- Kızıl Bayrak'tan...
- Dönemin görev ve sorumlulukları
- 30. yılında 15-16 Haziran, yol gösteriyor!
- KESK seçimleri 2000
- Öncü kamu emekçilerinin devrimci programı
- Onurlu kamu emekçisi hesap soruyor
- SASA grevinde kim kazandı?
- SASA grevinin ardından...
- En büyük asalaklardan Sabancı
- Murat Dil ölüme terkediliyor
- Sözün bittiği yerdeyiz!
- Saldırıyı karşı saldırıyla püskürteceğiz!
- Türkiye’de asgari ücret uygulaması...
- DEÜ’de hücre karşıtı platform
- Güney Kore: 70 bin işçi
- Clinton’ın son Avrupa gezisi
- Almanya: Kamu emekçileri greve
- Bir "iç savaş" güncesi
- Komünist militanlardan
- Senin ardından hep seninle!..
- Mücedele Postası...





 
 
SASA grevinde kim kazandı?


SASA’da grev 13. gününde bitirilerek sözleşme imzalandı. SASA grevi, işçiler tarafından olduğu kadar, sermaye sınıfı ve İMF tarafından da yakından takip edildi. SASA işçisi imzalanan sözleşmeden memnun olmasa da, olumsuz bir tepki de göstermedi. Sabancı, böyle bir sözleşmeye mecbur kaldığını, bundan sonra da enflasyon programına uymayacağını söyleyerek hükümeti suçladı: “Bizi buna mecbur bırakanlar suçludur”! Sermaye örgütlerinde farklı görüşler ortaya çıkarken, Koç tartışmaya noktayı koydu: “Yapılan, geçmişe dönük bir düzeltmeden ibarettir, enflasyon programını etkilemez.

Peki gerçekte olup biten nedir? Kim ne kazandı, ne kaybetti? Kuşkusuz bu soruların yanıtı yalnızca SASA işçisi değil, tüm işçi sınıfı açısından önem taşıyor.

Petrol-İş Genel Başkanı Mustafa Öztaşkın, SASA’nın “yalnızca ücret uyuşmazlığı nedeniyle değil, sendikasızlaştırma nedeniyle de greve çıktığını” açıklamıştı. Adana Şube Başkanı Ahmet Kabaca ise, “davamız sadece para değil” demişti. Gerçekten de SASA işçisinin en önemli sorunu taşeronlaştırma ve sendikasızlaştırmadır. 1983’te 3.900 kadrolu işçinin çalıştığı fabrikada, üretim yapılan bölümler dahil, kadrolu işçilerin atılması ve taşeronlaştırma yoluyla o günden bugüne bu sayı önemli ölçüde düştü. Önceki dönem 2.700 sendikalı işçi varken, bugün bu rakam 1850’ye düşürülmüş bulunuyor. Taşeronlaştırma bu hızla devam ederse, sendikanın işlevsizleşeceği açıktır. Patron bu yolla hem sendikayı tasfiye ediyor, hem de işçileri gerek farklı ücretlerle, gerekse kadrolu işçi-taşeron firma işçileri vb. biçimlerde bölerek güçsüzleştiriyor. Dolayısıyla, taşeronlaşmanın önlenmesi, ücret artışından daha büyük bir önem taşıyor. Hatta, sendikasızlaşma ve taşeronlaşma önlenemezse, ücret artışının bir önemi kalmıyor. Çünkü, grevin başında M. Öztaşkın’ın söylediği gibi, “talep ettiğimiz ücret artışı kabul edilse bile, kısa sürede sendikasızlaşacak üyelerimizin bu haktan yararlanmaları mümkün değildir.

Adana Şube Başkanı, üzerinde anlaşmaya varılamayan üç temel maddeyi şöyle sıralıyordu: 300 taşeron işçisinin kadroya alınması ve sendikal haklardan yararlanılması; sosyal haklarla ilgili ödemeleri kapsayan “üçlü paket” ve 250 milyon seyyanen ücret artışı.

Sendikanın taleplerini kabul etmeyen patron, son görüşmede 90 işçiyi kadroya almayı ve ücretlerin %60 arttırılmasını teklif etmişti.

