi kuşkusuz olumlu ve önemliydi. Fakat bu konuşmanın taban basıncının ürünü olduğu, devletin her yıl emekçilere verdiği boş vaatlere rağmen Adalet Bakanı’nın sözlerine bel bağlamasıyla görülmüştür.

Bir de TİS süreçlerinde ihanet sözleşmelerine imza atan, ardından da sorumluluktan kurtulmak için Türk-Metal’i suçlayan kurnaz DİSK var. Bu hainlerin de sözde ne söylerlerse söylesinler, işin özünde Türk-iş’ten farklı bir konumda olmadığını söylemekle yetinelim.

Devrimci tutsakların talepleri işçi sınıfı ve emekçilerin talepleridir. Bunları görmezden gelip, kulak tıkayanlar gerçekte işçi sınıfının taleplerine kulak tıkayanlardır.

İstanbul’dan bir emekçi




Zindan katliamı ve “demokratik cumhuriyet”...

19 Aralık katliamı herkesin gözleri önünde yapıldı. Bu saldırı ve katliamın planları aylar öncesinden yapılmıştı. Türk devleti vahşi katliamını örtbas etmek için dışarıdaki muhalif kesimlere, devrimci basına, kurum ve derneklere saldırmakla yetinmiyor. Güney Kürdistan’a da askeri birliklerini yığmaya başladı. Zaten TC’nin tarihi kanla yazılmıştır. Cezaevlerinde yaşanan bu katliam ne ilktir, ne de son olacaktır.

Ne yazık ki, bu katliamda da PKK’li tutsaklar, “barış” adına, “demokratik cumhuriyet” adına sessiz kalmayı tercih ettiler. “Demokratik cumhuriyetçiler” sözde barış çizgisinde ısrar ettikçe batağa saplandıklarının farkında değiller mi? “Barış” dedikçe, kendilerine yönelen namluların farkında değiller mi? Eğer Türk devleti cezaevlerinde PKK’li tutsaklara saldırmıyorsa, onlardan çekindiği için değil, tam teslimiyeti dayatmak istediği içindir. Şimdi dışarda Güney Kürdistan’a askeri yığınak yaparak, vahşi saldırıların en katmerlisini planlayarak, PKK’nin üstüne yürüyor.

Kürt halkının en demokratik istemlerini dahi kanla bastıran bir devlet barıştan, demokrasiden ne anlar? Tutsak insanlara dünyada eşine rastlanmayan bir vahşilikle saldıranlardan “barış” ve “demokratik cumhuriyet” adına beklentiye girmenin ne anlama geldiği üzerine iyice düşünülmelidir. Bu sorunların hepsi “önderlik” sorunuyla içiçedir. “Önderlik” barıştan, demokratik cumhuriyetten bahsederken, dışarda ve içerde Türk ve Kürt halkına yönelik azgınca saldırılar yürütülmektedir. Bu yaklaşımın peşinden gitmenin sonu ise hüsrandır.

Hücre saldısıyla, devrimci tutsaklar şahsında toplumun direnme ruhu, mücadele etme isteği teslim alınmak istenmektedir. Bu saldırı topyekûndür. Mücadelemiz de topyekûn olmalıdır.

Yaşasın zindan direnişimiz!

Bir Kızıl Bayrak okuru/İzmir




Bizi özgürlüğe götürecek
mücadeleye atılalım!

Şu günlerde yaşadığımız olaylar hep kendi bilinçsizliğimizdendir. Bizlere seçimlerden önce bol bol vaatte bulunan politikacılar, işbaşına geldiklerinde bunun zerresini uygulamıyorlar. Biz onuru ve namusu olmayan bu şerefsizlere umut bağlıyoruz. Her geçen gün soframızdan, benliğimizden ve zaten kırıntıdan ibaret özgürlüğümüzden çalıyorlar.
Süresiz Açlık Grevi ve Ölüm Orucu’nda olan yoldaşlarımız ve dostlarımız dört duvar arasında, baskıya, zulme ve her türlü işkenceye rağmen direniyorlar. Ama bizler ne yazık ki mücadelemizde çok yavaş ve ağır davranıyoruz. Bu ne zamana kadar böyle sürecek? Nereye kadar böyle devam edecek?

Almadıkları bir canımız vardı, onu da yavaş yavaş alıyorlar. Fakat unutuyorlar ki, “bizler toprakta karınca, suda balık ve havada kuş kadar” çoğunluktayız. Bir can gider yerine bin can gelir, ama mücadelemizden vazgeçmeyiz. Sermaye sınıfı ve onun devleti bizden kopardıkları insanlarımızı şimdi de tecrit hücrelerine koymaya çalışıyor. Amaç devrimci tutsaklar şahsında emeği, emekçilerin yaşamını hücrelere tıkmaktır! İnsanları bir araya getirmemektir!

Yarattığımız bütün değerleri soyan ve sömüren asalaklar, işkenceci katil sürüleri ellerini kollarını sallayarak geziyorlar. Devletin en tepesindekiler tarafından şerefli ve kahraman ilan ediliyorlar. Fakat bizim insanlarımız sırf emekçilerin davasını savundukları için onlarca yıl cezalara çarptırılıyor ve hücrelere atılıyorlar.

Bizler bu dünyaya Amerikan uşağı olmaya gelmedik. Cottarelli gibi şerefsizlerin sözü topraklarımızda geçmemeli. Geçecek diyenleri de onların yanına kovalım! Bizler sokaklara, alanlara çıkarak hakkımızı arıyoruz. Ama şimdiye kadar yaptığımız tek şey bu. Ben bunu yeterli görmüyorum. Bütün bu sorunların kaynağı sistemin kendisidir. Bu rejimi değiştirmek için daha da ileri gitmeliyiz. Her gün sorunlardan yakınmaktan ve yavaş yavaş erimekten vazgeçip, bizi özgürlüğe götürecek olan mücadeleye atılmalıyız. Bu bizim tarihsel görevimizdir.

Çiğli Organize’den bir işçi