ARSIVANA SAYFA
 
20 Ocak '01
SAYI: 03
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Ölüm Orucun Direnişi emekçilerin mücadelesine yol gösteriyor!
Direniş ruhunu alanlara taşıyarak saldırıları püskürtelim!
"Omuzlarımızdaki tarihsel yükün gereğini yerine getirmek boynumuzun borcudur"
Tıbbi müdahale işkencesi
Saldırının hedefi şimdi de avukatlar
Faaliyetlerimizden
Kamu emekçileri hareketi
Sınıf hareketi
Bor madenleri özelleştirme yağmasına açılıyor
"Yolsuzlukla mücadele" ya da sermayenin yalan kampanyası
Reformizmin direniş cephesine büyük ihaneti
Katliama utangaç destek
Katliam ve direniş/3
"Devrimin bekçileri"
Luxemburg ve Liebknecht için Berlin'de görkemli anma törenleri
Tutsak temsilcileri ile heyetler arasında yapılan görüşmeler/3
Ölüm Orucu direnişçileri anlatıyor
Direniş sürüyor
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

"Ölüme methiye” ya da burjuva köşe yazarlarının ikiyüzlülüğü...

Katliam ve direniş/3

H. Fırat
(25 Aralık ‘00 tarihinde verilmiş bir konferansın kayıtlarıdır...)

28 Şubat ve İmralı teslimiyeti sonrasında
kazanılan özgüvenin depreştirdiği hevesler

Kürt hareketini teslimiyete sürüklemeyi başaran sermaye iktidarı, bunun da verdiği özgüvenle, bir süredir aynı sonucu Türkiye devrimci hareketi üzerinde deneme, bu alanda da sonuç alma hesabı içerisindedir. Bu hesap temelsizdir ve tutması olanaksızdır. Sosyal çelişki ve çatışmaların ürünü olan, temel toplumsal sorunlara dayalı olarak şekillenen devrimci akımı ortadan kaldırmak, hele de Türkiye gibi bir ülkede, beyhude bir çabadır.

Devrimci hareketi bitirmek, şu veya bu devrimci akımı bitirmekten tümüyle farklıdır. Türkiye’nin son yirmi yılına bakıldığında, bir sol parti ve gruplar mezarlığı ile karşılaşılır. Devrimci olmak iddiası taşıyan çok sayıda parti ya da örgüt şu veya bu biçimde tasfiye olmuştur. Buna bugün ve yarın yenileri de eklenecektir. Sorun bu değildir. Bu, yapısal olarak zayıf, dayanaksız, tutarsız kimliğe sahip akımların kaçınılmaz akıbetidir. Bu, bir tür zayıf ya da gereksiz olanın elenmesi sürecidir.

Kaçınılmaz olan bu süreç aynı zamanda devrimci açıdan sağlıklı bir gelişmedir de. Günümüzün tüm zaaflı, geleceği olan bir ideolojik ve toplumsal temele oturmayan ara akımlarının akıbeti de bu olacaktır, biraz erken ya da geç. Ama bu gerçeğin öteki yüzü, kendi konumunda az-çok sağlam ve tutarlı olan temel akımların güçlenip öne çıkmasıdır. Buradan bakıldığında, Türkiye’de komünist ve devrimci-demokrat akımları bitirmek olanaksızdır. Tüm saldırı ve darbelere rağmen bu temel akımlar varlıklarını ve mücadelelerini sürdüreceklerdir.

Burjuva iktidarının dışardan bakanı dehşete düşüren acımasızlığının, devrimcilerin dışardan bakanda hayret ve hayranlık yaratan direnişinin gerisinde, tam da bu ülkedeki sosyal çelişkilerin derinliği ve keskinleşmesi gerçeği yatıyor. Tekelci burjuvazi bu sorunu, “toplumsal sorun”u çözmeden, ne devrim sorununu, ne de onun bir parçası olarak “cezaevi sorunu”nu çözmeyi başarabilir, bunlar beyhude çabalardır. Sınıf çelişkileri ve çatışmalarında kendini gösteren temel toplumsal sorunları çözemediği sürece, ki böyle bir çözümü tarihsel olarak imkansızdır, bu toprak, bu çatışmanın düşünsel ve siyasal ifadesi olan devrimci akımları da döne döne üretip besler.

Devletin “Siyaset Belgesi” ve devrimci akımların
ezilip ılımlılaştırılması ihtiyacı

Türkiye’nin en örgütlü ve dahası işbirlikçi burjuvazi adına politika üreten tek gerçek partisi, MGK merkezli ordu partisidir. “Devletin çelik çekirdeği” olarak tanımlanan oluşumdur. Devlet ya da ordu partisinin, özellikle ‘90’lı yılların ikinci yarısından beri, devletin yeniden yapılandırılması diye tanımlanan, bizim devletin tahkimatı demeyi tercih ettiğimiz bir planı var, bunu uyguluyor.

