ARSIVANA SAYFA
 
20 Ocak '01
SAYI: 03
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Ölüm Orucun Direnişi emekçilerin mücadelesine yol gösteriyor!
Direniş ruhunu alanlara taşıyarak saldırıları püskürtelim!
"Omuzlarımızdaki tarihsel yükün gereğini yerine getirmek boynumuzun borcudur"
Tıbbi müdahale işkencesi
Saldırının hedefi şimdi de avukatlar
Faaliyetlerimizden
Kamu emekçileri hareketi
Sınıf hareketi
Bor madenleri özelleştirme yağmasına açılıyor
"Yolsuzlukla mücadele" ya da sermayenin yalan kampanyası
Reformizmin direniş cephesine büyük ihaneti
Katliama utangaç destek
Katliam ve direniş/3
"Devrimin bekçileri"
Luxemburg ve Liebknecht için Berlin'de görkemli anma törenleri
Tutsak temsilcileri ile heyetler arasında yapılan görüşmeler/3
Ölüm Orucu direnişçileri anlatıyor
Direniş sürüyor
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

TBMM İnsan Hakları Komisyonu...

Katliam ve işkenceye
“insan hakları” örtüsü


TBMM İnsan Hakları Komisyonu oluşturduğu bir alt komisyonla 5-6-7 Ocak günlerinde Sincan, Edirne ve Kandıra F tipi hücreleri ziyaret ettiler. Bu ziyaretlerin amacı herkesin tahmin edebileceği üzere F tiplerini mazur göstermek, “İnsan Hakları Komisyonu” imajını kullanarak kafaları karıştırmak, dezenformasyon ve karalama kampanyasına kendi cephelerinden katkı sağlamaktı. Bu kontra komisyonun konumu ve misyonu konusunda önden bir fikir edinmek için; gerçeklerin küçücük bir kısmını kamuoyuna yansıttı diye eski başkanlarının (Pişkinsüt) azledildiğini, onun yerine “insan hakları” kavramıyla alay edercesine bir MHP’li faşistin getirildiğini, komisyonun MHP’li bir üyesinin (daha sonra istifa etti) Ölüm Orucu Direnişi için “Bırakalım gebersinler!” şeklinde ifadeler kullanmakta bir sakınca görmediğini, hatırlatmak yerinde olur. Komisyon üyesi Mehmet Bekaroğlu’nun, komisyonun kuruluş amacından saptığını, insan haklarını savunmak yerine katliamı meşrulaştırmak görevini yüklendiğini vurgulayarak alt komisyon üyeliğinden istifa etmesini de buna ekleyelim.

Devlet özellikle 19-22 Aralık katliamından bu yana çok kapsamlı bir psikolojik savaş da başlatmış bulunuyor. Bu savaşta devletin başlıca silahı yalanlar. Bu kapsamda bir girişim de TBMM İnsan Hakları Komisyonu’ndan geldi. F tipi cezaevlerinin meşruluğunu sağlamak üzere 3 F (hücre) tipi cezaevini gezdiler ve yaptıkları açıklamalarla Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun’un iddialarını doğruladılar.

Bu iddialara göre; Ölüm Orucu’ndakiler de dahil tutsakların durumu iyiymiş (!); su ve ısınma sorunu yokmuş (!); eyleme son verenler tek kişilik koğuş istiyorlarmış (!); Ölüm Orucu ve Açlık Grevi Direnişi’nden vazgeçenler ortak kullanım alanlarından yararlanacaklarmış (!); Ölüm Orucu’nda ölümlere izin vermeyeceklermiş (!); hatta DSP’li komisyon üyesinin anlattığına bakılırsa, içeri girerken onları aramamışlar bile, dolayısıyla görüşe gelenlerin defalarca tacize varan aramalardan geçmeleri, gerçeği yansıtmayan iddialardan ibaretmiş (!)

