ARSIVANA SAYFA
 
20 Ocak '01
SAYI: 03
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Ölüm Orucun Direnişi emekçilerin mücadelesine yol gösteriyor!
Direniş ruhunu alanlara taşıyarak saldırıları püskürtelim!
"Omuzlarımızdaki tarihsel yükün gereğini yerine getirmek boynumuzun borcudur"
Tıbbi müdahale işkencesi
Saldırının hedefi şimdi de avukatlar
Faaliyetlerimizden
Kamu emekçileri hareketi
Sınıf hareketi
Bor madenleri özelleştirme yağmasına açılıyor
"Yolsuzlukla mücadele" ya da sermayenin yalan kampanyası
Reformizmin direniş cephesine büyük ihaneti
Katliama utangaç destek
Katliam ve direniş/3
"Devrimin bekçileri"
Luxemburg ve Liebknecht için Berlin'de görkemli anma törenleri
Tutsak temsilcileri ile heyetler arasında yapılan görüşmeler/3
Ölüm Orucu direnişçileri anlatıyor
Direniş sürüyor
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

Ölüm Orucu direnişçisi Atılcan Saday’ın anlatımı...

Nazi vahşetinin Ceyhan cephesi

Ceyhan Cezaevi’ne saldırı 19 Aralık Salı sabahı saat 04:45’de, haber verilmeden aniden başladı. Ölüm Orucu direnişçilerinin bulunduğu C-4 koğuşunda toplanan 60 kadar tutuklu burada saldırıya direndi.

9 saat süren bu direniş süresince 20 kişilik bu koğuşa, tavandan açılan delikten 150 kadar bomba atıldı. Bu bombaların bir kısmı ses bombası, bir kısmı gaz bombası, bir kısmı da yangın bombası idi. Ses bombası sadece patlama sesiyle işlevini yerine getiriyor, gaz bombaları patladıktan sonra işlevini tam olarak tesbit edemediğimiz, ciğerleri zehirleyen, göz yaşartıp nefes almamızı güçleştiren çeşitli gazları yayıyordu. Üçüncü tür bomba ise önce patlıyor, sonra yanmaya başlayıp, bir süre yanarak bulunduğu yerde yangın çıkarıyor, bu yanmanın sonunda da zehirli bir gaz yayıyordu.
İlk on-onbeş bombayı patlamadan geri dışarıya attık. Bunların bazıları çok sıcaktı ve peşpeşe atıldığından bir süre sonra takatimiz kesildi. Diğerlerini dışarı atmayı başaramadık. Uzun süre ilkel yöntemlerle gazdan korunmaya çalışarak, bombaların sebep olduğu yangınları söndürmeye çalıştık. Yatak, battaniye gibi birçok eşya bu arada yandı. Bir kısmımızın üzerindeki giysiler de tutuştu.

Koğuşun önündeki koridorun duvarı dışarıdan inşaat makinalarıyla yıkılmıştı. Operasyon güçleri, zaman zaman koğuşa girmeye teşebbüs edip saldırıyorlardı. Bu arbedelerin birinde, Oktay ve Şevki adlı iki arkadaşımızı çekip aldılar. Daha sonraki bir saldırıda da, adı Sabri Ertek olan bir teğmenle, adı Hüsamettin Bayın olan bir uzman çavuş koğuşta bizim aramızda kaldı. Bu ikisi ilk önce çok korkup bizi öldürmeyin diye yalvarmaya başladılar. Biz onların yaralarını, sıyrıklarını pansuman edip, sigara verdik. Sonradan sakinleştiler. Operasyon sonuna kadar aşağı yukarı 5 saat yanımızda kaldılar.

Operasyon sonunda, saat 14.00 civarında, bizim tamamen gücümüz kesildi. Koğuşa girip bizi ele geçirdiler. Aramızda olan uzman çavuştan haberleri yokmuş ki onu da tutuklu sanıp saldırarak bizimle birlikte dövdüler. “Ben komutanım, ben komutanım” diye bağırarak ellerinden kurtuldu. Hepimizin ellerini arkadan kelepçeleyerek yere yatırdılar. Bu sırada içi demir çubuklu coplarla vurmaya devam ediyorlardı. Yarı baygın tutukluları arkadan kelepçeli kollarından havaya kaldırıp hem copla kıyasıya vuruyorlar, sonra yere çarpıyorlardı.

Bu sırada benim sağ kolum iki yerinden kırıldı. Bazı askerlerin ellerinde taşlar vardı, bu taşlarla başımıza ve yüzümüze vuruyorlardı. Benim sol şakağım ve sağ alt çeneme bu taşlarla vurdular. Tutukluların en ağır kırık ve yaraları bu kelepçeli halimizle döverlerken meydana geldi. Sonra sanırım birçoğumuzun öldüğünü sanarak bizleri ikinci kattan üst üste aşağıya atarak indirdiler. Ben bu zamana kadar bilincimi kaybetmemiştim. Bazı kişiler ceplerimizi karıştırıp paraları aldılar.

Operasyonu yöneten, sanırım albay rütbeli kişinin vali ile telefon konuşmasını yarı baygın dinledim. İçimizden altı kişinin ölmüş olabileceğini söylüyordu. Daha sonra bilincimi kaybettim. Ayıldığımda hastanede bir hemşire üzerimdeki çamur, kurum ve kana bulanmış giysilerimi çıkarıyordu. Çorabımın içinden çıkan 30 milyon lirayı, adının baş harfinin C. olduğunu hatırladığım fakat adını tam olarak hatırlayamadığım asker aldı. Cezaevinden çıkarılırken ve hastanede yalnız benden 80 milyon lira para alındı.

Hastane personeli hemşire ve doktorlar bize tıbben yapılabilecek müdahaleleri yaptılar. Gözlerimizi temizleyip açık yaralarımızı pansuman ettiler. Başımdaki, yüzümdeki darp izleri ve şişlikler tehlikeli bir görünümde olduğundan tomografim ve kolumun kırıklarının röntgeni çekildi, kolumu alçıya aldılar. Gözlerim tamamen şişmiş ve aşırı derecede kanlanmıştı. Daha sonra bir gözüm biraz açıldı ve az da olsa görmeye başladı.

Doktorların benim kolumun ameliyat edilmesine karar vermeleri üzerine, o zamana kadar Numune Hastanesi’nde kalan diğer dört arkadaşım taburcu edilip sevk edildiler. Ben hastanede koğuşta yalnız kaldım. Daha sonra ortopedist doktor kan seviyemin düşük olduğunu, bu ameliyatın yapılabilmesi için üç litre süt içmem gerektiğini söyledi. Ben ölüm orucunda olduğumdan bunu reddettim. Ameliyat olmayı da reddettim.

Bu sırada Kürkçüler Cezaevi jandarma bölüğünden olduklarını öğrendiğim bir astsubay ve bir uzman çavuş yanlarında birkaç askerle koğuşa geldi. Askerleri kapıya nöbetçi dikip içeriye girdiler. Bana küfretmeye başladılar. Onlara “niye küfrediyorsunuz, ben size küfrediyor muyum” deyince, onlar ısrarla, “hadi bize küfret, sen de bize küfret “ diyorlardı. “Ben küfür etmem” demem üzerine, “niye küfür etmiyorsun” diye sordular. Ben de “ben devrimciyim, küfür etmem” dedim. Bunun üzerine ikisi birden üzerime çullanıp vurmaya başladılar. Yarı açılan gözüm vurulan yumruklarla yeniden kapandı, dudağım patladı. Bir süre dövdükten sonra çekip gittiler.