40 yıldır devrime karşı dalga kıran olarak kullandıkları islamcı hareket kontrolden çıkmaya başlayınca, ona yönelik bir terbiye ve yeniden kontrol edilebilir sınırlar içine çekme operasyonu gündeme getirdiler. 28 Şubat darbesi bunun ifadesi oldu ve bir hayli de başarı sağlandı, amaçlanan doğrultuda. Ardından Hizbullah operasyonu geldi. Bunun tam da İmralı teslimiyetinin sonrasına denk gelmesine dikkat ediniz. Zira bu kanlı çete bizzat devlet eli ve desteğiyle, özgürlük ve eşitlik isteyen Kürt halkına karşı örgütlenmişti. Bu amaç çerçevesinde Hizbullah çetesini önce kontra bir terör hareketi olarak en etkin şekilde kullandılar. Sonra, Kürt hareketi teslimiyet yolunu tutunca da, artık işinin bittiğine karar verdiler ve tasfiye ettiler. Kontrolden çıkmaya ve kendileri için de sorun olmaya başlaması bunu ayrıca gerektirdi.

Kürt hareketi cephesinde yaşananları ise biliyoruz. Kürt özgürlük mücadelesinin yarattığı büyük birikime rağmen, İmralı’da tam denetime alınan Abdullah Öcalan’ı kullanarak, PKK’yi teslimiyet çizgisine itmeyi başardılar.

Bütün bunlar sermaye düzenine ve devletine bir özgüven kazandırdı. Onu, aynı sonucun pekala devrimci hareket alanında da elde edilebileceği hevesine ve çabasına yöneltti. Uygulanacak acımasız bir bastırma ve ezme hareketinin devrimci hareketi örgütsel ve moral olarak çökerteceğini, onu adım adım teslimiyete, mücadeleden vazgeçmeye, aynı kapıya çıkan ve “Siyaset Belgesi”nde ılımlılaşma olarak tanımlanan icazetçi çizgiye iteceğini düşündüler.

Devletin gizli anayasası olarak da tanımlanan ve ‘90’ların ortasında yenilenen “Siyaset Belgesi”nin sola ilişkin tespitlerini ve bundan çıkan hedefleri biliyoruz. Bu belgede, net bir biçimde, solun önemli bir kısmı ılımlı bir çizgiye çekilmiştir, ama hala bir kesimi radikal tutumunu sürdürmektedir, denilmektedir. Ilımlılaşanı düzene entegre etme, radikalizmini sürdüreni ise ezme ve aynı “ılımlı” icazetçi çizgiye çekme hedefi vardır burada. “Siyaset Belgesi”nin sol harekete ilişkin tespitleri üzerinden ortaya konulan görevler bunlardı, yapılan durum tespitinden çıkan “vazife” buydu.

Bu, devletin yeniden yapılandırma planının en temel öğelerinden biridir ve günümüzün hücre saldırısı acımasızlığının gerisinde de bu vardır. Devrimci hareketi bitirmek, bitirdim diyebilmek, onu da günümüzün yasal sol akımları gibi icazet çizgisine çekmek vardır. Düzen ve devlet cephesi, Kürt hareketini ezdim ve teslim aldım diye övünüyor bugün, bunun verdiği bir güveni taşıyor. Hizbullah kendi öz çocuğu olduğu halde kendi dışındaymış gibi sunarak, onu da ezdiğini topluma propaganda ediyor. Şimdi sıra “sol terör örgütlerinde” diyor açık açık. Şimdi radikal devrimci akımları da ezeceğim ve kendi irademe tabi olacak bir siyasal yaşama razı olmak ya da yok olmak ikilemini dayatacağım onlara demek istiyor. Şimdiki hesabı ve yönelimi bu.

Gerçekte burjuva gericiliği için onyılların değişmez bir politika ve pratik yönelimdir bu. Yeni olan, şimdilerde Kürt hareketini teslimiyete çekmiş ve dinsel gericiliği terbiye etmiş olmasının verdiği güvenle, bunu çok özel bir güncel hedef haline getirmiş olmasıdır. Emekçi kitle hareketinin henüz geri ve zayıf olduğu, devrimci akımların bu hareketle henüz birleşemediği bir sırada, 30 yıllık bu emeline ne edip edip ulaşmak istiyor.

Bu hesap tutmaz; bu topraklarda
devrimci yürüyüş durdurulamaz

Ama bir kez daha yineliyorum, bu hesap tutmaz; bu topraklarda devrimci yürüyüş durdurulamaz. Burjuvazi, onun kanlı iktidarı Türkiye’de devrimci mücadeleyi ve onun taşıyıcısı olan hareketi bitiremez. Genel devrimci hareket şahsında karşı karşıya bulunduğu kuvvet, kökünü ve kaynağını özel, kısmi ya da geçici bir sorundan değil, fakat temel sınıfların eksen olduğu bir çatışmadan alıyor. Burjuvazi kendini ve kendi karşıtı olan sınıfı bitirmeden bu çatışmayı bitiremez, bu çatışmanın örgütlü devrimci kanadını yokedemez.

Bunun üstüne bir de bu ülkenin devrimci birikimini ve direniş geleneğini ekleyiniz; düzen cephesinin hesabının beyhudeliğini daha iyi göreceksiniz. ‘60’lı yılların emekçi hareketinden beslenen sol birikimden, ‘71 devrimcilerinin direniş geleneğinden, ‘70’lerin devrimci yükselişinin yarattığı birikimden, 12 Eylül’ün en ağır ve umutsuz koşullarında gösterilen dirençten sonra, 20 yıllık zindan geleneğinden ve 19 Aralık katliamına karşı gösterilen ölümüne yiğitlikten sonra, bunu artık asla başaramazlar. Bunca emeğin beslediği ve bunca kanın suladığı bir geleneği ezmeleri, son kırk yılın bu büyük birikiminden güç alan bir devrimci hareketi yoketmeleri mümkün değildir.

