- Kızıl Bayrak'tan...
- Dönemin görev ve sorumlulukları
- 30. yılında 15-16 Haziran, yol gösteriyor!
- KESK seçimleri 2000
- Öncü kamu emekçilerinin devrimci programı
- Onurlu kamu emekçisi hesap soruyor
- SASA grevinde kim kazandı?
- SASA grevinin ardından...
- En büyük asalaklardan Sabancı
- Murat Dil ölüme terkediliyor
- Sözün bittiği yerdeyiz!
- Saldırıyı karşı saldırıyla püskürteceğiz!
- Türkiye’de asgari ücret uygulaması...
- DEÜ’de hücre karşıtı platform
- Güney Kore: 70 bin işçi
- Clinton’ın son Avrupa gezisi
- Almanya: Kamu emekçileri greve
- Bir "iç savaş" güncesi
- Komünist militanlardan
- Senin ardından hep seninle!..
- Mücedele Postası...





 
 
30. yılında 15-16 Haziran ilham veriyor, yol gösteriyor!

Önündeki barikatlara, ardındaki ihanete rağmen esen görkemli sınıf fırtınası!

‘60’lı yılların büyük sosyal hareketliliği
‘60’lı yıllar cumhuriyet Türkiye’si tarihinde ilk büyük sosyal hareketliliğin patlak verdiği yıllar oldu. İşçileri, öğrencileri, köylüleri, başta öğretmenler olmak üzere kamu emekçilerini kapsayan ilerici-devrimci kitle hareketi yıldan yıla büyüyerek gelişip yaygınlaştı. ‘69 genel seçimleriyle hükümete gelen AP, yükselen toplumsal muhalefeti bastıracak kararlar almaya yöneldi. Özellikle üniversite gençliğine karşı olmak üzere, işçilere ve köylülere yönelik terör ve baskıcı yasalar, yasaklar peşpeşe devreye sokuldu.

Sınıf hareketini arkadan hançerlemek değişmeyen misyonları oldu!

Türk-İş’in gazetelere
ilan olarak verdiği bildiriden


İstanbul ve Kocaeli civarında başlatılan can ve mal güvenliğini tehdit eden yürüyüş ve direnişlerin taşlı, sopalı saldırıların ekmek kapımız olan fabrikaları tahripleri başlıca teşvikçilerin Türk Hakimi tarafından yıllarca önce mahkum edilmiş, militan komünistler ve onların işbirlikçileri oldukları kesinlikle ortadadır.

Aziz işçiler. Sendikacı, işçileri teşvik edip sokağa döken, sonra da biz bu hareketin içinde yokuz diyerek meydanı terkeden sahtekar insan değildir. Türkiye’yi karanlığa sürüklemek isteyenlere inanma, onların teşvik ve tahriklerine kanma. Bu hareketleri düzenleyenler azınlıktadır. Türk işçilerimizin büyük çoğunluğunu temsil eden Türk-İş her zaman olduğu gibi ağır başlılığını muhafaza etmeyi işçilerimizin ve demokratik düzenin yararı bakımından uygun mütalaa etmektedir. Gerekli tedbirlerin alınacağı inancı içindedir. Bu tedbirler zamanında alınmazsa işçilerimizi ve sendikacılarımızı savunma mecburiyetinde kalacağımızı emrinde ve hizmetinde olduğumuz büyük milletimize ve aziz işçilerimize saygı ile duyururuz.

Memurlara yönelik olarak çıkarılan yeni personel kanunu ile ücretlerden zorunlu tasarruf kesintileri gündeme getirildi. Ordu için oluşturulan OYAK benzeri bir kuruluş olarak MEMAK’ın kurulması planlanıyordu. ‘70’li yılların ilk ayları, memurların bu saldırıya karşı iş bırakma, iş yavaşlatma, protesto gösterileri ve yürüyüşlerine sahne oldu. Eylemler ve protestolar ordu ve polis mensuplarına kadar genişledi. Astsubay eşleri protesto gösterileri düzenliyor, toplum polisleri devriye çıkmama eylemi ve boykot yapıyorlardı.

Köylülerin toprak işgalleri ve mitingleri de ‘69-70 yıllarında zirve noktasına ulaştı. Türkiye’nin dört bir yanında, kolluk kuvvetleriyle çatışmalara ve tutuklamalara yol açan militan kitle eylemleri yaşanıyordu.