Sabancı’nın talebi üzerine 12. gün tekrar masaya oturan sendika, grevin 13. gününde sözleşmeyi alelacele imzalayarak grevi bitirdi. Şube Başkanı sözleşmeyi “tüm emekçilerin zaferi” olarak ilan etti. Peki, bu “zafer” neyi içeriyordu?

Sözleşmenin kazanımları!
İmzalanan sözleşmeyle 137 işçi kadroya alınacak. Ücret artışı ise %15 artı 137 milyon (ortalama %67) şeklinde belirlendi. Burada grev ile kazanılanları daha iyi görebilmek için bir karşılaştırma yapalım. Patronun grevden önceki son teklifi ile, sözleşmenin kazanımlarını ardarda sıralayalım:

Ücret artışı (grevden önceki teklif) %60 - (sözleşmede) %67. Kadroya alınacak işçi (grevden önceki teklif) 90 - (sözleşmede 137). Yani zam oranı %60’tan %67’ye çıkmış, 90 yerine 137 işçi kadroya alınmış. Bu durumda grev, ücret artışında %7’lik bir “kazanım” sağlarken, ek olarak 47 işçi daha kadroya alınmıştır. “Gürleyip de yağmamak” diye buna denir! Peki, grev bunlar için mi yapıldı? Sanırız işçiler bu soruyu olumlu yanıtlamayacaklardır.

Sözleşme açıkça gösteriyor ki, sendikasızlaştırmaya karşı talepler unutulmuştur. “Yalnızca para için değil, sendikal haklarımız için grevdeyiz” nutukları unutulmuştur. Böyle bir sözleşmeyle sendikasızlaştırma önlenemeyeceği gibi, önümüzdeki dönemde sendikalı işçi sayısının daha da düşeceği ve işten atmaların süreceği kesindir. Dahası, ekonomik bakımdan da sözleşmeyle kazanılan hiçbir şey yoktur. En iyimser hesaplarla enflasyonun geçen yıl %70 olduğu göz önüne alınırsa, %67’lik artışın enflasyon karşısındaki kayıpları dahi telafi edemediği görülür. Kaldı ki, %67 rakamı sendikanın açıklamasıdır, bizim hesaplarımıza göre ise ortalama artış %65 düzeyinde kalmıştır. Sabancı, sözleşmenin imzalanmasından sonra, “işçilerime %60 vermeye mecbur kaldım” diyerek, aslında %60 ile %67 arasında sözü edilebilecek bir fark olmadığını ortaya koymuştur. Sonuçta, seyyanen artış ile ücret dengesizliği bir parça azalmış ise de, ortalama ücret reel olarak gerilemiştir.

“Üçlü paket” ne oldu?
İmzalanan sözleşmede greve neden olan “üçlü paket” yer almamaktadır. Sendika açıkça kazanılmış sosyal hakları gaspeden bir sözleşmeye imza atmıştır. Oysa, hangi işçiye sorsanız, sosyal hakların ücretin 3-5 milyon artmasından çok daha büyük bir önem taşıdığını söyleyecektir.

Biraz daha yakından baktığımızda, “%67” artışın sınırının da, sosyal hakların satışında saklı olduğu açıkça görülmektedir. Patronun, uyuşmazlığa yol açan son teklifi ile sözleşmedeki ortalama artış oranı arasındaki %7’lik fark, ortalama ücrete brüt 19 milyon olarak yansıyacaktır. Bunun yıllık toplam tutarı ise, grevden önceki görüşmede patronun “üçlü paket” için verdiği ve sendikanın kabul etmediği miktara eşittir. Görüldüğü gibi sendika, önce “üçlü paket” kapsamındaki sosyal hakları patrona hediye etmiş, sonra da bunu, % 7 ücret zammı biçiminde geri almıştır! İşçinin kazanılmış sosyal haklarının brüt 19 milyona tekabül eden ücret artışına dönüştürülmesi, ekonomik kazanım değil, kazanılmış hakların satılmasıdır. Böyle bir sözleşmeye de “emekçinin zaferi” denemez, “emekçinin satışı” denir. Toplam olarak bakıldığında, sözleşme ile kazanılan bir şey yoktur, yalnızca artış yüzdelik olarak değil de seyyanen olmuştur. Patronun cebinden, grevden önce yaptığı tekliften bir kuruş fazla çıkmayacaktır!