Bazı kesimleri ezerler, bu mümkün ve olağandır. Baskı ve saldırılara eşlik eden yılgınlık ve umutsuzluk ortamında tasfiyecilik her zaman çıkar, bu da anlaşılır bir durumdur. Ama bunlar sonucu değiştirmez. Dahası, yineliyorum, bu, mücadelenin ateşi içinde bir arınma, bir ayrışma ve saflaşmanın ifadesi olur yalnızca. Bu her zaman olur, her devrim mücadelesi ilerleme süreci içerisinde geriye hep posa bırakır. Bu devrimci siyasal mücadelenin en doğal sonuçlarından biridir. Cevher işleyen cüruf çıkarır, cüruf çıkarmadan ortaya cevher çıkarmak mümkün müdür?

Dolayısıyla ben, devrimci hareketin yapısal olarak en zayıf ve zaaflı kesimleri, yılların zaten yıprattığı, adım adım yılgınlığa ve tasfiyeye sürüklediği bazı kesimler üzerinde sonuç alamazlar demiyorum. Ben farklı bir şey söylüyorum; bu ülkenin devrimci damarı, bu ülkede devrimci direniş çizgisi ezilemez diyorum. Ben cüruf çıkmaz demiyorum, cevher yokedilemez diyorum.

Çelişkileri ve dolayısıyla çatışmayı
yumuşatma olanağından yoksunlar

Genel ve soyut planda alındığında, bu çatışmayı yumuşatma olanağı elbette reddedilemez; ama bugün somutta böyle bir olanağı da yok Türkiye burjuvazisinin. Bugün Alman burjuvazisi sosyal çatışmayı belli bir tarihi dönem için yumuşatmayı başarabilmiştir. Ama dönün Almanya’nın tarihine bakın; geride kalan yüzyılın ilk yarısına bu aynı ülke, iki emperyalist savaş ile faşizm belasını sığdırabilmiştir. Bunun karşısında, karşı kutbunda ise, güçlü bir işçi hareketi, birinci emperyalist savaşı izleyen Alman devrimi, onu izleyen dönemde sayısız işçi başkaldırıları ve güçlü bir komünist partisi gerçeği, bunların oluşturduğu tarihsel zincir vardır. Batı burjuvazisinin bir parça soluklandığı dönem topu topu son birkaç onyıldır. Bu tarihsel ölçülerle hiçbir şeydir, bir insan ömrünün yarısıdır. Kaldı ki, son on yıldır kendi emekçilerine sundukları bir sürü sosyal kazanımı durmadan gaspediyorlar. Sürekli bir biçimde, yakın geleceğin sosyal çatışmalarına bir hazırlık olarak, polis rejimi kurum ve uygulamalarını geliştirip tahkim ediyorlar. Çünkü batı burjuvazisi, “sosyal barış”a dayalı bu dönemin de bir süresi, bir ömrü olduğunu iyi biliyor. Bir bakıma burjuvazinin bizden de güçlü bir tarihsel ve sınıfsal bilinci var, o geleceği en az bizim kadar iyi görüyor.

Türkiye burjuvazisinin böyle bir şansı da yok, onun soluklanabildiği bir zaman dilimi de yok, ya da bu ancak faşist askeri darbelerle bir ölçüde olabiliyor. Ama kendinden sonraki döneme yeni sorunlar ve güçlükler devretmek pahasına. Türkiye kapitalizminin çözümsüz sorunları diyoruz. İlk bakışta çok klişe bir ifade gibi görünüyor bu. Ama bizim sürekli tekrarladığımız bu temel gerçek, gündelik yaşam içerisinde tüm açıklığı ile izlenebiliyor. Son iki senedir yeni bir İMF programı uygulanıyor. İşçiler ve emekçiler buna karşı geniş tepkiler gösterdiler, ama hiçbir yerde de onu sınırlayamadılar. Özelleştirmeler uygulandı, düşük ücret politikaları dayatıldı, sosyal haklar gaspedildi, grevler yasaklandı, üretici köylülük perişan edildi, vb. Ama buna rağmen iki yılın ardından şu günlerde ekonomi batakta. Tekelci burjuvazinin temsilcileri uçurumun kenarındayız diye feveran ediyorlar. Öyle utanç verici bir noktaya geldiler ki, “güçlü” Türkiye devleti İMF başkanının borsa çöküntüsünün ardından gönderdiği bir mektuba, bu mektuptaki ağır dayatmalara, anında olduğu gibi tamam dedi. Ekonomiyi olduğu gibi İMF’ye teslim ettiler, bundan böyle işler her açıdan harfiyen İMF’nin direktifleri doğrultusunda, demek oluyor ki uluslararası finans çevrelerinin çıkar ve tercihlerine göre yürütülecek ve İMF’nin sıradan memurları bunu her ay yerinde bizzat denetleyecek.

