ARSIVANA SAYFA
 
20 Ocak '01
SAYI: 03
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Ölüm Orucun Direnişi emekçilerin mücadelesine yol gösteriyor!
Direniş ruhunu alanlara taşıyarak saldırıları püskürtelim!
"Omuzlarımızdaki tarihsel yükün gereğini yerine getirmek boynumuzun borcudur"
Tıbbi müdahale işkencesi
Saldırının hedefi şimdi de avukatlar
Faaliyetlerimizden
Kamu emekçileri hareketi
Sınıf hareketi
Bor madenleri özelleştirme yağmasına açılıyor
"Yolsuzlukla mücadele" ya da sermayenin yalan kampanyası
Reformizmin direniş cephesine büyük ihaneti
Katliama utangaç destek
Katliam ve direniş/3
"Devrimin bekçileri"
Luxemburg ve Liebknecht için Berlin'de görkemli anma törenleri
Tutsak temsilcileri ile heyetler arasında yapılan görüşmeler/3
Ölüm Orucu direnişçileri anlatıyor
Direniş sürüyor
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

Reformizmin direniş cephesine
büyük ihaneti

E.Yankı

"Kendi davası için dövüşmeyen,
dövüşür düşmanınki için”
(Bertolt Brecht)

Savaş sanatının en önemli ilkelerinden biri, düşman karşısında bütünlüğün korunması gerekliliğidir. Zira bütünlüğün bozulması; iradede bir parçalanma ve zayıflama, dolayısıyla düşman saldırısına açık bir pozisyon demektir.

Ölüm Orucu Direnişi zindanlarda tüm kararlılığıyla sürerken, bu direnişle dayanışma amaçlı örülen muhalefet cephesi ise bütünlüğünü koruyamamış, bu ise düşmana geniş bir manevra alanı açmıştır. Esas olarak reformist cepheden gelen bu dağılma, salt bir zayıflıktan öte, kısmen suça bile girmektedir. Zira bu davranış, nesnel olarak devletin katliamını, fizik ve psikolojik terörünü kolaylaştıran fiili bazı çabalarla birleşmektedir.

Gittikçe ısınan kavga alanları, devlet terörünün dişini göstermesiyle doğal bir ayrışmaya sahne olmuştur. Devrimciler birbirlerine daha çok kenetlenmişler, ancak özellikle yasal sol reformist partiler sürecin dışına doğru çıkmışlardır. Polis yürüyüşünün ardından ÖDP merkezi olarak eylemlere katılmama kararı alırken, kapısının önünde dayak yiyen analara "Komünist Parti" yaftası taşıyan SİP kapılarını kapatmış, EMEP de sonuçta bu ikisinden farklı bir pratik sergilememiştir. Elbette eylemsel ayrışmayı koşullayan siyasal kimlikte bir ayrışmaydı ve bu süreç içerisinde söylemde de bir ayrışma olarak kendini açığa vurmuştu.

Adalet Bakanı’nın F tiplerinin süresiz ertelendiğini açıklamasına kadar söylemsel olarak birleşik bir hatta yükselen muhalefet cephesi, yazık ki bu açıklamanın reel gerici amacına uygun olarak parçalanmıştır. Bu açıklamanın görünen amacı, tutsakları aldatıp Ölüm Orucu Direnişi’ni sona erdirmekti. Ancak devrimci tutsakları yeterince iyi tanıyan devlet için bu asıl amaç olamaz. Hem zaten görüşmeler sürerken bu açıklamanın ilk elden tutsaklara yapılması ve oradan bir cevap gelmesi beklenirdi bu durumda. Ancak açıklama doğrudan kitlelere yapılmış, tutsakların bu oyuna gelmemesi karşısında ise, "işte devlet, onlar ölmesin diye elinden geleni yaptı, ama onlar uzlaşmaya yanaşmıyorlar" şeklinde bir propagandayla dışarıdaki muhalefet cephesi parçalanmak istenmiştir.