Daha sonra beni Ceyhan Cezaevi’ne getirdiler. Burada beş kişi bir hücrede kalıyoruz. İdareden Sincan F tipi Cezaevi’ne sevkli olduğum söyleniyor. Resmi tatil bitince götürüleceğim söylendi.

Burada idare ve personelden özel bir baskı ve işkence görmedim. Halen ölüm orucuna su, tuz ve şeker alarak devam ediyorum. Ceyhan Cezaevi’ne yapılan operasyonun tamamı jandarma kameraları ile kayda alındı.

30 Aralık 2000
Atılcan SADAY
TKİP davası tutuklusu



Mektup

- Atılcan Saday’a -

Günlerdir arıyorum
bağrımdaki çığlığı duyuracak sözcüğü
ve yazamıyorum size.
Çünkü yazsam
bir yerden fısıldayacak o ünlü dize:
“Düşmana inat bir gün fazla yaşamak!”
Biliyorsunuz ezbere.

Göğsümde büyüyen uğultu yıllarla oluştu
bekleyişlerle yanı başında
hastane yataklarının
demir tellerin
ve aramasından hediye paketlerini nöbetçilerin
küçük çocukların babalarına dokunamadığı
annelerin kime kızdıkları belirgin
ziyaret yerleriyle pekişti.
Şimdi
“dağ ardında olsun da” çığlığıyla
“ölmek yeğdir onursuz yaşamaktan” boğaz boğaza...
Yazamıyorum sana
mektubunda söz ettiğinden beri
ölüm orucundan

Yazsam
Yaşlı ve yorgun bir kadın göreceksin,
oğlunun silahına savaş ortasında sarılan
o gülünç ve acıklı kadını.
Bir kız verdim o savaşta ben
ipek gibiydi,
ince ve dayanıklı.
Sesi şimdi her gece sesimi besleyen
bir ince kız.
“Hangisi daha önemli?” sorusunu bölen bir çığlık.

Ve doğurmadığım çocukların
durup ranzalarının başında ateşlerine bakamazken
yüreklerinin sesini dinlerken ışıklar söndüğünde
fısıldıyorum yine:
Dayan!
İhtiyacımız var sesine.
Sennur Sezer

(Evrensel Kültür dergisinin Ocak 2001, 109. sayısından alınmıştır...)





Sincan hücrelerindeki Ölüm Orucu direnişçisi
Resul Ayaz’ın ilk mektubu...

“Zulme duyduğumuz
öfke var içimizde,
inanç var, kararlılık var...”

Merhaba S...,

Dün senden ve başka yerlerden mektup aldım (Servet, Bekir, yurtdışı). Ne kadar sevindim bilemezsin. Bu koşullarda ne kadar sevinilebilirse artık!
Sağlık durumumuzu merak ediyorsun. Son birkaç gündür tuz ve şekerli su almaya başlayınca epey toparlandık. Yaralarımız kabuk bağladı. Ufak tefek arazlar kaldı tabii. Zamanla onları da atlatacağız. Önemli olan moral. Bizde de ziyadesiyle var.

Bugün bizim 80., Genel Direniş’in 83. günü. Yeni yıla, yeni bir yüzyıla, yeni bir bin yıla bu moralle giriyor olmak, sonucu ne olursa olsun, bizim için tarifsiz bir duygu. Sana daha önce söylediğimi sanıyorum; hep 2000’de ne olur, nerede olurum diye düşünürdüm. Asla 2001’i hayal edemezdim. Şimdi o günleri de gördük.

80 koca gün süren ve daha da sürecek olan bu maraton, şimdiden kazanılmıştır bence. Ağır bedeller ödediğimiz bir süreçten geçiyoruz. Acıların geçidi bu. Fedakarlığın, inancın, kararlılığın, o güneşli yarınlara duyulan özlemin sınandığı bu tarihsel evrede başı dik, alnı açık, yıldızlara bakarak ilerlemeyi, bu duyguyu nasıl anlatsam sana? 32 insan, 32 can parçası, 32 parça yıldız gökyüzünde. Ve daha niceleri yutkunarak göğe bakıyordur, eminim yutkunarak. “Yakında, çok yakında yanınıza geliyorum” diye geçiriyordur içinden.

Yatağım tam pencerenin yanı. Göğe bakarak uyuyorum. Gerçi birkaç gün kapalı geçti hava. Ama ne zaman uyusam onları görüyorum. Karanlığı aydınlatarak yanıyorlar durmadan. Milyarlarca, milyonlarca ışık yılı daha aydınlatmaya devam edecekler. Bizden geriye ışık tozu, ışık demetleri ve kalplere dolan sıcaklık kalacaksa eğer, bunca acının ne önemi var.

İşte böyle S..., günü güne, bu acıyı tuza, umudu şekere katarak adeta akıyoruz artık. Paramparça eriyen bedenlerimizin bir ırmaktaymışcasına bu akışından yarın büyük çağlayanlar doğacak. Bunu biliyor, buna inanıyoruz. Ve her çağlayandan bitimsiz bir şarkı yükselecek. Kim bu akışa dur diyebilir? Hangi güç bunu durdurabilir?

Bugün hücrelere kapatıldık, evet. Ama ruhumuzu, inançlarımızı ve kavgamızı bitirebilirler mi, bizi teslim alabilirler mi?

Göreceksin, inanılmaz bir şeyi başaracağız. 100’lü günleri de görecek kimilerimiz. Tarihe bir de buradan yanıt vereceğiz. İnsanın ve inancın tükenmezliğini bir de buradan kanıtlayacağız. Daha başlarken, içimde çok uzun bir koşuya çıkıyoruz duygusu vardı. Şimdi artık bu da gerçekleşiyor. Bir parça tuz ve şekerle kazanılacak zaferimiz eminim tarihteki benzersiz yerini alacaktır.

Arada bir durup dinleniyorum. Düşünüyorum daha doğrusu. Aklımdan geçen şeylere dizgin vuramıyorum. Bazen mektuba yazdıklarımı unutuyor, yalnızca düşünce serüvenimin peşine takılıyorum. Sonra yeniden düşünüyorum. Günlük yaşarken de böyle. O kadar kopuyorum ki, şimdi keşke tüm bunları kağıda döken bir araç yapılmış olsa diyorum. Böylece iki ayrı iş bir tek biçimde halledilmiş olurdu. Ama tabii bu koşullarda bu da yeterli değil. Zira, Bartın’da yazılan herşey kayboldu. Günlükler, mektuplar, şiirler vb. Bu gerçekten acı duyduğum bir şey. Kötü tarafı, bir daha aynı şeyleri yazma cesareti bulamıyorsun. Ulucanlar, sonra Bartın ve şimdi burası... Yine de günlük tutuyorum. Yazmak beni daha güçlü kılıyor. Daha güçlü bağlanıyorum hayata.