İşçilerin eylemleri, grev ve direnişleri de özellikle ‘69 yılında gitgide yoğunlaşmıştı. Singer fabrikasında, işçilerin Çelik-İş Sendikası’ndan ayrılarak DİSK Maden-İş’e geçmesi üzerine öncü işçiler atıldılar. Bunun üzerine işçiler fabrikayı işgal ettiler. Ancak polisin saldırısı ile fabrika boşaltılabildi. Çok sayıda işçi ve polis çatışma sırasında yaralandı. Yine aynı aylarda Türk Demirdöküm’de TİS uzlaşmazlığı üzerine işçiler fabrikayı işgal ettiler. İşgalin 5. gününde polisler içeriye girmek için saldırıya geçtiler. Ancak bu saldırı işçiler, gecekondulardan gelen işçi aileleri ve halk tarafından militanca püskürtüldü. Fabrika ancak askeri birliklerin gelmesiyle boşaltılabildi. Bu çatışmada da çok sayıda işçi ve polis yaralandı.

Görkemli direnişe yolaçan saldırı...
Sonraki aylarda grevler ve eylemler sürdü. İşçi hareketinin bastırılabilmesi için DİSK’in kapatılması gerektiğini düşünen sermaye devleti, Mayıs ‘70’de yeni bir sendikalar yasasını meclisten geçirdi. Yeni yasaya göre, ancak bir işkolundaki işçilerin üçte birini temsil eden sendikalar sözleşme yapabileceklerdi. Bunun ise DİSK’in kapatılması anlamına geleceğini AP’li Çalışma Bakanı Seyfi Öztürk açıkça ifade ediyordu.

DİSK yöneticileri yasanın çıkarılmasını engellemek için Ankara’ya gittiler. Ancak MGK Genel Sekreteri ile Başbakan Demirel, DİSK yöneticileriyle görüşmeyi reddetti. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay da sendikacıları azarlayarak gönderdi.

Kendiliğinden patlayan sınıf fırtınası
14 Haziran günü yapılan işyeri temsilcileri toplantısında DİSK yöneticileri durumu anlattılar. Gelişmeler işçileri her tür eyleme hazır hale getirmişti. Temsilciler bu toplantıda kararlılıklarını ifade ettiler. DİSK yönetimi 17 Haziran’da bir miting yapma kararı almıştı. Ve 14 Haziran günü yayınladığı bildiriyle, hükümeti “faşist sendikacılığı” geliştirmekle suçladı. Ortada DİSK’in bir eylem kararı olmamasına rağmen, 15 Haziran günü onlarca fabrikada iş bırakıldı. İstanbul, Gebze ve İzmit’in sanayi bölgelerinden onbinlerce işçi merkeze doğru yürüyüş kolları oluşturdu. Birçok yol trafiğe kapatıldı.

Çatışmalar...
Karayolları işçisi Ali Eriş’in anlatımı:

“Barikattaki acımasızlık, kardeşlerimizi yaralı, kan içinde görmek, biz işçilere kin ve kararlılık aşıladı.”


(...) Biz Kadıköy bölgesinde Ankara yolu üzerindeki tüm fabrikalardan çıkan işçiler olarak yürüyüşe geçtik. Tek hedefimiz Ankara yoluna, yani E-5’e çıkmak, Üsküdar’dan gelenlerle birleşip Yoğurtçu Parkı ve civarında birikmekti. Ankara yolu girişine yakın polis barikatı ile karşılaştık. Yürümek istediysek de polis silah kullandı ve çatışma başladı. Birkaç işçi yaralandı. O barikatı aştık. Ancak bir süre sonra büyük bir polis barikatı ile daha karşılaştık. Birinci barikattaki acımasızlık, kardeşlerimizi yaralı, kan içinde görmek, biz işçilere kin ve kararlılık aşıladı. Elimize ne geçtiyse taş, sopa, belimizdeki kayışlarla boğaz boğaza kavga sürdü.

Artık E-5’e çıkmak ve diğer işçilerle birleşmekten başka hiçbir şey düşünmüyorduk. Bu kez jandarma barikatı ile karşılaştık. Ellerimizde Türk bayrağı, “Ordu-işçi elele” diye bağırıyorduk. Ancak ordunun sloganlarımızı taktığı yoktu. Kimi havaya ateş ediyor, kimisi dipçikle vuruyor. Bir işçinin kafasına yediği dipçik darbeleriyle yaralandığını gördüm. Nefretim, kinim yoğunlaştı. Çok yaralı vardı. Kimimizin kasketi, tek ayakkkabası, gözlüğü kayıp...