Öyle de oldu. Reformist yapılar, "ölümü savunmama" maskesi altında, kendilerine direnişin dışında ve fiilen devletin lehinde bir alan açtılar. Hele ki katliamın bir gün öncesinde yaptıkları ortak açıklamayla tutsakları Ölüm Orucu’nu bırakmaya çağırmaları, son derece dikkate değer bir davranış olmuştur. Öyle ki, insanlar bir yandan ellerindeki gazetelerden "devlet elinden geleni yapmış, uygun ortam oluşmuştur" içerikli bu açıklamayı okurken, aynı anda televizyonlardan katliam haberlerini seyretmekteydiler. Parçalanmışlığın böylesine açık bir ifadesi, hücre karşıtı muhalefet tabanında da doğal olarak kafa karışıklığına neden olmuştur. Bu ise, 19-22 Aralık katliamının yolunu döşeyen taşlardan birini oluşturmuştur. Zira tam da o sırada devletin de temel argümanı, insancıl görünümlü "biz elimizden geleni yaptık, ölümleri seyredemezdik" biçiminde idi.

Reformist partiler bu manevralarla devlet terörünün hedefinden çıkmaya uğraşıyorlardı işin aslında. Ama bu onlar için başka olanaklar anlamına da geliyordu. Kitleler şu dönemde bir şekilde politize olmuşlardı. Onları politize eden temel etken ise; F tipi hücrelerin ne kadar insanlık dışı olduğu ve oraya tutsakların zorla atılmaya çalışılması, buna karşı yükselen kararlı bir devrimci direniş, son olarak da yüzlerce insanın ölüme yürümesiydi. Devletin amansız terörü ve yoğun manipülasyonları sözkonusuydu. Onlarsa kendilerine bu terörün dışında, ama yine de güya "sol"da bir konum belirlemişlerdi. Devletin bu azgın terörünün, yalnızca fiziksel olarak devrimciler üzerinde değil, bilinçsel olarak kitleler üzerinde de hüküm süreceğini hesaplayan reformist partiler, kendilerince bundan faydalanma yoluna gittiler.

Solda kalma adına F tiplerine teorik olarak karşı çıkmaya devam ettilerse de, yine teorik olarak devrimi savunmaları kadar temelsiz ve samimiyetsizdi bu söylemleri. Direnişi ise seçtikleri konumları nedeniyle savunamıyorlardı. Bunun üzerine ise onu karalama yoluna gittiler. Üstelik ölüme yürünmesinin kitleler üzerindeki etkisini, insancıl duyguları kullanarak. Direnişi "ölüm üzerinden siyaset yapmak" olarak karaladılar. Bunu bizzat genel başkanları üzerinden yaptılar. ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras, bir televizyon programında, açıkça Direniş’e ve devrimci değerlere sövgünün bir parçası oldu. Majestelerinin "Komünist Parti"si olmaya soyunan SİP Genel Başkanı Aydemir Güler, görkemli bir direnişin ölümüne sürdüğü bir sırada tutup devrimcilerin ve devrimci siyasetin kanlı bir tasfiyesinden sözetti. Bu iki örnek, faşist katliam ve terörün reformist kafalı bu adamların iradesini ve ruhunu ezmekle kalmadığını, daha bir de onları bayağılaşmaya ve soysuzlaşmaya ittiğini gösterdi.

Bu örneklerden anlaşıldığı üzere, reformizm hücre karşıtı muhalefetin bütünlüğünü bilinçli ve hesaplı bir tutumla bozarak düşmana yaranma çizgisine kaymıştır. Gideceği yer de onunla birlikte tarihin çöplüğü olacaktır.





Diyarbakır'da 28 çocuk tutuklandı!..

Faşist devlet terörü sınır tanımıyor


Sermaye iktidarı 19 Aralık katliamı ile eşzamanlı bir operasyonu da Güney Kürdistan'daki PKK gerillalarına karşı başlattı. Bu eşzamanlı operasyon tabii ki düzenin çok yönlü tasfiye saldırısını açıkça göstermektedir. Türkiye'de ise bu saldırıya karşı yurtsever kitleler çeşitli şekillerde tepkilerini gösterdiler.

İşte bu eylemlerin birinde, Şanlıurfa'nın Viranşehir ilçesinde 9 Ocak akşamı gerçekleştirilen korsan eyleme polis panzerlerle saldırdı ve çevrede gördüğü 29 çocuğu gözaltına aldı. Gözaltının ardından mahkemeye sevkedilen çocuklardan 28'i “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklandı. Yaşananların topluma yansıması ve oluşan tepkiler sonucunda bu çocuklardan 22'si sonraki günlerde tahliye edilirken, 6 çocuk hala cezaevinde.