Sonuç olarak, devrimci tutsakların “F tipi dışında” bir şikayetleri yokmuş!
Ama birkaç gün öncesine kadar alt komisyon üyesi olan ve Sincan hücrelerini bu kontra komisyonun başkanıyla birlikte gezen Mehmet Bekaroğlu bu konuda tümüyle başka şeyler söylüyor. Bekaroğlu’nun raporu sistematik işkenceyi ve ağır tecrit koşullarını belgeliyor. Bu rapor hayli dikkatli ve ılımlı bir dille kaleme alınmış olsa bile, görüşe giden tutsak yakınlarının ve avukatların gözlem ve görüşlerini doğruluyor.

Ölüm Orucu’nda ölümlere izin verilmeyeceği açıklaması ise, zorla müdahale işkencesinin açık ilanından başka bir şey değildir. Sözde hayat kurtarma adına insanlara işkence yapılıyor, böylece ölümler geciktiği için de “Ölüm Orucu sahte” imajı verilmeye çalışılıyor. Yarın yaşanacak çok sayıda ölümün sorumluluğunu zorla müdahaleyi uygulayanlar dışında, buna “hayat kurtarma” adına destek olanlar da paylaşacaklardır.

Süreç şöyle işlemektedir: Ölüm sınırına gelmiş direnişçiler zorla müdahale amacıyla hastanelere kaldırılmakta, bilincini kaybettiğinde serum takılmakta, bilinci yerine geldiğinde direnişçi serumu söküp atmakta ve tedaviyi kabul etmemektedir. Bunun üzerine yeniden cezaevine sevkedilen tutsak, bilincini kaybettiğinde yeniden aynı süreç başlamaktadır. Bu süreç işlerken, direnişlerinin farklı farklı günlerindeki devrimci tutsaklar da ölüm sınırına gelmekte, onlar da aynı sürece dahil olmaktadırlar. Bu durumdaki direnişçilerden yansıyan bazı gözlemler, bu işkencenin boyutlarını da gözler önüne sermektedir. Hayalle gerçeği ayırdedememe, sinirlerde yoğun zayıflama, halisünasyonlar, hafıza kaybı, vb. İşte bu sonuçlara yolaçan ve katliamın boyutlarını günden güne büyüten zorla müdahale işkencesini uygulayacaklarını vurguluyor Ertosun. Buna da “ölümlere izin vermeyecekleri” kılıfını uyduruyor.

Kontra komisyon ayrıca, direnişçilere devletin artık F tiplerinden vazgeçmeyeceğini, kendilerinin de boşu boşuna ölüme gitmemelerini istemiş. Bu faşizmin “teslim olun” çağrısının değişik tarzda dile getirilmesinden başka bir şey değildir. Devletin devrimci tutsaklarla başa çıkamayacağını artık anlamış olması gerekir. Tutsaklar bu hücrelerde yaşamayacaklar. Ya buradan çıkacaklar, ya burada ölecekler.

İnsanlık onuru hücreleri yıkacak!.





Direniş de saldırı da büyüyor...

Saldırının hedefi şimdi de avukatlar

Adalet Bakanı Sami Türk avukatlara ve barolara yönelik tehditler savuruyor, içerdeki direnişin büyümesinden bu sefer de onları sorumlu tutuyor. Katliama rağmen direnişin yaygınlaşması bir kabus gibi benliğini kuşatmış durumda. Ne kafatasçı bürokrasisi, ne siyanürcü müdürleri, ne gebersinler diye hırlayan vekilleri, ne sokak terörünü azgınlaştıran polisi, ne de çirkeflik ve yalan merkezi medya tekelleri onu rahatlatabiliyor.

Katliam vahşetine ve binlerce devrimciyi zorla hücrelere atarak tecrit etmelerine rağmen, ölüm oruçlarının ve açlık grevlerinin devam etmesini sağlayan inanç, irade ve kararlılık karşısında ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Yalanlarla kamuoyunu aldatmaya, baskı ve terörle duyarlı kesimleri sindirmeye çalışıyorlar.