Düyun-u Umumiye’ye dönüşten yakınanlar
devrimci kanı akıtılmasına alkış tutuyorlar

Katliam destekçisi kemalist yazarlar da şimdilerde feveran ediyorlar, durum Düyun-u Umumiye’den de kötü diyorlar. Evet, gerçekten de bugünkü durum giderek Düyun-u Umumiye dönemini andırıyor. Ama işte o tapındığınız devletinizin bize yönelen vahşi şiddetinin gerisinde, tam da Düyun-u Umumiye’ye ilerleyen bu durumun kendisi var. Bize yönelen acımasızlığın gerisinde tam da bu var ve bu solcu general yalakaları bir yandan bize yönelen bu acımasızlığa destek veriyorlar, öte yandan dönüp Düyun-u Umumiye diye feveran ediyorlar.

Hep söyleyegeldik; hücre saldırısı özünde toplumsal muhalefeti teslim alma projesidir. Hücre tipine karşı devrimcilerin gösterdiği direnç ve yürüttükleri mücadele, bunu toplumun hiç değilse ilerici katmanları nezdinde önemli ölçüde açık hale getirdi. Bugün katliama karşı bildiri yayınlayan kitle örgütleri, bir kısım sendikalar, Tabipler Birliği, mimar ve mühendis odaları, aydın ve sanatçılar, F tipi şiddetinin gerisinde tam da İMF var diyorlar. “Binlerce ‘terörist’i olan bir ülke olabilir mi?” diye soruyor bazı yazarlar. Bunu gericilik cephesinden soranlar da var arada bir. Elbette ortada binlerce terörist değil, fakat devrim davasına bağlanmış binlerce devrimci militan var. Bu ülkenin binlerce teröristi değil, fakat binlerce devrimcisi var. Ama solcu geçinen general yalakası kemalist yazarlar, devletin devrimcilere yönelen kanlı faşist terörünü “devletin teröre karşı mücadelesi” adı altında tutup alkışlayabiliyorlar.

Emperyalist dünyadan katliama tam destek

Sorunu ülkedeki sosyal çatışmayla izah ediyorum, bu temele oturtuyorum, bu acımasızlığın gerisinde bir sınıfsal mantık var diyorum. Bunun bir doğrulanması da emperyalist dünyanın tutumudur. Dikkat edin, emperyalist dünya tüm olarak F tipinin arkasında. Emperyalist sözcüler devletin hücre saldırısı projesinin Avrupa standartlarına uygun olduğunu açıklıyorlar.

Katliam saldırısından çok kısa bir süre önce Avrupa Parlamentosu’nda bu mesele tartışıldı. Sosyal-demokratından liberaline ve hıristiyan demokratına kadar tüm emperyalist burjuva gruplar, F tipi Avrupa standartlarına uygundur dediler. Yeşilci Alman Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, cezaevlerinizi denetim altına almadan Avrupa Birliği’ne giremezsiniz, diyor Türk devleti yetkililerine. Bu insanlık dışı hunhar katliam günlerce batı televizyonlarında gösterildi, resmi çevrelerin hiçbirinden günlerce doğru dürüst bir ses çıkmadı, hepsi sessiz onay verdiler. Günler sonra nihayet büyük bir ikiyüzlülükle üzüntülerini bildirenler oldu.

Gerçekte tümü de katliama tam destek veriyorlar. Neden? Çünkü Türkiye’deki devrimci akımların ezilmesi, toplumsal muhalefetin zararsız hale getirilmesi gerekiyor, bu onların da en büyük arzusu ve dahası beklentisi. Bünyesinde büyük sosyal patlama dinamikleri taşıyan ve bu sayede radikal devrimci akımlar üreten bir Türkiye, onların emperyalist çıkarlarına tümüyle aykırıdır. Kendilerine Ortadoğu’da koçbaşı olarak hizmet edecek bir ülkede devrimci akımların ezilmesi ve terbiye edilmesi onların tam çıkarınadır. Bunun için, içlerinden bazılarının açıktan ettikleri ikiyüzlü sözlere rağmen, gerçekte baskı ve katliamlara tam destek veriyorlar.

ABD’nin zaten sözünü bile etmiyorum. Bütün bu katliamların, işkencenin, hunharlıkların, ezme ve teslim alma projelerinin gerisinde hep ve her zaman Amerikan emperyalizmi, onun özel savaş uzmanı kurumları olmuştur. Türkiye’deki işbirlikçi uşak takımı burada sadece uygulayıcı durumundadır.

Katliamlarla emperyalist merkezlere
verilen “kararlılık” mesajları

Ecevit’in “tarihi gezi” için ABD’ye uçmaya hazırlandığı saatlerde Ulucanlar katliamı oluyor. Uçuşun Brüksel molasında basın açıklaması yapan Ecevit, “devlet kararlılığını göstermiştir” diye vurguluyor. Mesaj kime? Tabii ki huzurlarına gitmekte olduğu emperyalist ağababalarına. Bu “kararlılık” kime karşı? Bu kararlılık devrimci siyasal akımlara karşı, bu kararlılık devrimci siyasal akımlar şahsında Türkiye’deki toplumsal muhalefete karşı. O kararlılığı sergileyerek ABD’ye uçuyor. Bize güvenebilirsiniz, bize krediler verebilirsiniz, şu şu projelere destek verebilirsiniz; biz ülkedeki toplumsal muhalefeti ne pahasına olursa olsun ezeceğiz demek istiyor. ABD yolunda bunları söylüyor, bu mesajla uçuyor.

