- Kızıl Bayrak'tan...
- Dönemin görev ve sorumlulukları
- 30. yılında 15-16 Haziran, yol gösteriyor!
- KESK seçimleri 2000
- Öncü kamu emekçilerinin devrimci programı
- Onurlu kamu emekçisi hesap soruyor
- SASA grevinde kim kazandı?
- SASA grevinin ardından...
- En büyük asalaklardan Sabancı
- Murat Dil ölüme terkediliyor
- Sözün bittiği yerdeyiz!
- Saldırıyı karşı saldırıyla püskürteceğiz!
- Türkiye’de asgari ücret uygulaması...
- DEÜ’de hücre karşıtı platform
- Güney Kore: 70 bin işçi
- Clinton’ın son Avrupa gezisi
- Almanya: Kamu emekçileri greve
- Bir "iç savaş" güncesi
- Komünist militanlardan
- Senin ardından hep seninle!..
- Mücedele Postası...





 
 
Senin ardından hep seninle!..


“Mücadelecinin, devrimcinin kalbi çeliktendir.
Acıyabilir ama asla affetmez.”
K. Marks


Seni nasıl anlatmalı, nereden söze başlamalı. Hangi kelimelerle ifade etmeli. Gecikmiş bir yazı biliyorum. Yaşanılan on ayı, emeğinin on ayını anlatmak, seni senden sonra anlatmak kolay değil Ümit yoldaş.

Seni, direnişin adı, burjuvazinin ölüm tamtamlarını çaldığı fakat kendi mezarını kazdığı Ulucanlar’da tanıdım. “Geç değil, yeniden başlamalı, yeter ki kararlı olunsun, halaya katılmak için geç kalmış sayılmazsın.” Gelişimin ardından ilk öğretimdi bu cümlelerin. Anlatımların bizden, yaşanılanlardan, kendinden bir parçaydı. Öğreticiliğin herşeyi canlı kılıyordu. Somutladığın örneklere şaşırıyor, 27 yaşında birisi için bu kadar bilgi fazla diye düşünüyordum. Öğrenilenlerin hiçbirinin yaşa, yere göre fazla olmayacağını öğrettin bize.
Sonra sınırsızca gülebilmeyi yürekten.. Ardından dinlemek seni şiir dilinden... Dost omuz başını, güneşi yanında bilmek... Bunlar da öğretinin bir parçasıydı. Bütün mekanlarda senden bir şeyler öğreniyorduk.

Ve işte o yerlerden biri... Tarih 16 Mart’ı gösteriyor. İlk mahkememize çıkıyoruz. Tarihin çöplüğünde yerini alacak bir haine, “Hainlerden hesap sorulacak!” diyerek, sonunu gösteriyorsun. Düzenin kolluk güçleri haini korumak için çırpınıyor. Jandarmalar saldırıyor ardısıra. Ve sen Ümit yoldaş, sen siper, sen barikat oluyorsun bizlere. Bir saat boyunca yapılan saldırıya geçit vermez çelik oluyorsun. Her darbede sen daha sert, daha kararlı kenetleniyorsun önümüze. Düşman karşısında militan duruşunla sembolleşiyorsun. Partinin emeğinin kıskançlıkla savunucusu olmayı öğreniyoruz senden.

Habip yoldaşın yüzü ise görülmeye değer! İşkence izleri çok belirgin olan yoldaşlara bakışında evladını, gözbebeğini bütün kötülüklerden sakınmaya çalışan bir ana gibi...

Her anı insanın kendisini dönüştürebilmesi için kararlı olmayı öğretmekle geçti on ayın.

Gün 26 Eylül’e evriliyordu. Saatler sabahı gösterirken, Ulucanlar direnişinin adı oluyordu. Sermaye sınıfına hakettiği çöplükteki yerini göstermenin adı. Ümit’le, Habip’le, Abuzer’le, İsmet’le, Halil’le, Mahir’le... Ateşi kanıyla tutuşturmanın adı oluyordu.

Burjuvazi, cephaneliğindeki bütün silahını kuşanıp gelmişti Ulucanlar’a. Bütün kinini kusuyor, vahşetini tarihin en karanlık sayfalarına yazıyordu.