Buradan bahsedeyim. 3 kişilik hücrede kalıyorum. Geçen hafta Haydar Baran’ı da benim yanıma verdiler. Durumumuz gayet iyi. 11 gündür gazete alıyoruz. (Cumhuriyet ve Radikal). Verilen kitap eklerini ve gazeteyi okumak günümüzün önemli bir faaliyeti. Bunun dışında çoğunlukla yataktayız. Kantin alışverişi ile diğer ihtiyaçlarımızı karşılıyoruz. Kaldığımız yer iki katlı bir oda. Altta duş-tuvalet ve mutfakımsı bir yer. Üstte üç yataklı geniş pencereli bir oda-hücre. Havalandırmamız dar. Günde 15-20 dakika ancak çıkıyoruz havalandırmaya. Tam bir kuyu gibi. Yalnızca kapladığı yer kadar (6x14 adım) gökyüzü görüyor. Güneş 2-3 saat ziyaret ediyor odamızı. Bir de geçip giden bulutlar komşumuz olur. Arada bir (haftada 1 saat) görüş ve avukat görüşü. Hepsi bu. Daha önceki ekipte akşamları şarkı-türkü söylüyorduk. Şimdi hem ekip iyi değil, hem sesimiz kötüleştiği için nadiren fasıl yapabiliyoruz.

Bunun dışında, buradaki diğer arkadaşların durumunu öğrenmeye çaışıyoruz. Atılcan’ın kolu kırık (alçıda), Muharrem’i hastanede Haydar görmüş, durumları iyi. Atlen ve Levent’ten görüşçüler aracılığı ile iyi haberler aldık. Toplam olarak bunlarla geçiyor günümüz. Tabii bir de olağan işler, sayım, kapışmalar vs.

Sana çok dağınık bir mektup yazmış oldum. Yeniden yaz(a)mayabilirim. Artık herşey Ölüm Orucu Direnişimizin sonucuna bağlı. O zaman kaldığımız yerden devam edebiliriz. O zamana kadar ayakta kalmaya çalışacağım. Asla elveda demedim kimseye, demeyeceğim. İnatsa inat!.. Biliyorum, aksi durumda bile aslında yeni bir buluşma olacak. Yani böyle bir süreçte bizler hep sizlerin gözlerinizin içindeki ışıkta parlayacağız, sevginizi paylaşacağız. Sokakta olacağız adımlarınızı paylaşacağız. Kederlerinize ortak olacak, çabanıza omuz olacağız. Asla bilinen tarzda bir ayrılık olmayacak sonuçta.

Şu an başka söyleyecek bir şey bulamıyorum. Kaybettiğimiz insanların acısını taşıyoruz içimizde. Zulme duyduğumuz öfke var içimizde, inanç var, kararlılık var. Görelim ya da görmeyelim, taleplerimiz için sürdürdüğümüz direnişimizin kazanımla sonuçlanacağına inanıyorum.
Seni bu duygularla kucaklıyor, tüm dostları selamlıyorum. Haydar aynı duygularla hepinizi kucaklıyor.

Gönderdiğin kart ve mektup için teşekkür ediyorum. Görüşmek üzere hoşçakal...

Resul
10 Ocak 2001




Ölüm Orucu direnişçisi Servet Paksoy’un 25 Aralık
tarihli mektubundan Ümraniye Direnişi...

“İşte biz kazandık ve yine kazanacağız!..”

Sevgili B...,

Birkaç gün önce bugün sana mektup yazabileceğim aklımın ucundan bile geçmezdi/geçmiyordu. Hepimiz öylesine öleceğimize kilitlenmiştik ve insanların ölümü karşısında günlük yaşama dair ve yarına ilişkin bir şey düşünmek mümkün değildi.

İlk sabah, saldırı başladığında, aklıma gelen Ulucanlar oldu. Ama Ulucanlar gibi çabuk giremediler. İlk saldırıyı hemen engelledik. Sonra haberleri izledik. Korkunç bir anti-propaganda, yalanlar, sözde aydınların inanılmaz aşağılık yaklaşımları... Bu korkunçluğun yanında durumun Ulucanlar’dan farkı, kendimizin bu kavganın bizzat içinde olmanın rahatlığı...

Ya kazanacağız, ya kazanacağız!..

Ölüm, maltada her gün karşılaştığım yoldaşım kadar yakın, olağan ve o kadar gülümsenerek karşılanan... Arkadaşlarının, yoldaşlarının düşmesini de biraz zor da olsa kabullenmişsin. En rahatsız edici durumlardan biri, bu direnişte bizi ekip olarak sıcak çatışma ortamlarının uzağında, her türlü tehlikeden uzak tutmaya çalışmaları. Tabi ben bunu her zamanki gibi fırsatını buldukça bozdum, dayanamıyordum belli bir yerde sabit kalmaya.
Ayhan yaralandıktan sonra çoğunlukla yaralıların yanındaydım, beni zorla almadıkları sürece. İnsanlar bir bir getiriliyor, hemen hepsi kurşun yarası almış. Ve ben onları öylesine sakin karşılıyorum ki, bu tamamen yaşadığımız ortamın yarattığı bir sakinlik. Korku ve telaş yok. Ayhan’a bir şey olacak diye bir an telaşlandım gibi. Telaştan çok ona karşı özen olarak yansıdı aslında. Ercan yanımda öldü, gözleri hafif aralıktı, gittim kapattım. Sonra onu alnından öptüm. İçim kupkuruydu. Sanki hiçbir şey hissetmiyorum. Sonra yaralılar gözüme hasta gibi göründü, bir ara bu beni rahatsız etti, zihnimde yok etmek istedim bu görüntüyü. Sıkıldı içim. Ama özenli davranmamak mümkün değil...

Bize Ölüm Orucu savaşçısı olduğumuz için sanırım, çok saldırmadılar çıkışta.

Ama içerde öylesine yoğun bir gaz bombardımanı, kurşun yağmuru vardı ki, bunlar devam ederken artık sohbet edip gülebiliyorduk. Bazı arkadaşların gaz yoğunluğundan bilinçleri kayboldu.

Hele son saldırıdan önceki gece, kitlenin yarısını küçük bir koğuşa sıkıştırmaları... Akşamın erken saatlerinden gecenin sonuna kadar, bir yandan gaz, bir yandan yangın ve duvarlar arasına sıkışmışlık... Bir yandan, alttan ve yandan iş makinalarıyla duvarları yıkıyorlar ki, tüm blok sarsılıyor, tam bir cehennem havası yaratmış bu...

Ama en gencinden sıradan sempatizanına kadar artık öldük diye düşünüp, kalbinin ve beyninin durmasını beklemiş, askere “hadi tarayın!” diye cama çıkmış, ama direnmiş insanlar düşün. İşte budur bizim zaferimiz, onlarınsa çoktan tükenmiş olduğunun kanıtı!.. Kimseyi alamadılar Ümraniye’de. Sanırım bir kişi çıkmış o gece, onun dışında hiç kimse yenilmedi.(...)

Bu beş günde insanları herşeye rağmen, her şeye rağmen (herkes için geçerli değil) öyle çok sevdiğimi gördüm ki, insanlara adeta bakmaya kıyamıyorum.