3 Eylül’de başlayan gerginliğe 15 ya da 23 Eylül’de değil, 26 Eylül’de müdahale ediliyor. Ecevit’in ABD gezisi ile aynı saatlere denk getiriliyor, dikkat edin buna. Mesela, Ecevit’in gezisi başlamadan ya da dönüşte bu işi bitirelim, bu geziyi gölgeleyebilir de diyebilirlerdi. Ama tam tersine, gezinin anlamlı bir mesajla birleşmesi gerekiyor ve bunun için katliam geziyle tamı tamına aynı saatlere denk getiriliyor. Ulucanlar’daki gerginliğe 23 gün dayananlar, 24. günde, tam da Ecevit’in Esenboğa’dan ABD’ye hareket ettiği bir sırada, bu vahşi katliam operasyonunu başlattılar. Zira Ecevit’in ABD’deki pazarlıklarda ya da dilenmelerde bir kozu da bu, devrimci kanı akıtmadaki kararlılık, buradan verilen mesaj. Eskiden bu tür mesajlar komünist tevfikatlarıyla verilirdi, bu solun bir avuç aydın ve işçiden oluştuğu güçsüz bir dönemiydi. Bu Türkiye’de sınıf mücadelesinin cılız ve yumuşak dönemiydi. O dönem ‘60’lardan beri çok gerilerde kaldı, artık basit tutuklamalar yetmiyor. Daha derin, Türkiye’deki sınıf mücadelesinin sertliğine uygun düşen mesajlar gerekli. Bu tür mesajlar artık faşist terör ve katliamlarla veriliyor.

Son katliama bakıyoruz; borsa çöküntüsünün bir hafta, TÜSİAD’ın uçurumun kenarındayız ve İTO Başkanı’nın ara rejime geçilsin demesinin birkaç gün sonrasına, İMF’ye sunulan ek niyet mektubunun bir gün, İMF ve Dünya Bankası kredilerinin görüşüleceği toplantıların iki gün öncesine denk geliyor. Salı günü katliam oluyor, Perşembe günü İMF İcraat Kurulu toplantısında Türkiye’ye verilecek 10 milyar dolar kredi görüşülecek. Katliamdan iki gün sonra krediler onaylanıyor. Aynı şeyi Dünya Bankası yapıyor ve dahası, dilimler halinde gelecek kredinin tavanını 5 milyar dolara çekiyor. Aynı dönemde, kredi notu veren uluslararası bir enstitü, normalde borsa çöküntüsü yaşamış bir ülkenin kredisini alabildiğine düşürmesi gerekirken, kredi notunu olumlu anlamda onaylıyor. Borsa 18 binden 7 bine inmiş, tüm çabalara rağmen 9 bine zor çıkmış; buna rağmen kredi notunu onaylıyor. Bu kadar gelişmenin on günlük bir zaman diliminde üstüste düşmesini rastlantı sayamayız, tersine, son derece anlamlı ve mantıksal bir bütünlük ve uyum var burada.

Katliamdan üç gün önce parlamentoda ve basında Ecevit’in sağlığı, akli melakilerinin yerinde olup olmadığı, tam bir acımasızlıkla tartışılıyordu. Dikkat edin, biz devrimcilerin kanına giren, Ulucanlar katliamını gerçekleştiren bu eli kanlı katil hakkında bugüne kadar bunak demedik, hastalığını, yaşlığını konu etmedik. İnsanların yaşlılığı ile alay edilmez, ama düzenin kendi adamları acımasızca alay ediyorlardı Ecevit’le. Ama katliamdan hemen sonra iki gün önce bunaklığı tartışılan adam bir anda kahraman ilan edildi, aynı çevreler tarafından. “Bin operasyon”cu faşist katil Mehmet Ağar, hepimiz Ecevit’in etrafında kenetlenmeliyiz, o zor kararların insanı bir devlet adamı olduğunu bir kez daha göstermiştir, zamanında Kıbrıs meselesini çözdüğü gibi şimdi de cezaevi meselesini çözüyor, dedi. Bütün bir sermaye medyası aynı şeyleri tekrarladı. Bunaklığını tartıştıkları adamı bir anda kahraman ilan ettiler.

Neden peki? Çünkü kararlarıyla ve uygulamalarıyla düzenin en yakıcı ihtiyaçlarına yanıt veriyor. Hiçbir sağ hükümetin Türkiye’de cesaret edemeyeceği şeyleri “sol” maske altında bu kanlı katil yapıyor. Biz azılı faşist katil Mehmet Ağar’ı da gördük; devrimci direniş karşısında Adalet Bakanlığı görevinde üç ay bile kalamadı, işi Şevket Kazan’a devretmek zorunda kaldı. Bugünkü katliamı hiçbir sağcı hükümet göze alamazdı. Sol maske taşıyan bir başbakan, onun hükümeti döneminde yapıldı bu. Elbette katliamı kararlaştıran da, planlayıp yapan da gerçekte kontr-gerilla, Ecevit burada sadece bir örtü işlevi görüyor. Ama işte bu sol örtü, arkadaki kanlı ve karanlık odağı gizlemek için bulunmaz bir imkan oluyor kontr-gerilla için.

