ARSIVANA SAYFA
 
7 Ekim '00
SAYI: 37
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Filistin deneyiminin dersleri, Kürt halkı için paha biçilmez değerdedir
Sırbistan’da hükümet darbesi
Demokrasi yönelimi adına pazarlanan “saygın hukukçu”
Ermeni soykırımı tasarısı ve “hür” Türk medyası
“Öteki Türkiye”nin değil tekelci sermayenin sözcüsü
İşçi ve emekçilere yönelik yeni bir soygun
Kamu emekçi hareketi reformist önderlik engelini aşmak zorunda
EXSA işçisi direniyor
Sendika bürokrasisinin yeni manevraları karşısında sınıf sorumluluğu
“İş güvencesi” yasa tasarısı...
Bu devletin “adaleti” hep emekçi halkın beynini dağıtıyor!
CHP Kurultayı, düzenin çözümsüzlüğü ve devrimci önderlik sorumluluğu
Kürt illerinde devletin “insan hakları” seferberliği!
Ekim Gençliği’nden
“ON’lar birer yıldız gibi parladılar karanlığın içinde”
Onlarla zafere yürüyeceğiz!
Habip Gül anmasına karşı devlet terörü
“Devrimci onur işkenceyi yenecek!”
“Ailelerimize kalkan elleri kıracağız!”
Hücrelere karşı mücadele üzerine notlar
Basından seçmeler
Mücadele Postası...
 
Tüm yazılar





 
 
Filistin deneyiminin dersleri,
Kürt halkı için paha biçilmez değerdedir

Filistin Direnişi ve
gerici-emperyalist barışın iflası



Geçtiğimiz hafta yoğunlaşan çatışmalarla, Filistin, bir kez daha gündemin ön sıralarına yerleşti. Emperyalist barış politikalarıyla bir dönem yatıştırılmış görünmekle birlikte, aslında, Filistin özgürlük mücadelesinin hiçbir zaman tümden bastırılamadığı biliniyordu. Nitekim, İsrail’in artan saldırganlığıyla savrulan küllerin altından özgürlük ateşi bir kez daha parladı. Emperyalizmin, özellikle kendisi tarafından abartılan global gücü karşısında, çocuk yumruklarına sığan taşların gücünü küçümsememek gerektiğinin en iyi göstergesi, Filistin ateşinden sıçrayan kıvılcımların tüm Ortadoğu’yu bir anda tutuşturması oldu.

Filistin’de sokakların hareketlenmesinin hemen ardından, tüm bölge ülkelerinde de sokakların doluvermesi, Arap ya da müslüman dayanışmasının ötesinde, bölgedeki anti-emperyalist birikimin bir göstergesi sayılmalıdır. Merkezine sık sık Filistin yerleşmekle birlikte, emperyalizmin (özelde ABD emperyalizminin) Ortadoğu politikası, bölge halklarının tümü için hep daha fazla sömürü-daha fazla yıkım ve ölüm getirmiştir. Irak’a sallanan sopayla, FKÖ’ye uzatılan havucun özde bir farkının olmadığını, Ortadoğu halkları kendi özdeneyimleriyle öğrenmişlerdir.

Yeniden yükselttiği intifada ile emperyalist barış politikalarının iflasını da ilan eden Filistin halkı, sadece Ortadoğu halklarının anti-emperyalist birikimlerini harekete geçirmedi, ama daha özelde, dünyanın dört bir yanındaki ulusal hareketler için nasıl bir örnek teşkil ettiğini de ortaya koydu. Barış adı altında FKÖ’yü teslim alan ABD emperyalizmi, bu yolla, Filistin halkının özgürlük tutkusunu da sonsuza dek mezara gömmeyi umuyordu. Sadece Filistin halkının da değil, ama onun şahsında tüm ulusal özgürlük mücadelelerinin sonunu getirmeyi. Doğu Avrupa’daki yozlaşmış bürokratik rejimlerin çöküşü ve SSCB’nin dağıtılması, bu konuda, emperyalizme bulunmaz propaganda alanı da yaratmıştı. Artık tekellerin “bin yıllık krallık”ını ilan edebilirlerdi... Rüzgar bir kez tersine dönmüştü. Filistin’in ardından Latin Amerika’da ve Avrupa’da bir dizi kurtuluş hareketi daha emperyalist barış politikalarına teslim oldu.

Ancak, burjuva ulusalcılığa dayalı politikaların teslimiyet çizgisindeki iflası, hiç de ulusal kurtuluş mücadelelerinin ölüm ilanı anlamına gelmiyordu. Filistin’deki gelişmelerle, bu bir kez daha kanıtlandı. Ezilen halkların özgürlük talebi ve tutkusunu, silahla ya da silahsız, öldürmenin imkanı yoktur. Belki sindirebilirsiniz, yolundan saptırabilirsiniz, ama yalnızca geçici olarak...