15-16 Haziran’da en büyük çatışmalar Kadıköy yakasında oldu. Mehmet Gıdak tankın altında kalıp şehit düştü. Diğer koldan işçiler Kadıköy Kaymakamlığı’nı işgal ediyorlar. 16 Haziran günü yürüyoruz. Kurbağalıdere civarında geçitlerden, yüksek yerlerden polis ateş altına alıyor...

Devlet ilk gün hazırlıksız yakalanmıştı. Fakat 16 Haziran olaylı başladı. Sabahtan İstanbul ve Kocaeli’de yürüyüşe başlayan işçiler, polis barikatıyla karşılaştılar. Birçok yerde kitlesel güç ve kararlılıklarıyla polis barikatını aştılar. Topkapı, Kadıköy ve Levent gibi bazı yerlerde devlet güçleriyle sert çatışmalar yaşandı. Kadıköy’de Otosan fabrikası önünde toplanan işçiler yürüyüşe devam etmek isteyince polis üzerlerine ateş etti. Yaşanan çatışma sonunda barikatlar açıldı. Bu yakadaki en büyük çatışma Yoğurtçu Parkı civarında oldu.

Eylemler sırasında Yaşar Yıldırım, Mustafa Bayram, Mehmet Gıdak adlı işçiler ile Abdurrahman Bozkurt isimli emekçi şehit düştü.

Eyleme DİSK’li işçiler kadar Türk-İş’de örgütlü işçiler de kitlesel olarak katılmışlardı. Dev-Genç’e bağlı devrimci gençlik grupları da eyleme militan destek verdiler, fiilen katıldılar.

Sendika ağaları eylemi arkadan hançerlediler
16 Haziran’da DİSK Yürütme Kurulu, önce 1. Ordu Komutanı Orgeneral Kemalettin Atalay, ardından İçişleri Bakanı Haldun Menteşoğlu tarafından çağrıldılar. DİSK yöneticileri her iki faşist sermaye temsilcisi tarafından azarlandılar. Bu, DİSK bürokratlarının boyun eğmesine ve eylemin karşısına geçmesine yetti. Yönetim Kurulu üyesi Kemal Türkler radyodan işçilere seslenerek; “tahripkar eylemleri tasvip etmediklerini” ve “işçilerin kötü maksatlı cereyanlara kapılarak şerefli Türk ordusu mensuplarına taş atmamaları, tahriklere kapılmamaları, anayasaya aykırı davranmamaları” gerektiğini söyledi ve işçilerin evlerine dönmelerini istedi.

Militan işçi eylemleri karşısında en saldırgan tutum alanların başında ise tahmin edileceği gibi tescilli hainlerden oluşan Türk-İş yönetimi geliyordu. Türk-İş Genel Başkanı Seyfi Demirsoy, “demokrasiyi yıkmak için teşvik edenlerin yakasına kanunlar yapışmazsa Türk-İş’e bağlı işçiler yapışacak” diye tehditler savuruyordu. Halbuki Türk-İş’e üye binlerce işçi, sınıf kardeşleriyle birlikte eylemlere katılıyordu.

17 Haziran’da İstanbul ve İzmit’te sıkıyönetim ilan edildi. Başbakan Demirel, “burada yalnızca siyasi iktidarın değil, rejimin ve parlamentonun zarar görmesi ile karşı karşıyayız” diyerek, işçilerin sadece şapkaya değil, başa da karşı çıktıklarını vurguluyordu. Yine sermaye devletinin en sadık temsilcilerinden biri olan ve o dönem muhalefet partisinin başında bulunan İsmet İnönü, “Sıkıyönetim adalet dışı bir yönetim de değildir. Kanuni bir idaredir. Acil ve kısa yoldan adaleti ve gerçekleri ortaya çıkarmak için getirilir. Ayrıca bulanmış olan zihinlere sukünet ve huzur gelmesini sağlar” diyerek, emek ve halk düşmanı gerici yüzünü açığa vurmaktan çekinmiyordu.

İşçi sınıfının henüz düzen karşıtı taleplere sahip olmadığı bir dönemde bile, bütün sermaye sözcüleri işçi sınıfı karşısında hemen karşı-devrimci bir birleşik cephe oluşturmuşlardı.