Sizlerse hep her an aklımdaydınız. Ahmet İbili’nin, Ercan’ın, Bayrampaşa’dakilerin yakınları ve diğerlerinin yakınları, onlar bizim çoğumuzun en yakınlarıydı. Ama gerçekleri kabullenerek yaşamak ve istediğimiz gibi yaşamasını bilmek zorundayız.

Belki de şunu kabullenmeliyiz; bu görmek istemediğimiz acılı gerçeklik bizim yaşamımızın “olağan” parçası ve buna göre karşılamanın kaçınılmazlığını bilmeliyiz.

Son süratle şunu düşündüm. Ölsem de gam yemem. Bunca insanlarımızın özverisi, güzelliği karşısında ölümün ne anlamı olabilir ki!.. İnsanlar devletin gerçek yüzünü tam çıplaklığı ile bir kez daha gördüler. Ve bizi de gördüler. Onlar söyledi, zindanların ölümüne direndiğini, biz değil. İşte biz kazandık ve yine kazanacağız!..

Saldırıdan bir gün önce gönderdiğin fotoğrafları aldım... Herşey gibi onlar da yandı, yok oldu.

Servet Paksoy
25 Aralık 2000/Kartal




Katliam operasyonu sırasında Ankara Ulucanlar
Cezaevi’nde bulunan Selin Kurşun’un anlatımı...

Faşizmin “şefkat” operasyonunun
Ulucanlar cephesi

18 Aralık akşamı 23:00 nöbetini alırken, nöbetçi arkadaş, dışarıda ambulans sesleri duyduğunu ve yan tarafımızdaki adli bayanlar koğuşunda kalan bayan gardiyanları çıkardıklarını söylemişti. Bunun üzerine nöbet boyunca kapıdan dışarıyı dinledim. Fakat normalin dışında hissedilir bir şey yoktu. Gece beş nöbetine kaldırıldığımda da henüz bir şey yoktu. Tam üzerimi giyinirken Sevinç’in, “Arama yaptırmıyoruz! Arkadaşlar arama geldi, kalkın!” sesi geldi. Aceleyle bir yandan üzerimi giyinirken, “arkadaşlar saldırı var, kalkın!” diye bağırıyorduk. Hızla giyindim ve dış kapıya doğru yöneldim. Dışarıya baktığımda havalandırmada robocopların yığılı olduğunu gördüm. Sevinç ve Aynur kapının mazgalından tutmuş, kapıyı açtırmamak için çekiyorlardı. Ben de mazgaldan tutarak çekmeye başladım. Bölük komutanı üstteğmen Ercüment Oran mazgaldan eğilerek konuşmaya çalışıyordu. Bir süre kapıda tartışma yaşandı, bu saatte müdahale için geldikleri açıktı.

Bu arada arkadaşlar da kapının önüne gelmişlerdi. Biz kapıyı tutarken, bölük komutanı elindeki biber gazını mazgaldan gözüme sıktı. Müthiş bir yanma hissettim ve refleks olarak ellerimi gözüme götürdüm. Bu sırada robocop sürüsü kapıyı açarak içeriye daldı. Çevreme bakmaya çalışıyor, fakat gözlerimi açamıyordum. Hafifçe açtığımda, çok bulanık görebiliyordum. Koğuşun içi asker dolmuştu, postal ve tekme sesleri geliyordu. Hep birlikte “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek!” sloganını haykırıyorduk. Başıma birkaç asker gelerek tekmelemeye başladılar. Onlara sloganla ve tekmeyle karşılık vermeye çalışıyordum. Bunun dışında yapabileceğimiz fazla birşey yoktu. Bir avuç kadın tutsaktık, 10 kişiydik, içeriye girmekte fazla zorlanmamışlardı. Bir nevi “gafil” avlanmıştık. Bu saatten sonra onların işlerini zorlaştırmaktan, barikatlı olmasa da böyle bir direniş sergilemekten başka seçeneğimiz kalmamıştı. Askerler bir yandan yere yatırıp tekmelerken, bir yandan da “şefkat operasyonu”na uygun sahte bir ses geliyordu; “vurmayın, vurmayın!” diye... Yere yatırırken, bir yandan da ellerimi kelepçelemeye çalışıyorlardı.

Sloganlarımız devam ediyordu. Sonra sürükleyerek kapıdan çıkardılar. Ulucanlar katliamı sonrasında olduğu gibi hücrelere götürüleceğimizi sanırken ringe bindirdiler. Kapılardan çıkartırken, “şefkat” gösterisine uygun olarak duvarlara vura vura götürdüler. Ringte, beş kişiyi ayrı, üç kişiyi ayrı, Ölüm Orucu direnişçisi Hatice ve Hülya’yı da ayrı bölmelere koydular. 10-15 dakika kadar ringde beklettiler bizi. Bu süre boyunca ve hastaneye varana kadar kapıları dövdük, camları açarak slogan attık. Dışarıda bekleyen askerler aşağılık bir biçimde gülüyorlardı. Öbür taraftaki arkadaşlara seslenerek durumlarını öğrenmeye çalışıyorduk. Sevinç’in kan kustuğunu söylediler. Hepimizi derin bir öfke sarmıştı. Sloganlarımız susmadan devam ediyordu; “Yaşasın Ölüm Orucu Direnişimiz!”, “Katil devlet hesap verecek!”, “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek!”, “ Devrimci tutsaklar teslim alınamaz!” Cezaevinden hastaneye kadar caddeleri, sokakları inlettik. Dışarıda tek tek insanlar vardı ve şaşkınlıkla bize bakıyorlardı.

Cezaevinin çevresi ablukaya alınmıştı. Ana yola kadar kolluk güçlerini yığan devlet gerçekte tam bir acz görünümü sergiliyordu.

Ve hastane...
Hastaneye gelindiğinde, ilk önce Hülya ve Hatice’yi aldılar. Sonra da diğer taraftaki üç arkadaşı. Ama kimseyi öyle kolayından götüremiyorlardı. Herkesi zorla ve sloganlar eşliğinde... Bizim bulunduğumuz bölüme geldiklerinde, ellerimiz arkadan kelepçeli olmasına rağmen (kelepçeler bileklerimize oturmuş ve ellerimiz şişmişti) birbirimize kenetlendik. “Kendiniz geliyor musunuz, yoksa zorla mı götürelim?” dediklerinde yanıtımız netti; “Biz buraya kendi isteğimizle gelmedik, o zaman gelip zorla götürün!” Tekrar bir arbede yaşandı.

Bizi birbirimizden zorla koparıp hastenedeki mahkum koğuşuna götürdüler. Yatağa gererek kollarımız ve ayaklarımızdan kelepçelediler. Alçaklıklarını bir kez daha göstererek, bu haldeyken arama yaptılar. Zaman ilerledikçe kollarda müthiş bir ağrı hissetmeye başladık. Bir süre sonra omuzlardan sırt bölgesine yayılan ağrı iyice şiddetlendi.

Sesimizin iyice kısıldığı için ve belki de günlerce sesimizi iyi kullanmamız gerektiğini düşünerek sloganlarımızı azaltmıştık, ama hala devam ediyorduk. Marşlarımız ve sloganlarımızla hastaneyi inletiyorduk. Katil sürüsü ise öfkesinden kuduruyordu. 4 saat boyunca bizi bu şekilde yatağa bağlı tuttular.