Ecevit de katliama örtü işlevi görerek böylece egemen sınıfa ve tüm düzene yarandı. Ve bu sayede şu günlerin o cömert övgülerini alıyor. Üç gün önce bunaklığı tartışılırken, bir anda “cezaevi fatihi” ilan ediliyor

Çatışma emekçi sınıfların kaderiyle ilgilidir

Bütün bunlara daha yakından bakın, çatışan özünde sosyal sınıflardır, bunu göreceksiniz. Bugün görünürde devletle devrimciler arasında yaşanan çatışma, tümüyle emekçi sınıfların kaderiyle ilgilidir. Egemen sınıfın topluma hakim olma arzusunun yolaçtığı bir çatışmadır. F tipinde boğulmak istenen emekçi sınıfların geleceğidir, Türkiye’nin devrimci geleceğidir. F tipine karşı direnerek savunulan da Türkiye’nin devrimci geleceğidir, işçi sınıfının ve emekçilerinin geleceğidir. Bu artık toplumsal muhalefetin önemli bir kesimine mal olmuştur, bunu silemezler.

Devlet devrimci tutsaklarla uğraşırken kendi açısından son derece mantıklı hareket ediyor. Bu düzenin toplam açmazları, uyguladığı iktisadi, sosyal ve siyasal politikalarla sürekli mayaladığı toprak, devrimcilere karşı o acımasızlığı gerektiriyor. Bu olayın bir sınıf mantığı var. Medyanın kustuğu kinde bir sınıfsal mantık var. Medya bu, sermaye medyası, tekellerin elinde, Aydın Doğan türünden holding patronlarının elinde. Tabii ki holding patronlarının yüksek maaşa bağladığı satılmış yazar çizer takımı devrimcilere kin kusacak. Kendi öz çıkarı için yapıyorlar bunu, cepleri bunun için dolduruluyor, bunun için besleniyorlar bu satılık kalemler.

Katliam operasyonu “Kriz Yönetim Merkezi” tarafından yönetildi. Bu merkez biçimsel olarak Başbakanlık, gerçekte ise MGK bünyesinde. Bütün bir operasyon bu kontr-gerilla üssünden yönetildi. Bu, bu deneyimle çok net bir biçimde açığa çıktı, bu gibi operasyonlarda medya olduğu gibi bu merkezin yönetim ve denetimi altına alınıyor. Onların verdiği bültenler, onların öne çıkardığı temalar, onların piyasaya sürdüğü yalanlar kullanılıyor, kitleleri sersemletmek için bir ağızdan bu aynı lağım akıntısı kusuluyor.

Bütün bunları yapmalarının bir mantığı var. Altını yeniden çizmiş oluyorum, bunun bir sınıfsal mantığı var.

Sertleşen çatışma ve yıkılan
“barış süreci” hayalleri

Gündemdeki bir politik olay üzerine konuşuyorum, anlatımımı bunun sınırları içerisinde tutmaya çalışıyorum. Ama dikkat edin, güncel ayrıntılardan çok konunun tarihsel ve toplumsal arka planına dikkatleri çekiyorum. Türkiye’deki sosyal çelişkilerin ve sorunların şiddeti bu çatışmanın şiddetini üretiyor, devletin acımasızlığı ve devrimcilerin direnci anlamında bu çatışmanın şiddeti buradan geliyor diyorum, bunu anlatmaya çalışıyorum.

Bu olgu, önümüzdeki dönemde Türkiye’de çatışmanın seyrinin ne olacağı konusunda da bir fikir vermelidir. İşte Türkiye böylesine sert bir çatışmaya doğru gidiyor. Türkiye’de bir yumuşama, aldatıcı da olsa bir parça demokratikleşme süreci bekleyenler, ham hayaller içindedirler. Bu mümkün olsaydı, Türkiye’nin hapishaneleri bu denli bir gözü dönmüşlükle kana bulanmazdı. Zira bu katliam kolay unutulmaz, bu kanın yarattığı izler kolay silinmez, bu mümkün değildir, bunu katliamcılar da çok iyi biliyorlar. Bir parça yumuşamaya, aldatıcı da olsa da bir parça demokratikleşmeye niyeti olanlar bu katliamı bu kadar kolay yapmazlardı. Ama yaptılar. Bu, Türkiye’deki çatışmanın seyri konusunda düzen cephesinin gerçekçi olduğunu gösteriyor ve bu çatışmanın yönü, eğilimleri konusunda bir fikir veriyor.

Yaşananların Kürt yurtsever kitleleri üzerinde yarattığı sarsıntı da asıl anlamını burada buluyor. Bu devlet barıştan anlamıyor, bu devletin yumuşamaya niyeti yok; Kürt yurtsever kitlelerinin yaşananlardan aldığı dolaysız ve sade mesaj işte bu. Bu devlet hak kırıntıları bile verecek gibi görünmüyor, bu devletle uzlaşarak mesafe katetmek mümkün değildir mesajı, bu olaylardan Kürt yurtsever kitleleri ve giderek ilerici emekçi halk kitleleri için çıkan en dolaysız sonuçtur.

“Demokratik Cumhuriyet” süreci üzerine bir sürü laf edenler, boş hayaller yaymaya çalışanlar, dikkat edin, bu süreçte başka türlü davranıyorlar. Çünkü yaşananlar onlara da bir şey gösteriyor. Süreç iyi gidiyordu, Türkiye sol hareketi anlamsız bir biçimde çatışmayı tırmandırdı, “rantçılar”ın eline koz verdi diyemiyorlar, dikkat ederseniz. Geçmişte gına getirircesine yineledikleri bu söylemleri şu günlerde neden kullanamıyorlar? Çünkü katı, inkar edilemez olgular, bu demagojik söylemi temelden yıktı attı.