Filistin’de yeniden yükselen intifada kadar barış sürecinin kendisi de emperyalist politikaların iflasını gösterir. ABD barışı, hiç de iddia edildiği gibi Ortadoğu’da akan kanı durdurmadı. Sadece önderliğini teslim almak suretiyle Filistin halkının özgürlük damarlarından birini keserek, kanın tek taraflı akmasını sağladı. FKÖ teslim alındı, Filistin halkı silahsızlandırıldı, ancak İsrail devleti silahlanmaya devam etti. Öldürmeye devam etti. Hatta örgütlü mücadele sürecinde cesaret edemediği bir saldırganlık ve küstahlıkla Filistin halkını aşağılamaya, girilen teslimiyeti derinleştirmeye çalıştı.

Bütün bir barış süreci, emperyalist politikalar nezdinde, emperyalizmle barışan (daha doğrusu teslim olan) burjuva ulusalcılığının iflasıydı. Bugün, bu teslimiyet sürecinin batağında çoktan çürümüş FKÖ’ye rağmen yeniden yükselen özgürlük mücadelesi ise, doğrudan emperyalist politikaların iflasını gösteriyor.

Emperyalizmin bin yıllık diktatörlük düşünün Hitler’inki kadar bile sürmeyeceği, dün Seattle’da, Davos’ta, Washington’da, Melbourne’de, Prag’da, şimdi de Filistin’de kanıtlanıyor. Dünyanın çok farklı bölgelerinden ve çok farklı alanlardan yükselen bu ortak ses, aynı zamanda, iflas eden politikaların alternatifine de zemin düzlemektedir.

Ezilen ulusların, halkların ve sınıfların tek ve ortak kurtuluşu, kapitalist-emperyalist sömürü sisteminin yokedilmesine bağlıdır. Çünkü ulusları haraca bağlayan, bölen-parçalayan, birbirine karşı kışkırtan ve boğazlatan, emperyalist devletlerdir. Aynı emperyalist burjuvazi, İMF programlarıyla ülke ekonomilerini çökertmekte, işçi ve emekçi sınıflarını eşi görülmemiş bir yıkıma sürüklemektedir. Açıktır ki, emperyalizmden medet ummak azrailden can dilenmekten farksızdır. Filistin halkı, bunu, çok büyük bedeller pahasına öğrendiğini göstermeye başlamış bulunuyor. Ve aynı coğrafyada aynı gerçekleri öğrenmek için aynı büyük bedelleri ödemek gerekmiyor. Yani, Filistin deneyiminin dersleri, özelde Kürt halkı için büyük bir öğreticilik değeri taşıyor.

Türk egemenlerinin, emperyalist efendileriyle birlikte, Filistin deneyinden kendileri için (yani Kürt sorunu için) hızla dersler çıkaracağı açıktır. Önemli olan Kürt halkının ve Türkiye devriminin de bundan kendi payına gerekli dersleri çıkarabilmesidir.

Kürt halkı, öncelikle, emperyalist barış politikalarıyla döşenen bir yolun, sadece halklar mezbahasının kapısına çıktığını görebilmek durumundadır. Böyle bir barışın “akan kanı” durdurmadığı, Kürdistan’da süregiden askeri işgal ve kanlı operasyonlarla da yeterince kanıtlanmakla birlikte, Filistin deneyimi bu konuda ayrıca çarpıcıdır. Bu deneyim, emperyalist-gerici bir barışla ulaşılan durumun iğreti ve geçici olduğunu, güç dengesindeki oynamalara bağlı olarak her an bozulabileceğini, ve dahası, ulusal hareketin teslimiyeti derinleştikçe sömürgeci saldırganlığın da boyutlanacağını göstermektedir. İkinci olarak, burjuva önderliğin iflası tarihin sonu değildir. Yaşanan teslimiyet süreci fazlasıyla utanç verici olmakla birlikte, kurtuluş umudunu yitirmemek gerektiğini, Filistin halkı bir kez daha şu günlerdeki görkemli direnişiyle göstermiştir.