Yakınlardan televizyonun sesi geliyor; Ümraniye ve Bayrampaşa’da direnişin hala sürdüğünü söylüyordu. O zaman saldırının çok geniş kapsamlı olduğunu anladık ve merak içerisinde beklemeye başladık. Diğer cezaevlerinde durum neydi? Şehitlerimiz var mıydı? Bu sorular kafamızı sürekli meşgul ediyordu. Kanlı iktidarın kendine yaraşır bir katliam daha gerçekleştirdiğinden emindik artık. Ama bu kapsamda bir katliamı yine de düşünmüyorduk. Ertesi günkü gazetelerden Bayrampaşa, Ümraniye, Çanakkale’nin hala direndiğini öğrendik. Bu apayrı bir moral ve coşku yüklüyordu insana. Devlet acz içindeydi, kendi ininde yeniliyordu bir kez daha...

Hastanede kaldığımız bir hafta boyunca yıpratmaya dönük işkence devam etti. Ayaklarımız yatağa kelepçeli olarak beş gün tutulduk. Hiçbir hareket alanımız yoktu. Yalnızca uzun tartışmalar sonucu tuvalete çıkabildiğimizde yürüme imkanımız vardı. O da ancak 20-30 adım ediyordu. Onun dışında yatağa bağlı olarak ne kadar hareket edebiliyorsak...

Hastaneye geldiğimiz andan itibaren hep birlikte Ölüm Orucu’na başladık; su, tuz ve şeker alımını kestik. Hergün sabah ve akşam doktorların oluşturduğu heyet bizi tedavi için “ikna etmeye” çalışıyordu. Hepimiz tutumu netti, tedavi kesin bir dille reddediliyordu. Bu düzene atılan bir tokat olmuştu. Bizi iki koğuşa ayırarak beşer kişi olarak yerleştirdiler. Bizim koğuşta (gerçekte tam bir tecrit odası) en büyüğümüz 22-23 yaşındaydı. Ve devletin acz içinde uydurduğu bir yalan olan “gençler örgüt baskısıyla Ölüm Orucu’na giriyorlar” sözlerine bir yanıttı verdiğimiz. Hepimiz gençtik ve hiç tereddütsüz Ölüm Orucu’na başlama tavrı koymuştuk. Herkeste büyük bir coşku hakimdi. Marşlarımız ve sloganlarımız sürekli yükseliyordu...

Kontrole gelen doktorlara ayaklarımızdaki kelepçelerin açılmasını istiyoruz dediğimizde; “muayene olmuyorsunuz, onun için yapacağımız bir şey yok, muayeneyi kabul edin, biz de kelepçelerinizi açtıralım” diyebilecek kadar insanlıktan çıkmışlardı.

En doğal tuvalet ihtiyacımız bile işkenceye çevriliyordu. Marş söyleyip, slogan attığımız zaman rütbeliler tarafından tehdit ediliyorduk. Ulucanlar katliamını yaşayan arkadaşlardan öğrendiğime göre, bunlar katliamda yer almışlardı. Ama biz tehditleri boşa çıkarıyor, marş söylemeye devam ediyorduk. Ardından iki saat olarak koydukları, ona bile tartışmalar sonucu çıktığımız tuvalet ihtiyacımız ceza olarak dört saate çıkıyordu.

Dışarıyla bağlantımız tümüyle kesikti. Ancak 4-5 gün sonra avukat ve aile görüşü yapabildik. Bazen değişik cezaevlerinden erkek arkadaşlar getiriliyor, ama konuşmamıza izin verilmiyordu. Hastaneye getirildikten iki gün sonra Ulucanlar Cezaevi’ne götürüleceğimiz söylendi. Ancak bunun bir oyun olduğu ortaya çıktı. Bizi ring aracına bindirdiler. Araç çok havasızdı. Ölüm Orucu direnişçisi Hatice Yürekli ve Hülya Tumgan kötü etkileniyorlardı, buna rağmen kapıları açmadılar. Ring aracı cezaevine gidiyormuş gibi hareket etti, ama hastane etrafında bir tur atarak tekrar kaldığımız tecrit odasına geri getirildik.

Hastanede geçen her gün, her saat bir işkenceye dönüştürüldü. Görünürde hastanedeydik, ama devlet hücre politikasına uygun olarak burayı da hücreye dönüştürmüştü. Koğuşa dönmek istediğimizi söylediğimizde, “Ölüm Orucu’nu bırakın, koğuşa götürelim” diyorlardı. Bizim açımızdan ise bunun tartışılacak hiçbir tarafı yoktu. Bizler kanlı operasyon öncesi ortaya koyduğumuz aynı taleplerle, hala aynı kararlılıkla, ancak daha da artan bir öfke ve kinle direnişimize devam ediyorduk ve edecektik...

Ve direniş şu anda tüm F tipi tabutluklarda, hastanelerde dalga dalga devam ediyor ve edecek! Ta ki zaferi kazanana dek!..

Yaşasın Ölüm Orucu Direnişimiz!
Devrim şehitleri ölümsüzdür!

Selin Kurşun
12 Ocak ‘01



Uşak Cezaevi’nden Gülcan Öztürk’ün katliam operasyonuna ve sonrasına ilişkin anlatımı...

“Devrimci kimliğimizi ve
onurumuzu hücrelere
sığdıramayacaklar!...”

19 Aralık 2000’de tüm cezaevlerine düzenlenen, robocoplar, özel tim ve sivil polislerin de katıldığı operasyon, eş zamanlı olarak uygulandı ve aynı saatlerde Uşak’da da gerçekleştirildi.

Sabah 05: 00 sıralarında, arkadaşların, “tüplerin kapatıldığı, gardiyanların çekildiği” açıklamasıyla uyandım ve giyindim, idareyle bizi ayıran kapıya indim. Birkaç arkadaşla birlikte açıklama yapması için müdürü beklemeye başladık. Ama biliyorduk ki, bunlar bir operasyon işaretiydi ve biz de olası bir operasyonun gerçekleşebileceğini, birkaç gün öncesinden düşünüyorduk. Zira çevik polisin yürütülmesi, açlık grevi yapan ailelerin kaldığı yerlerin basılması, basın-yayına yönelik sansür, belirli cezaevlerinin abluka altına alınmasıyla başlayan devrimci tutuklulara yönelik gözdağı ve tüm bunlarla örtüşen, devletin adalet bakanının “F tiplerini erteliyoruz, belirli düzenlemeler yapacağız” açıklamalarıyla görüşmeleri zamana yayma yoluyla oyalama, direnişi yalan ve demagojilerle boğma manevralarına girişilmesi, bizde bu düşünceyi oluşturmuştu. Bu nedenle, yıllardır, gerçekleştirilecek bir operasyonun beklentisi içinde olmakla birlikte, daha güncel olarak, birkaç günlük sürece yayılabilecek bir operasyonun gerçekleşebileceğini bekliyorduk.

Kapıda bekleyiş sürerken, tüplerin açıldığı haberi geldi. Bu, bizim operasyonun farkına varmamız üzerine yapılmıştı.