Sabancı “yangından mal kaçırıyor”, ya sendika?
Lastik işçilerinin hükümet kararıyla yasaklanmasından hemen sonra gündeme gelen SASA grevi, herşeyden önce grev hakkının savunulması bakımından önem taşıyordu. Ücret artışlarının “enflasyonla mücadele” adına %25 ile sınırlanmaya çalışıldığı bir dönemde, lastik grevinin yasaklanması, TİS sürecinde bulunan 300 bin işçiye verilmiş bir gözdağıydı. Sermaye, işçi sınıfının vazgeçilmez bir mücadele aracı olan grev hakkına saldırarak, sınıfa koşulsuz boyun eğmeyi dayatıyordu. SASA işçisi, dayatma karşısında grev silahını kullanmaktan çekinmeyerek önemli bir adım attı. SASA grevi, başta Sabancı’ya ait diğer fabrikalar olmak üzere, Çukurova’da TİS sürecindeki tüm fabrika ve işletmelerde işçileri cesaretlendirdi, sermayeyi telaşlandırdı. Birçok fabrikada %25 dayatmasının kırılmasında (SASA işçisinin greve çıkmış olması, yalnızca bu bile) etkili oldu.

Ne var ki, bir kez greve çıkıldıktan sonra, önemli olan onu kararlılıkla sürdürmek ve kazanmaktır. SASA açısından, bunun koşulları fazlasıyla mevcuttu. Üretimin teknik özellikleri nedeniyle patronun uzun süreli bir grevi göze alamayacağı açıktı. Sabancı, grev devam ederken “işçiler dişlerimi söktü” diyerek bu gerçeği kabullenmişti. Toros Gübre, Exsa, vb. büyük fabrikalarda sözleşmeler fiilen SASA grevine endekslenmiş durumdaydı. (Nitekim bunlar benzer biçimde ve aynı günlerde sonuçlandılar.) Bu durum, SASA grevi üzerinden sınıf dayanışmasının geliştirilmesi açısından da son derece büyük bir olanağın varlığına işaret ediyordu. En önemlisi, SASA işçisi, mücadeleye hazır ve kararlıydı. Tüm bunlar, koşulların SASA grevini başarıyla sonuçlandırmak için elverişli olduğunu gösteriyordu. Oysa, sonuçta ne oldu? Tam da Sabancı bir an önce sözleşmeyi bağlama çabasına girmişken, görüşme masasında işçinin kararlılığının sözcüsü ve haklarının tavizsiz savunucusu olması gereken sendika, yangından mal kaçırırcasına alelacele sözleşmeyi imzaladı.

Sabancı’nın acelesini anlamak mümkün. Peki, sendika grevi satmakta neden bu kadar hızlı davrandı? Elbette bu sorunun yanıtı, SASA grevinin işçi sınıfı hareketi açısından taşıdığı önemde yatmaktadır. Sendika bir yandan işçilerin gözünü boyayacak bir ücret artışını (rakamlar üzerinde cambazlık yaparak ve sosyal hakları satarak) “kazanmaya” çalışırken, diğer yandan sınıf mücadelesini “kızıştırmamak”, diğer sınıf bölükleri için mücadelenin yolunu açacak bir rol oynamaktan kaçınmak için elinden geleni yaptı. İşçilerin taban örgütlülüğüne, sendikadan bağımsız inisiyatif geliştirebileceği araçlara sahip olmaması, sendikanın işini kolaylaştırdı ve satış, işçilerin anlamlı düzeyde bir tepkisini çekmeden gerçekleştirilebildi.

Sınıf devrimcileri, gerek çeşitli platformlar üzerinden, gerekse bağımsız faaliyetleriyle belli bir müdahale çabası içerisinde oldular. Fakat bu müdahale gecikmiş, araçlar ve güçler bakımından yetersiz ve toplamda zayıf bir biçimde gerçekleşmiştir. Oysa, grev öncesinden gerekli hazırlıklar tamamlanabilinir, daha etkili ve sonuç alıcı bir müdahale gerçekleştirilebilirdi. Yine de, girişilen çabayı sürdürmek bir ihtiyaçtır. Ne SASA işçisinin sorunları bitmiştir, ne de sınıf hareketi tatile girmiştir. Tersine, işçi sınıfı hareketli bir sürecin eşiğindedir ve sınıf devrimcileri her zamankinden fazla enerjiyle faaliyeti geliştirmek zorundadırlar.


ARSIV ANA SAYFA