DİSK’in ihaneti ve sıkıyönetim ilanına karşın direniş hemen bitmedi. Yürüyüşler durduysa da, fabrikalarda eylemler günlerce devam etti. İşçiler, sendikacılar ve devrimci öğrenci önderlerinden oluşan 162 kişi tutuklandı. Binlerce işçi işten atıldı. Ancak işçilerin kararlı tutumu karşısında Anayasa Mahkemesi tarafından yasanın direnişlere neden olan maddeleri iptal edildi.

Eyleme hazırlık...
Rabak işyeri baştemsilcisi ve Maden-İş GYK üyesi Celal Alçınkaya’nın anlatımı:

“Sanki herşey önceden hazırlanmış gibiydi.
Bu bana göre işçilerin sınıf yapısından kaynaklanan bir şeydi.”


14 Haziran 1970 Pazar günü Merter’de Lastik-İş binasındaki DİSK’e bağlı sendika yöneticileri, işçi ve lokal temsilcileri olarak toplandık.

... Şunu kesinlikle tespit ettim ki; bütün arkadaşlar çok azimli ve kararlıydılar. Nasıl bir mücadele olursa olsun sonuna kadar gideceklerdi. Direniş ağır basmıştı. Topantı büyük bir coşkuyla sona erdi. Genel Başkan Kemal Türkler bütün önerilerin tek tek değerlendirileceğini, sendikalar kanalıyla bizlere bilgi verileceğini söyledi. Salondan toplu olarak çıkıp, Merter’den Londra Asfaltı’nın başına kadar yürüdük. Buradan da işyerlerine dağıldık. Herkes ertesi gün bir şeyler olacağı inancındaydı. Ayrıca 17 Haziran günü için büyük bir miting yapılacaktı. Fabrikaya döndüğümde toplantıda alınan kararları, yapılan konuşmaları arkadaşlara anlattım. Yasanın neler getirdiğini açıkladım. Buna karşı direnmenin bir hak olduğunu belirttim. Aslında herşey hazır gibiydi. İşçi arkadaşlardan hiç tepki gelmedi. Ayrıca benim özel bir çaba sarfetmeme gerek yoktu. Bir süre sonra radyoyu dinleyen işçi arkadaşlar haberlerde DİSK’in kanuna karşı çıktığını, protestoda bulunacağını öğrenmişlerdi. Silahtar’da haber tüm fabrikalara, işyerlerine, kahvelere ve hatta evlere yayılmıştı. Gece geç saatlere kadar kahveleri dolaştım, her yerde DİSK’in eylemi konuşuluyordu. Silahtar’da DİSK’e, özellikle Maden-İş’e karşı büyük bir sempati olduğu için, işçi olsun olmasın herkes bizi destekliyordu. Türk-İş’e bağlı sendikaların örgütlü olduğu işyerlerindeki arkadaşlar da bizimle birlikteydi. Sanki herşey önceden hazırlanmış gibiydi. Bu bana göre işçilerin sınıf yapısından kaynaklanan bir şeydi. (...)

15 Haziran Pazartesi sabahı erkenden, yaklaşık 06:00 civarında evden çıktım. Sendikamıza bağlı diğer işyerlerindeki temsilci arkadaşlarla buluştuk. Bir saat kadar işyerlerini gezdik. Daha gece vardiyaları çıkmamıştı. Amacımız işçilerin durumunu anlamaktı. Tümü kararlıydı ve bir şeyler bekliyorlardı. Saat 07:30’da işyerine geldim. İşçi arkadaşlar kart basıp içeri girmişlerdi. Ancak işbaşı yapılmamıştı. Diğer temsilci arkadaşlarla görüştük; işçiler işbaşı yapmayacaklarını belirttiler; hemen direniş başladı. (...) Saat sekiz civarıydı. Herkes işbırakmış tezgah başında oturuyordu. Dışarı çıkıp, çevreme şöyle bir baktım. Fabrikaların bacaları tütmüyordu, çukur sessizliğe gömülmüştü. Bizim arkadaşlar ise çok neşeli ve kararlıydılar. Saat 10’a doğru başka fabrikalardan haberler gelmeye başladı. Bazı işyerlerinde işçiler dışarı çıkıp, yürüyüşe geçmişlerdi. Bu arada yer yer polis ve askerle çatışmaların olduğunu duyduk. (...)




ARSIV ANA SAYFA