Bekleyişimiz sürerken (10 dakika kadar bir bekleyiş), kapının açılmasıyla, yüzlerce asker, robocop, uzun namlulu silahlarla, cop, kalas ve kalkanlarıyla içeriye doluşup saldırmaya başladılar. Kapının önünde bulunan (benim de içinde bulunduğum) birkaç kişiye saldırıp (her bir kişiye onlarca robocop düşecek şekilde) kelepçelediler, coplarla vurarak, duvarlara çarparak, sürükleyerek havalandırmaya attılar. (Bir ara şaşırıp bizi koridora çıkardılar, hücrelere götürmek için. Daha sonra şaşkınlıklarını atıp, döverek kelepçeleyip havalandırmaya attılar.) Döverek götürürlerken, saldırının içinde kadın polislerin coplarıyla saldırıya katıldıklarını gördüm. Çatılarda silahlanmış bombalı timlerin çepeçevre mevzilendiğini gördüm. Havalandırmaya atılmış vaziyette iken, robocop ve askerlerin üst kattaki koğuşlara çıktıklarını, uykuda olan arkadaşlara saldırdıklarını anladık. Saldırdıkları her bir arkadaşı, kanlar içinde tek tek havalandırmaya attılar. Her birimiz kelepçeli, kanlar içinde, saldırıyı protesto edip sloganlarımızı haykırmaya başlamıştık. Bunu saldırının başladığı ilk andan itibaren yapmaktaydık.

Üst kattaki koğuşlardan birine saldırmaya başladıkları andan itibaren, yangın çıktığını ve alevlerin pencere dışına kadar uzandığını gördük. Ölüm Orucu ekibinde olan arkadaşlara da aynı şekilde saldırıp, yangının ortaya yaydığı duman içinde bıraktılar. Daha sonra dövülerek, merdivenlerden sürüklenerek hastaneye zorla götürüldüklerini gördük. Bu arada koğuşta kalan arkadaşlardan bazılarının yangının çıkardığı dumandan etkilenerek komaya girdiklerini operasyon esnasında öğrendik. Askerler, iki arkadaşımızı ranzaya birbirlerine kelepçelemişler, onlar da oradan çıkamadıkları için göz gözü görmeyen dumanlı havayı teneffüs etmişler. Bu arkadaşlarımız hastaneye kaldırıldıklarında ve yatırıldıklarında, uzunca bir süre komada kaldılar. Bir tanesi daha önce tüberküloza yakalanmıştı ve durumları oldukça ağırdı.

Hepimizin saldırıya uğrayarak havalandırmaya atılmasından ve itfaiye hortumuyla koğuşun tazyikli suya tutulmasından sonra, bu kez de havalandırmayı tazyikli suya tutmaya başladılar. Hepimiz sağanak halinde akıtılan suyun altında bir süre tutulduk.

Yüzlerce robocop ve askerin (ve daha onlarca sivil ve resmi kadın polisin) havalandırmaya doluşarak saldırıya devam etmesi ve bizim yaralı, kelepçeli halde, ayaklarımız ve üstümüz başımız sular içerisinde, soğuk havada bekletilmemiz, 5 saat kadar sürdü. Ölüm Orucu ekibinde olan arkadaşlarla diğer arkadaşlar arasında fark gözetmeksizin saldırıların gerçekleştirilmesi üzerine, onları arkamıza koyarak, önlerine siper olarak korumaya çalıştık. Ne var ki, askerler, komutanlarının eşliğinde, ellerinde liste liste dolaşarak tanımaya çalışıp (bayan gardiyanlar eşliğinde her birinin ismini tespit etmeye çalışarak) tek tek sökerek, döverek ve sürükleyerek, gardiyan odasına götürmeye başladılar.

Götürülür götürülmez kadın gardiyan ve polisler beni yere yatırıp her biri vücudumun bir bölgesine kah bastırarak, kah üstüne çıkıp oturarak ahlaksız, onur kırıcı arama yapmaya başladılar. Benim, onların yüzlerini görmemi engelleyecek şekilde hareket ediyorlar, boğazımı sıkıyorlar, ağzımı kapıyorlar, akla gelmeyecek işkence yöntemlerini uyguluyorlardı. Pantolonumu ve iç pantolonumu indirmeye kalkıştılar. Direnmem üzerine baş edemediler, bu esnada kelepçem çözüldü, kelepçenin çözülmesi üzerine küfretmeye devam ederek, “alın bunu askerler arasın” diyerek askerlere verdiler. (Diğer arkadaşlara da yapılan bu onur kırıcı ahlaksız arama esnasında tüm çamaşırlar, iç çamaşırlarına varıncaya kadar çıkartılmış ve aranmıştır. )

Askerler döverek, yerlerde sürükleyerek, beni 14 kişilik hücrelerin olduğu bölüme götürüp bir hücreye attılar. Burası, yani hücrelerin bulunduğu bölüm, yanyana, her biri yine 14 kişilik hücrelerden oluşan bir bölüm oluyor. Benden önce atılmış olan diğer arkadaşların yanına atıldım. Yüzümüz gözümüz kan içinde, ellerimiz, bileklerimiz, kelepçeden dolayı yara bere içindeydi. Diğer arkadaşlar da aynı şekilde, aynı saldırı ve muamelenin ardından bu hücrelere getirilip atıldılar.

Daha sonra, askerler hücreye gelip, Ölüm Orucu’nda olan arkadaşlarımızı alarak, müdahale etmek istediler. Saldırının başladığını görünce, korunmak ve arkadaşlarımızı korumak için kapının önüne dolapları çektik. Cop ve kalkanlı, kasklı robocoplar yine vahşice saldırdılar, Ölüm Orucu 1. ekibinde olan arkadaşlarımızı döverek, sürükleyerek hücreden alıp götürdüler. Fakat arkadaşlarımız tedaviyi kabul etmeyip hücrelere gerisin geri getirildiler.

Hücrede kalışımızın ertesi günü sabah saatlerinde, alay komutanı robocopları toplayıp diğer hücreye geldi. “Ben askerim, kapıyı açın, benim emrimi dinleyeceksiniz, burada savcı da müdür de benim” diyerek bağırmaya başladı. DHKP-C’li arkadaşlardan bir kısmının kaldığı bu hücrede arkadaşlar, bu şekilde gelinemeyeceğini, savcının buraya gelmesini, onunla konuşacaklarını söylediler. Buna rağmen komutan söylediklerini yineledi. Bu, açıkça, ikinci operasyondu ve ilk operasyondan hız alınamayarak, ikincisi tekrarlanmaya başlanmıştı.

Bunun üzerine tüm hücrelerde barikatlar kurduk, zira kana doymamışlığın ikinci örneği, Uşak Cezaevi’nde bir kez daha sergilenecekti. Kapı zorlanmaya ve teslim olunmaya çağrıldı. Arkadaşlarımız Yasemin Canlı ve Berrin Bıçkılar, bu operasyon karşısında kendilerini tutuşturdular. Getirilen itfaiye de bu arada hazır bekletiliyordu.

Kapı açılamayınca, balyozla yan duvar kırıldı. Oradan itfaiye hortumu ile tazyikli su sıkıldı, her taraf sular içinde kalmıştı. Açılan yerden ve barikatın kaldırılmasıyla onlarca robocop ve asker arkadaşlarımıza Ölüm Orucu’nda demeden saldırdı, itfaiye hortumunun başındaki demir çubukla öldüresiye dövüldü arkadaşlarımız. Coplarla saldırıldı, yerlerde sürüklendiler, hücreyi tam bir savaş alanına çevirdi kan emiciler.