Elbette avukatların bu kadar ön sırada hedef yapılmasının nedeni ve amacı anlaşılmaz değil . Devlet F tipi hücrelerde tam tecrit koşullarında, sürekli fiziki ve psikolojik işkenceye tabi tutarak devrimci tutsakları yıldırmayı hedefliyorlardı. Bu yolla kısa sürede sonuç alacaklarını düşünüyorlardı.

Tecrit koşullarını ağırlaştırmak için aile görüşleri bile saat saat parçalandı, sınırlandı, ilk bir hafta hiç görüş yaptırılmadı. Avukatlarla da yaklaşık on gün sonra sınırlı bir görüşme başlatıldı. Avukat görüşüne kollarına girilerek tek tek getirilen tutsaklar, en fazla 15 dakika görüştürülüyorlar. Bazı yerlerde kamerayla da kaydedilen bu görüşmelerin dinlendiğine de şüphe yok.

Avukatlar bu koşullarda ve onur kırıcı aramalar ve uygulamalar sonrasında, sadece kağıt kalem ile yapabildikleri görüşmelerde devrimci tutsakların sorunlarını bile tam olarak dinleyemiyorken, bu saldırı ve telaşın nedeni iyi düşünülmelidir.

Avukatlara yönelen saldırının katliamın planlı bir adımı olduğu açıktır. Tüm kitle ve meslek örgütlerine dönük olarak yürütülen ve 12 Eylül faşizmini bile aşan baskılar bunun içindir. Şimdi sıra avukatların tecrit edilmesine gelmiştir. Bu yöntem özü itibariyle yeni de değildir. 1996 Ölüm Oruçları sürecinde Ağar ve Kazan da aynı yolu denemişti.

Bu tecrit ve işkence mekanlarının gerçeklerini yansıtacak en küçük bir sese bile tahammülleri yok. İsteniyor ki, imha planı sessiz bir şekilde gerçekleştirilsin. Zira böylesine vahşi bir katliamın ve süreklileştirilen katletme harekatının gizlenmesinden başka çıkar yolları yok.

Avukatlar içerideki durumu sınırlı da olsa doğrudan öğrenme olanağına ve kamuoyunun yaptıkları açıklamalara güven duyabilecekleri bir kimlik ve konuma sahipler. Daha da önemlisi, tam tecrit koşullarındaki tutsakların diğer cezaevlerinde ne olup bittiğine dair güvenilir bilgi alabilecekleri tek kaynak durumundalar. Amaç bu kaynağı kurutmak, bilgi akışını tamamen kesmek.

S. Türk Ulucanlar katliamından bu yana katliamların üzerini örtmek konusunda epeyce tecrübe kazanmış durumda. Hiçbir sözüne güvenilmeyecek pozisyona gelmesine rağmen, ipleri çekildikçe oynamayı ve konuşmayı sürdürecek görünüyor.





Sami Türk:
“Avukatlara işlem yapacağız”

Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, İstanbul Adli Tıp Kurumu bünyesinde yaptırılan Morg İhtisas Dairesi‘nin açılışının ardından, basın mensuplarının sorularını yanıtladı. Bir gazetecinin “Cezaevleri operasyonuna rağmen hala açlık grevleri devam ediyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?” şeklindeki sorusu üzerine Türk, bu konuda kendilerinin yapacağı tek şeyin, tıbbi bakımdan gerekli tedbirleri almak olduğunu belirtti.

“Son günlerde dikkatimizi çeken bir olgu var. Cezaevlerinde avukat ziyaretlerinden sonra ölüm orucuna karar verenlerin sayısında artış görülmüştür. Bunu da dikkatle izliyoruz. Gerekirse avukatlar hakkında işlem yapacağız.”

Bir başka gazetecinin “Ölüm oruçlarını avukatlar mı teşvik ediyor?” sorusu üzerine de Türk, “Bundan böyle bir sonuç çıkabilir. Onun için inceleyeceğiz” dedi.

(12 Ocak ‘01/AA)