Bizim ise kuşandığımız, işçi sınıfının ve emekçilerin haklı davası idi. Silahımız ideolojimiz, yol göstericimiz partimizdi. Direnişimize ışıktı bütün bunlar. Ellerinde işçilerin, emekçilerin, devrimcinin kanı olan cellatlarla sabaha kadar sloganlar atarak çatışıyoruz. Dışardan durmaksızın silah sesleri geliyor. Aylar öncesinden burjuvazi Ulucanlar’ı hedef göstermişti. Ve şimdi bütün pervasızlığıyla karşımızda. Gaz bombası, biber gazı, kalasları, copları, kimyasal imha maddeleri, ateşli silahlar... Yani insanlığı, insanca değerleri yoketmek adına neyi icat etmişlerse kullanıyorlar. Kullandıkları her silah bizim direnişimiz ve başeğmez tavrımız karşısında çaresiz kalıyor. Bunun yarattığı etki korkmalarına neden oluyor cellatların.

Gün sabaha evriliyor. Saat 8’e yaklaşırken, bu kanlı işkence götürdükleri görüş yerinde devam ediyor. Otomatik silah sesleri durmak bilmiyor. Sloganlarımız ise nefesimizin son sınırını da aşarak yükseliyor. Öğleden sonrasını gösterirken saatler, rütbeli subaylardan biri büyük bir kinle yoldaşları katlettiklerini söylüyor. İnanmak istemiyorum. Fakat doktorların açıklamalarından gerçek olabileceğini düşünüyorum.

Akşam çırılçıplak hücrelere atılıyoruz. Bir yerlerden televizyon sesi geliyor, dinliyoruz. Haberlerde sıkça Ulucanlar’dan bahsediliyor. Hepimiz pür dikkat. Şehitlerimizin adını veriyorlar. Halil Türker, Aziz Dönmez, Ahmet Savran, Ümit Altıntaş, Habip Gül, Nevzat Çiftçi... Diğer hücrelerden bir siper yoldaşımızın ve yoldaşımızın sesini duyuyoruz. Bize sayılan isimleri doğruluyor. Şu anda ikisi de ağır yaralı. Fazla yormak istemiyoruz sorularımızla.

Yaşanılanları düşünüyorum Ümit yoldaş. Verilen emekleri, emeğini... Her öğretide titizlik vardı. Yarının güzel günlerinin tuğlası, harcı vardı. İşte böyle üretmeyi, emek vermeyi öğrendik senden. Kendi kendime yemin ediyor ve sizlere söz veriyorum, asla emekleriniz boşa gitmeyecek diyorum. Fakat öldüğünüze hala inanamıyorum. Son bir kez görebilmek sizleri. Direnişte hepimizin bir arada olmasını, halaya durulurken omuz omuza vermeyi nasıl da isterdik. Orada bulunanların, hepimizin ortak düşüncesiydi bunlar.

Takip eden günlerde hastaneye kaldırılan arkadaşlar bir bir hücrelere getirilip atılıyor. Katliam günü yaşananları dinliyoruz. Seni anlatıyorlar. “Haydi saldıralım, geri püskürtebiliriz” diye haykırışın kulaklarımızda çınlanıyor. Ve sonrası büyük günü müjdeleyen bakışlarınla, gün doğarken, şafak sökerken, güneşi ellerinle getirişini görüyoruz.

Sizler özgür doğacak çocukları müjdeliyordunuz. Acımız büyüktü. Sen ve Habip, ON güneş parçası, şehit düşmüştünüz. Senin ve Habip’in öğretileri burjuvaziye kinimizi biliyordu. Yaşanan saldırılar hergün boyutlanarak sürerken, acımızın büyüklüğü kavgamızı daha da yoğunlaştırıyor, bizi daha da çelikleştiriyordu.

Yas tutmadık, ağlamadık, sınıf kinimizi biledik yokluğunuzla. Yoldaşlar ve arkadaşlar sizleri anlatırken, sizleri hayal ettik. Habip yoldaşın, “Biz hazırız, partinin kızıl bayrağına leke sürdürmeyeceğiz!” deyişini... Yaşam buluyordu bu sözler, ete-tırnağa bürünüyordu. Her geçen gün sizler yeniden doğuyor, yeniden çıkıp geliyorsunuz yol göstericiliğinizle.