Diğer hücreye de aynı şekilde duvar kırılarak ve insanlara tazyikli su su sıkarak, coplarla saldırarak girildi, dövülerek çıkartıldılar.

Bizim hücrede daha önceki saldırıda (dolayısıyla bizim bölüme üçüncü kez saldırılmış oldu) kullandığımız dolapları da çekip aldıklarından, barikat kuracağımız sadece yataklar vardı. Onları kapının ardına dizdik. Mazgalı patlatarak itfaiye hortumuyla tazyikli su sıkmaya başladılar üstümüze. Nefes alamaz hale geldik. Daha sonra barikatı zorlayıp açarak robocoplar üzerimize cop ve kalkanlarıyla saldırdılar. Tazyikli su yine sıkılmaya başladı. Her taraf, her yerimiz su içinde kalınca tekrar saldırdılar. İnsanlar yaralar içinde iken yine döverek, tekmeleyerek, sürükleyerek her birimizi üçüncü kattaki tek kişilik hücrelere attılar. (Bu bölüm birbirinden katlarla ayrılan tek kişilik hücrelerden oluşuyor.) Bazılarımız iki kişi birden tek kişilik hücrelere atıldık, çoğumuz tek olarak atıldık.

Üstümüz başımız sırılsıklam bir halde, kanlar içinde soğuk havada saatlerce beton üstünde çıplak ayakla bekledik. Üstümüzdekiler neredeyse kurumaya başlamıştı ki, kuru giysi ve battaniye getirildi. Yeterli olmadı battaniyeler, zira hücreler oldukça soğuktu ve 1-2 tane battaniye, ısınma problemini gidermeye yetmedi.

Burada 4 gün kaldık. Daha önce, 14 kişilik hücrelerde kaldığımız anda, su ve şeker alımını kesmiştik. Burada, su, tuz ve şeker alma kararı aldık ve istediklerimizi çeşitli pürüzlere rağmen aldık. Bu süre zarfında doktor muayenesi istemedik, zira Tabipler Birliği’nden gelebilecek bir doktora muayene olmak istedik. Tabii Ölüm Orucu’nda olduğumuz için tedaviyi kabul etmiyoruz, ama bunun dışında, darbelerden kaynaklanan yaralarımızın tedavi ve muayenesi için (ağızdan alınabilecek ilaçlar dışında) olumlu baktık. Birçok arkadaşımızın (hepimizde darptan kaynaklı sorunlar vardı) kafasında yarık, her birimizde morluklar, yine bazı arkadaşlarımızda kırıklar, burun çatlağı vardı.

Daha sonra, 4 günlük sürenin sonunda, tek kişilik hücrelerde kalmanın önüne geçmek için, arkadaşlarımızla mümkün mertebe birarada olabilmek amacıyla, altı kişilik hücrelerin olduğu bölüme geçtik. Elbette bu geçiş, altı kişilik hücreleri kabul ettiğimiz anlamına gelmiyor. Ne var ki olabildiğince biraraya gelmeye özen gösterdik ve haliyle geçeceğimiz yerlerde, cezaevi işleyişini kabul etmeyerek, yaşama geçirilmesinin önüne geçerek kalacaktık. Nitekim burada yaklaşık 10 gündür kalıyoruz, sayım vermiyoruz, (zorla alıyorlar, gardiyanlar aracılığıyla) dolayısıyla cezaevinde mevcut işleyişin burada uygulanmasını istemiyoruz. Ta ki F tipleri kapatılıp diğer taleplerimiz gerçekleşene kadar.

10 gün süresince, 6 kişi, (diğer hücrelerdeki arkadaşlarımız da aynı şekilde olmak üzere) tam bir tabutluk olan bu hücrelerde kalıyoruz. İki katlı kuyu şeklinde, ufacık bir havalandırması bulunan, tuvalet gibi en temel ihtiyaçların dahi hazırlanırken “hücre” olduğunun düşünülerek hazırlanması vb. ile, tam bir tabutluğa gömülmüş durumdayız. Bu süre zarfınca havalandırma da açılmadı, gün ışığı görmedik, gerçi açıldığı durumda dahi, gün ışığının buralara girme koşulu yok. Kendimizi diri diri beton mezarlara girmiş gibi hissediyoruz.

Şurası aşikar ki, bizler tek kişi dahi kalsak, bu hücrelerde yıllarca da kalsak, bizim devrimci kimliğimiz ve onurumuzu bu hücreye sığdıramıyacakları için, yüreğimiz ve bilincimiz karşısında beton tabutluklar erimeye mahkumdur. Bu gerçek, bizim için su gibi duru, berraktır. Ne var ki, bu tabutluklar, insanca yaşanabilecek koşulların zerresini dahi barındırmıyor ve en kısa zamanda yıkılmaları gerekiyor.

Buralar oldukça küflü ve havasız. Isıtma sistemi oldukça yetersiz. Yukarıda da değindiğim gibi, tüm ihtiyaçlar, en temel ihtiyaçlar başta olmak üzere, öyle bir hazırlanmış ki, her bir santimi insana “sen bir hücredesin” gerçeğini hatırlatmak üzere yapılmış.

İki katlı hücre, demir kapıyla dışarıdaki koridordan, yani cezaevinden ayrılıyor. İhtiyaçlarımız oldukça zor karşılanıyor, zira sürekli olarak, yüksek sesle, gürültü çıkararak kapıyı dövmemiz ve gardiyan çağırmamız gerekli.

Diğer arkadaşlarımız da, 6’şar kişi olarak yan tarafımızda yer alan hücrelerde kalıyorlar. (İki hücrede 8 kişi kalıyorlar, varolan ranzaların yanına bir ranza daha eklenmesiyle, her iki hücrede 8 kişi kalmaya başladılar.) Dolayısıyla aynı sorunları onlar da yaşıyorlar.

Ölüm Orucu eylemimiz tüm coşkusuyla devam ediyor. Başta F tipi cezaevlerinin kapatılması olmak üzere, diğer tüm taleplerimiz kabul edilene kadar, Ölüm Orucu eylemimiz devam edecek.

Cezaevi doktorları her gün rutin olarak geliyorlar, ‘sağlık durumlarımızı’ soruyorlar. Onlara, olası bir komplikasyonda, yani Ölüm Orucu’nun ileriki safhalarında (ki bu ileri aşamaya zaten gelmiş bulunuyoruz, bugün burada Ölüm Orucu eyleminin ilk ekibinde bulunan arkadaşlarımızın 70. günü) müdahale gibi bir şeyi düşünmemelerini, bu konuda TTB’nin görüşünün belirleyici olduğunu, tıp etiğine göre hareket etmelerinin zorunluluğunu, hekim ve hasta ilişkisinin Malta Bildirgesi’nde de yer alan hususlar üzerinden sürdürülmesi gerektiğini anlatıyoruz. Yine de niyetlerinden emin değiliz; zira ziyaretleri rutin sağlık kontrolleri olarak görünse de, asıl olarak, düzenli biçimde Ölüm Oruçları’nı izleyerek, ortaya çıkabilecek değişiklikleri gözlemleyerek, Ölüm Orucu’nun olası bir komplikasyonuna müdahale amacını da taşıyor, daha çok böyle bir amaçla kontrole geliyorlar. Ve yine buna bağlı olarak, başka bir operasyon beklentimiz de var. Keza Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü olan zat, “Cezaevlerinde Ölüm Oruçları’na yönelik operasyon gerçekleştireceğiz” açıklamasını yapmıştı operasyonu izleyen günlerde. Dolayısıyla bu durum olasılık olarak gündemimizde yerini koruyor.