Bu çatışmadan çok önce, Andıç olayının gerisinde Genelkurmay olduğu açığa çıktı. Genelkurmay Andıç olayının sorumluluğunu doğrudan üstlendi. Ve Genelkurmay bir süredir en kalın kafaların bile alabileceği bir açıklıkta ve katılıkta kendi tutumunu ortaya koyuyor. Her vesileyi kullanarak Kürt halkına kırıntılar bile verilmesine karşıyız diyor. Kürt yurtsever emekçileri bunu gördüler, görüyorlar. Bu meselenin öyle rant çevrelerinin, bazı yerel çıkar şebekelerinin meselesi olmadığını, Türk ordusunun, Türk generallerinin iradesi olduğunu gördüler. Ve ordunun iradesinin bu toplumda düzenin ve egemen sınıfın iradesi demek olduğunu çok iyi biliyorlar, bunların bize hiçbir şey vermeye niyetleri yok diye düşünüyorlar.

Dahası mesele bundan da ibaret kalmıyor. Devlet teslimiyet göstererek işini bu kadar kolaylaştıranlara hiçbir şey vermemekle kalmıyor, kökünü kazımak için Güney’deki işbirlikçi güçleri harekete geçiriyor ve Güney’e seferler düzenliyor, daha bir de kendilerini yok etmeye çalışıyor. Bunu algıladıkları içindir ki, Kürt hareketinin temsilcileri şimdilerde, Türkiye devrimci hareketi ile Kürt yurtsever hareketi arasında yeniden bir birlik çağırısı yapıyorlar. Mesele samimiyetleri değil, bu bir açmaz, bir kaçınılmazlık olarak kendini duyuruyor ve dayatıyor onlara.

Dönüp İmralı’daki utanç verici teslimiyetin ardından komünistler olarak yaptığımız değerlendirmelere bakın. Sorun çözülmediği sürece çatışma dinamikleri de varlığını sürdürecektir deniliyor orada. Biz değerlendirmelerimizde, çatışma kendini yeniden üretecektir, düzen bu sorunu çözemeyecektir demiştik, doğrulandık mı? Dünya değişti artık, artık yeni bir dönem var, artık barışla, demokrasiyle, uzlaşmayla, uygar ilişkilerle sorunlar çözülüyor demişlerdi. Filistin’den örnekler vermişler, nasıl ki Filistin’de çözüldü, Kürdistan’da da öyle çözülür diye iddia etmişlerdi. Bu söylem ve iddiaların bugün bir dayanağı kaldı mı?

Filistin’de teslimiyetçi sözde barış süreci çöktü. Filistin’in en tuzu kuru burjuva entelektüelleri bile, (ki birinin konuya ilişkin yazısına basınımızda yer verdik), dünyanın özel bir konjonktüründe Filistin halkına dayatılmış tek taraflı bir köleci barıştı bu, çökmesi kaçınılmazdı ve çöktü, diye yazdılar. Bu köleci bir barıştı, Filistin halkının bir yerde buna karşı patlaması kaçınılmazıdı, patladı ve köleci barış süreci de böylece bitti diye değerlendiriyorlar olayı. Biz ne demiştik, aynı Filistin sorunu üzerinden? Bu sorun devrimci bir temelde kendi köklü çözümünü bulamadıkça, çatışma er-geç kaçınılmazdır, özgürlük istemi karşılanmamış bir halkı sürekli bir köleliğe razı etmek olanaksızdır, demiştik. Sonuçta olan bu oldu, doğrulanan bir kez daha biz olduk. Aynı durum Kürt sorunu için de geçerli. Kaldı ki Kürtlerle ilgili bir takım tavizler, giderek bir yumuşama da olmadı, oysa Filistin’de bunlar vardı.

Kürt basını bu ara katliam karşısında olumlu bir tavır alıyor, direnişe büyük bir saygı ifade ediyor, bu olumlu tavrı gölgelemek için söylemiyorum bunları. Ama alınan tavırların kalıcı olabilmesi için de, görülmesi zorunlu olan bir takım katı gerçeklerin altını çiziyorum. Dikkat edin; aslında süreç iyi gidiyordu, Türkiye sol hareketi kışkırtmalara geldi, süreci sakatladı diyemiyorlar. Ama altı ay öncesi, daha önce böyle lafları pek kolay edebiliyorlardı. Şimdi böyle demiyorlar, zira bunu diyebilmek için gerçeklerden kopmak lazım. Genelkurmay Kürt halkının diline bile tahammül edemiyor, bunu gördüler. Bu devlet bir şey vermediği gibi kendilerini tümüyle ezip yoketmek istiyor, bunu gördüler. Kimse kendisinin yokedilmesi temeli üzerinden ilerleyen bir sürece elbette razı olamaz. Gerisinde bunca mücadele birikimi ve deneyimi olan Kürt hareketi buna hiç razı olmaz.