Yine Kürt, Filistin ve tüm ezilen ulus ve halkların çıkarması gereken asıl ders, emperyalist burjuvazinin karşısına, onun ayakta tuttuğu toplumsal düzenin bir parçası olan ya da ufku bu düzeni aşamayan orta veya küçük-burjuvazinin önderliğinde çıkılamayacağı, çıkıldığı taktirde yarı yolda kalınacağıdır. Kapitalizmin yükselişi çağında burjuva ulusalcılığı, kapitalist gelişmenin öteki yüzü demek olan uluslaşma sürecinin feodal engellerden kurtuluşunun teorisi ve pratiğiydi. Burjuva sınıf düzeni dünyaya hakim hale gelip emperyalist aşamaya da evrildiği bir süreçte, 1900’lü yılların başında, ulusal kurtuluşun yeni yolu da belirginleşmeye başlamıştı. Bu yol, yeni çağın ezilen sınıfıyla, yani proletaryayla kader birliği yoluydu. Lenin’in tanımıyla, ezilen ulusların kurtuluşu artık ezilen sınıfın kurtuluşuna bağlıydı.

Aradan geçen 100 yıllık bir zaman diliminden sonra, bugün, emperyalist burjuvazi, Lenin’in bu tespitinin özel anlamını ve önemini, kendi tarzı ve kendi ifadeleriyle dünyaya ilan ediyor. Emperyalist haydutların 1999 sonlarında başlayan ve 2000 yılında devam eden milenyum toplantılarında, başta ulusların kendi kaderini tayin hakkı olmak üzere, tüm eskimiş burjuva tezlerinin rafa kaldırıldığı ve bundan böyle tek geçerli yasanın emperyalist tekellerin kural tanımazlığı olduğu açıkça ortaya kondu. Artık ulusların ya da sınıfların değil, yalnızca paralize edilmiş bireylerin hakları vardı.

Hakların ezilen sınıflar ya da uluslar bağlamındaki tanımı, örgütlülüğü peşinen kabul eden bir durumu ifade ediyordu. Oysa, emperyalist haydutların daha fazla soygun-daha fazla sömürü için, ulusları ve sınıfları (işçi sınıfını) örgütsüzleştirmeye, paralize etmeye, iç rekabetle birbirine düşürmeye, düşmanlıklar yaratarak birbirine kırdırmaya ihtiyacı vardı. İşçi sınıfının örgütsüzleştirilmesi, İMF tarafından programlanmış yeni ekonomik-sosyal uygulamalarla gerçekleştirilmeye çalışılırken; ezilen ulusların ve halkların örgütsüzleştirilmesi de, ulusal devletlerin tümden kuklalaştırılması, ulusal kurtuluş hareketlerinin teslim alınması (emperyalist barış politikaları), bölgesel etnisitelerin çatıştırılması vb. yollarla gerçekleştirilmeye çalışıldı. İşte bugün, emperyalizmin bu konuda belirli mesafeler de katettiği bir süreçte, Filistin’de yaşananlar daha bir anlam kazanıyor.

Filistin serüveninin dünya proletaryasına-aynı anlama gelmek üzere dünya komünist hareketine-mesajını da unutmamak gerekiyor. Proleter devrimlerin önünde, halen, ulusal sorun gibi (artık son derece sınırlı bir anlam taşıyor ve sınırlı bir alanı ilgilendiriyor olsa da) demokratik görevler durmaya devam ediyor. Ancak proletarya bu görevleri, omuzlarında fazladan bir yük olarak değil, devrimci kalkışmasının imkanlarını ve güçlerini büyüten bir nesnellik olarak görebilmelidir.

Türkiye özgülünde ifade edersek, devriminin önündeki temel demokratik görevlerden biri Kürt ulusal sorununun çözümü olduğuna göre, Türkiye proletaryası Kürt halkını kendi devrimci program ve savaşımına kazanmak zorundadır. Bunun içinse, öncelikle Kürt işçilerinin kazanılması gerektiği açıktır. Bu gereklilik, hem, çağımızda her devrimde olduğu gibi ulusal devrimde de önderlik görev ve rolünün proletaryaya ait olduğu bilimsel gerçekliği yüzünden böyledir; hem de, Türkiye ekonomisinin bütünlüklü yapısının getirdiği nesnellik nedeniyle. Yani, Türkiye sanayisinin ağırlıklı olarak birkaç metropol ve çevresinde kurulmuş olması, her ulustan proletaryanın da buralarda toplanmasını, dolayısıyla da proleter devrim hareketinin öncelikle buralarda örgütlenmesini koşullamış durumdadır.

Kürdistan devriminin son 15-20 yılına damgasını vuran, nasıl yoksul Kürt köylüsü olduysa, gelecekte damgasını vurması gereken de Kürt proleterleri olacaktır. Tabii ki, ortak bir dava uğruna tüm diğer ulus ve azınlıklardan proleterlerle komünist işçi partisinin bayrağı altında toplanan ve savaşan Kürt proleterleri. Kürt yoksullarına yeniden savaşma güç ve cesareti verecek olan da, gerçek dostlarını ve düşmanlarını bu yolla tanımaları olacaktır.