Katliamın ardından ikinci gün bizi zorla savcılığa çıkarttılar. Dönüşte 26 Eylül’ün, direnişin kanlı belgeleri ortadaydı. Paramparça ve tek renk kızıla boyanmış elbiseleriniz yerlere serilmişti. Kanla yazılan tarihi yok edebileceklerini zanneden cellatlar onları yakmaya çalışıyorlardı. Katliamın birinci haftasında sizleri düzenlediğimiz bir etkinlikle andık. Hep bir ağızdan Enternasyonal’i söyledik. Enternasyonal hücrelerin duvarlarına çarpıyor, oradan cellatların yüzüne bir tokat gibi iniyordu. Cellatlar tahammül edemiyor, korkusunu savurduğu tehditlerle dile getiriyordu. Ulucanlar’da Enternasyonal ilk defa bu kadar büyük bir ahenk ve coşkuyla söyleniyordu.

Akşamları uzaktan gelen televizyon sesine kulak veriyoruz. Haber saatinde senden ve İstanbul’da yapılan temsili cenaze töreninden bahsediliyor. 100’den fazla insanın gözaltına alındığı belirtiliyor. “İşte” diyorum, “Ümit yaşıyor, Habip yaşıyor. Şehit düşerken yaptıkları gibi, yaşamlarında olduğu gibi, burjuvaziden hesap sormaya devam ediyorlar.” Şimdi onların öğrencileri, yoldaşları daha da bir çelikleşerek sarılıyorlar kavgaya. Sizden aldıkları isyan ateşini körüklüyorlar. Yarının o eşsiz yapısına harç olmak için kararlılar. Bu bilinçle şimdi Habip olup, Ümit olup savaşıyorlar.

Çete devleti hücrelerdeki direnişimiz karşısında geri çekilirken saldırganlaşıyordu da. Yenilgileri kaçınılmazdı. 25 gün boyunca bu yenilgiyi her gün onlara yaşattık. Hücrelere atılışımızın 25. gününde, 26 Eylül direnişinin zaferinin büyüklüğü kadar olmasa da, direnişimizi zaferle sonuçlandırdık. Erkek arkadaşlar Bartın’a götürülecek, bizler de bir koğuşa yerleşecektik. Hepimizi yoldaşlardan ve siper yoldaşlarımızdan ayrılmanın burukluğu sarmıştı. Zaferin sevincini, ayrılığın hüznünü yaşıyorduk. Sımsıkı sarılıp, sloganlarımızı haykırarak hücrelerden çıktık.

Koğuşa yerleşmemiz sonrasında da saldırılar, 26 Eylül’de ve hücrelerde olduğu kadar olmasa da, devam etti. Avukat ve aile görüş günlerinde arama dayatılıyor, ihtiyacımız olan malzemeler için dilekçe yazmamız isteniyordu. Mahkeme dönüşünde ayakkabı araması dayatmasına saldırılara geçit vermeyen tavrımızla karşı koyduk.

Herşeyi etle-tırnakla, yoğun bir çabayla yeniden yapılandırmaya çalışıyoruz. Herşeyi yeniden düşünüp, daha iyi nasıl yapılabileceğini değerlendiriyoruz. Bu uğraş ve çaba içerisinde sizler yolumuzu aydınlatıyorsunuz. Emeğin, emeğinizin öğreticiliğinde ilerliyoruz. Her yetkinlikte yeniden çıkageliyorsunuz.

Seni tanıdığım ilk günlerde, ne kadar farklı biri diye düşünmüştüm. Hala aynı düşüncedeyim. Şimdi seni tanıdığım kadarıyla anlatırken, öğreticiliğin biz gençlere rehber oluyor, olacak. Sizden öğrenecek, yolunuzu yolumuz yapacağız. Ve o büyük günde birlikte halaya duracağız. Yazmaya başladığın şiirini yarım bırakmayacağız. Biz öğrencilerin “amatörce bir yaşam için profesyonelce” savaşacak, her adım bizi sizlere, yarının güzel günlerine yaklaştıracak.

Senin biricik tutkun olan devrim ve sosyalizm kazanacak!

    Çıkagelirsiniz

    Çıkagelirsiniz,
    sarsılırız
    cehennem mezarı depremlerle.
    Çıkagelirsiniz,
    aralanır gecenin perdesi
    firari düğünler kurulur ellerimize.
    Çıkagelirsiniz,
    savrulur harmanı acıların
    okyanuslar doluşur gönlümüze.
    Çıkagelirsiniz,
    halay tadında gözlerinizle
    sesimizi sunarsınız bize.
    Ş. Taner


ARSIV ANA SAYFA