İmralı çizgisinin işi bundan sonra çok daha zor

Bu şunu gösteriyor: Türkiye’de sosyal, siyasal ve kültürel sorunlar organik bir bütün, bir yumak oluşturuyor. İçinden bir tanesini alıp ayırıp çözerek, ötekileri yalnızlaştırmayı bile başaramıyor düzen. Alevilere bir takım demokratik tavizler vereyim de bunları nötralize edeyim; Kürtlere bir takım ulusal hak kırıntıları vereyim de onları sosyal mücadelenin bir bileşeni olmaktan kurtarayım bile diyemiyor. Ne Alevilere verdiği bir kırıntı var orta yerde, ne Kürtlere tanıdığı herhangi bir hak kırıntısı. O zaman ne oluyor, bu sosyal ya da siyasal sorunlar gelip sınıf çatışması eksenine kaçınılamaz olarak gene bağlanıyor ve bağlanacaktır.

İmralı çizgisinin işi bundan sonra çok daha zor. Bu çizgi gerçekte içten içe çoktandır sorgulanıyor yurtsever kitle içinde. Bu kitle bir politik deneyime sahip; 15 yıllık mücadele gerçekten bir deneyim, bir parça düşünme gücü sağladı. Herşeye rağmen şimdi bu çizgi sorgulanıyor. Kürt yurtsever kitlesi aldatılarak bu çizgiye geçici olarak kazanıldı. Başkan pazarlığı yaptı, adımlar atılacak denildi, birbuçuk yıldır bununla aldatıldı. Bu birbuçuk yılın ardından ortada iğne ucu kadar bir ilerleme yok ve dahası bundan sonra olacağına dair de en ufak bir belirti yok. Tersine, tüm göstergeler ve belirtiler ham hayaller içindekiler payına umut kırıcı.

Kürt emekçileri bir budalalar yığını değil, giderek bunun ne anlama geldiğini farkediyorlar. Ve son gelişmeler karşısında gösterdikleri olumlu tavrın gerisinde de bu var. Kürt basını Kürt kitlelerini yönlendirmiyor. Tam tersine, tabandaki eğilimden kopmamak için Kürt kitlelerinin suyundan gidiyor, açmazları onu buna mecbur ediyor. Teslimiyetçi çizgiye ve bunda gösterdiği tüm çabalara rağmen hiçbir hak kırıntısı elde edemiyor. Bir şey elde edebilmek bir yana, devlet kendilerini yoketmek için tüm gücüyle yükleniyor. Güney’de ezilmeye çalışılıyor. Bu durumda dayanabilmek için mevcut gelişmeleri kendisi için bir imkan sayıyor. Artı, devrimci hareketin gösterdiği direncin olumlu etkileri var, yarattığı saygınlık, yarattığı umutlar var. Bu, bugün Kürt hareketinde olumlu tutum ve eğilimleri besliyor. Bu eğilimleri çelen, geriye çeviren başka gelişmeler olabilir yarın, bunları saklı tutuyorum. Bugün üzerinden bakıldığında, şu son gelişmeler Kürt hareketi üzerinde olumlu etkiler yaratıyor ve olumlu bir süreci mayalıyor.

Bunu bilmek ve farkında olmak gerekiyor. Bu değişimi basit bir manevra ya da samimiyetsizlik örneği olarak almak doğru değil. Önemli olan gerçeklerin katı etkisi altında ortaya çıkan olumlu değişimdir. Biz bu olumlu tutumu görmekten ve değerlendirmekten geri duramayız. Son gelişmelere ilişkin değerlendirmelerimizde zaten var bunlar.

Bu değişim elbette yurtsever Kürt kitlelerinin gösterdiği duyarlılık üzerine şekillendi, ama şekillenen bir şey var, bizim için önemli olan bu, onlar yeter ki bir adım atsınlar. Ortada teslimiyetçi bir strateji var, formüle edilmiş ve benimsenmiş. Bu sorgulanamadığı sürece biz Kürt hareketi ile ilgili herhangi bir hayale kapılmayız. Ama orta yerde kenetlenmiş bir gericilik cephesi, bunun yürütmekte olduğu büyük bir saldırı var. Böyle bir saldırı döneminde Kürt hareketiyle bir yakınlaşma varsa, olumlu bir taktik tutum varsa, biz onu kendi sınırları içerisinde değerlendirmeye çalışırız.

PKK-Devrimci Çizgi Savaşçıları katliama ilişkin olarak yayınladıkları bildiride; bu katliamın sorumlularından biri de İmralı teslimiyetidir; İmralı teslimiyeti, onun devlet hakkında Kürt yurtsever kitlesinde yarattığı hayaller, teslimiyetin devlete kazandırdığı özgüven, bu katliamın bu kadar kolay gerçekleştirilmesinin etkenlerinden biridir, diyorlar. Kuşkusuz ki, bunda tümüyle haklıdırlar.

Katliam ve direniş konjonktüründe atılan adımların bir anlam taşıyabilmesi, bir kalıcılık inancı ve izlenimi yaratabilmesi için, İmralı teslimiyetinin açık bir tutumla sorgulanması lazım. İmralı teslimiyeti sorgulanmadığı sürece herşey geçicidir; bu özel evre geride kalır, gene eski söylemlere ve çizgiye dönülür. Böyle bir sorgulama derinde bir biçimde vardır, ama resmen de yapılmasıdır önemli olan. Kitlelere teslimiyet bilinci açıktan verilmiştir, o bilincin açıktan kırılması lazım.