Çocuklardan biri 9 yaşında, yalnızca biri ise 18'in üstünde. Bu arada 6 yaşında çocukların da gözaltına alındığı ve yaşları uygun görülmediğinden olsa gerek serbest bırakıldığı da söylenenler arasında. Avukatlar ve çocukların aileleri çocuklarının gözaltında işkence gördüklerini ve bu nedenle ifadeleri imzaladıklarını söylüyorlar. Henüz oyun çağında olan 9 yaşındaki bir çocuğa işkence ederek ifade almaya çalışmak, ancak köklü bir katliam geleneği olan faşist devletin yapabileceği bir şeydir.

19 Aralık katliamının ardından gerçekleşen bu olayla bir kez daha devletin faşist yüzü sergilenmiş oldu. Evet, devlet 28 çocuğu tutuklayarak, “gücünü” ve “yenilmezliğini” bir kez daha gösterdi. Aslında gösterdiği, 19 Aralık'ta ve direnişin sürdüğü sonraki günlerde de fazlasıyla göstermiş olduğu; acizliği, korkaklığı, vahşiliği ve çaresizliğiydi.

Sermaye devleti bu pervasızlığı ve tahammülsüzlüğüyle, devrimci hareket nezdinde tüm toplumsal muhalefete karşı başlatmış olduğu azgınca saldırıya gösterilen direnişi bastırabilmeyi amaçlamaktadır. Ancak ne zindanlarda hücre saldısıyla, ne de dışarıda gözaltı, tutuklama ve işkence terörüyle amacına ulaşamayacak, kazanan direniş ve devrimci mücadele olacaktır.





İzmir’de hücre ve katliam karşıtı
eylem ve etkinlikler...


İHD Cezaevi Komisyonu’ndan mektup eylemi

İHD Cezaevi Komisyonu üyesi tutuklu yakınları, milletvekilleri ve bakanlara mektup göndererek, cezaevlerinde yaşanan gelişmelere ilişkin düşünce ve protestolarını ilettiler. Saat 12:30’da Cumhuriyet Büyük Postanesi’nden gönderilen mektupların içeriği, 19 Aralık’ta cezaevlerinde yaşanan vahşet ve ardından F tipi cezaevlerine yapılan nakillere ilişkindi. Mektuplar postaya verilmeden önce, basına okunarak açıklama yapıldı.

Son 10 günde tutuklananların sayısı 20’ye çıktı

İzmir’de gözaltı ve tutuklama furyası artarak devam ediyor. Geçen hafta Menemen-Asarlık’ta yapılmak istenen eylemde büyük çoğunluğu üniversite öğrencisi 10 kişi tutuklanmıştı. Ardından Serkan Eroğlu’nun anmasında polis panzerlerini taşladıkları iddiasıyla 8 öğrenci daha tutuklanarak Buca Cezaevi’ne konuldu. Bu hafta içerisinde 2 öğrenci de aynı gerekçeyle gözaltına alınarak tutuklandı. Böylece son 10 günde tutuklananların sayısı 20’ye çıkmış oldu.

Hücre karşıtı eylemlilikler:

13 Ocak Cumartesi:

Hücre Karşıtı Platform tarafından Konak Sümerbank önünde oturma eylemi yapıldı. Yaklaşık 80 kişinin katıldığı eylem, HADEP’in benzer içerik ve Güney Operasyonu’na ilişkin yaptığı eylemden sonra başladı. HADEP’in 12:00’de başlayan eylemine 400 kişi katıldı.

14 Ocak Pazar:

Tayy-Der tarafından cezaevleri gündemli olarak MKM’de bir panel yapıldı.

16 Ocak Salı:

İHD İzmir Şubesi’nde ailelerin tanıklığında bir basın açıklaması yapıldı. Saat 12:30’da yapılan açıklamada tutsak ailelerinin tutsakları görmeye gittiklerinde edindikleri bilgilere dayanılarak hazırlanan bir dosya basın mensuplarına dağıtıldı.

Kızıl Bayrak/İzmir