Bugün sınırlı bazı ihtiyaçlarımızı vermeye başladılar. Çakmak, sigara, sıcak su, vs. Havalandırma açıldı, böylelikle hem işleyişe geçmek, hem de cezaevlerine yönelik heyetlerin düzenleyeceği ziyaretlere hazırlıklı olmak istiyorlar. Yani hiçbir şey olmamış gibi duruma perde çekilmek isteniyor. Bunlar, bir göz boyamadan başka birşey değil. İhtiyaçlarımızın çoğu henüz karşılanmıyor, bunları defalarca yinelememize karşın.

Ailelerimize, soyadlarının tutmaması üzerinden sorunlar çıkartılmaya devam ediliyor. Gelen eşyaların alınmasında yine zorluklar var. Onlara, eylemi bırakmamız yönlü baskı ve şantaj yapılıyor. “Eylemi bırakmalarını söylersen, seni çocuğunla görüştürürüz” şeklinde, her bir aileye baskı yapılıyor. Aileler bizimle görüşmelerinde, idarenin bu tutumunu aktarıyorlar. Kabin kapıları açık bırakılıyor, bazen gardiyan (erkek gardiyan) gözlemleyip gidiyor. Kontrole geldiğinde karşı çıkmamız üzerine gidiyorlar, ne var ki kapıların kapalı tutulmasına karşı çıkıyorlar.

Koğuşta kalan eşyalarımız bizlere verilmiyor. Başta kitaplarımız olmak üzere, hiçbirşeyimiz verilmiyor. Diğer ihtiyaçlarımız, buralardan alacaklarımızla karşılanabilecek. Televizyon ve radyo gibi bir takım şeyleri vereceklerini söylemişlerdi bugün.

Bizler, F tiplerine ve cezavinin hücrelerine işkenceyle, vahşetle, katledilerek götürülebiliriz. Ama bizler bunu kabullenmeyeceğiz, bu manevi ve fiziki ölüm mekanlarında kalmayacağız. Gerekirse hepimiz öleceğiz, 30’umuzun olduğu gibi, ama oralarda yaşamayacağız. Bu tabutluklardan ancak cesetlerimiz çıkacak. Ve yine çıkışsızlıklarıyla, acizlikleriyle başbaşa kalacaklar, zira buralar bomboş kalacak. 90 arkadaşımız Ölüm Orucu’nun 76. gününde ve ölümün eşiğindeler, biliyoruz ki “200’ünü gözden çıkarmış”lar ve daha da listeye ekleneceklerin dışında.

Bizler diyoruz ki, bir kez daha bizler kazanacağız ve bu tabutlukları yıkacağız!

4 Ocak 2001
Gülcan Öztürk
TKİP dava tutsağı




Gebze Cezaevi Ölüm Orucu 1. Ekip Direnişçisi Şaduman Mutlu’dan mektup...

“Kazanan biz olacağız!..”

Merhaba,

Sizlere fazla uzun yazamayacağım. 80. günde yazıyorum. Olayların gelişiminden bahsetmeyeceğim. Çünkü anlatıldı ve biliniyor. Katliamın boyutunu dünya öğrendi ve öğrenmeye devam edecek. Ama şimdi ve bundan sonra, yaratılan görkemli direnişimiz konuşulacak. Bugünden tarihteki yerini aldığını biliyoruz.

Biz direnişimize başlarken bedel ödemekten korkmadığımızı söylemiştik. Çünkü bu devleti çok iyi tanıyoruz, bu sınıfı çok iyi tanıyoruz. Dolayısıyla yaptığı ve yapacağı hiçbir katliam bizi şaşırtamaz. Bu devletin tarihinde ak sayfası yoktur ki... Tarihi, katliamlar ve çarpıtmalar tarihidir.

Fakat onlar bir şeyi hesap etmiyorlar. Bizdeki iradeyi, davaya bağlılığı ve kimliğimize olan güveni... Biz bunlar için her zaman ölebiliriz. Ölmeye istekli olduğumuz için değil, hayır, ama ezilen ve sömürülen milyonların umudunu karartmamak için. Ve insanlığı bu büyük beladan, kapitalizmden kurtarmak için canımızı feda ederiz.

Soruyorum, o vatan-millet sözünü ağzından düşürmeyenler, kaç tanesi onlar için gönüllü ölümü göze alabilirler? Kaç tanesi idealleri için bunu başarabilir? Onların paradan başka inandıkları hiçbir değer yoktur. Kara para için ya kiralık katil olurlar, ya da onları kullananlar... Onların gerçek güvenleri topların, tüfeklerin, basının, yargının vb., vb’nin yanısıra kitleleri susturabileceklerine olan inançtır. En çok da o sessizliğe ittiklerinden korkuyorlar. Onun içindir bunca terör, bunca şiddet. Onun içindir ki, onların en ileri temsilcilerini teslim almak, inançlarından vazgeçmelerini sağlamak için en vahşi katliamları tezgahlarlar.

Fakat olmadı, istedikleri gerçekleşmedi. Direnişimiz çok daha büyük kararlılıkla sürüyor. Hücrelerin duvarları slogan sesleriyle inliyor. Direnişimiz bütün görkemiyle sürüyor. Biz zaferi politik ve moral olarak kazanmış bulunuyoruz. Fiili olarak kazanmak için daha çok bedel ödeyebiliriz. Ama kazanan biz olacağız!..

Kitleler, hergün yalan söyleyenler yanında, sözlerini tutmak için ölebilen devrimcileri tanıdılar. Ve asıl güvenmeleri gerekenleri anladılar. Bu kuşkusuz hemen gerçekleşmeyecektir. Fakat hayranlık sınırlarını aşacak bir güven yaratacağı muhakkaktır. Yalnızca Türkiye için değil. Bu direnişi izleyen, bilen herkes, milliyeti ne olursa olsun, sosyalizme, onun geleceğine bir kez daha inanmakta tereddüt etmeyecektir. Ve devrime olan inanç yaygınlaşacaktır.

Cezaevi sorununu çözdük, kurtulduk diyen korkak sefiller işte o zaman düşünsünler bedel nasıl ödenir!.. Bizim ölülerimizin altında ezilirken düşünsünler, böylesine çelikten irade karşısında ne yapabileceklerini. Ve bizden bir kez daha korksunlar...

Şunu da bilsinler ki, bu güven ve kararlılık boşuna değildir. Hücreleri yıkacağımız gibi, çürümüş ve kokuşmuş zulüm düzenlerini de başlarına yıkacağız!

Yaşasın Ölüm Orucu Direnişimiz !
Yaşasın devrim ve sosyalizm !

Şaduman Mutlu
11 Ocak ‘01