- Kızıl Bayrak'tan...
- Dönemin görev ve sorumlulukları
- 30. yılında 15-16 Haziran, yol gösteriyor!
- KESK seçimleri 2000
- Öncü kamu emekçilerinin devrimci programı
- Onurlu kamu emekçisi hesap soruyor
- SASA grevinde kim kazandı?
- SASA grevinin ardından...
- En büyük asalaklardan Sabancı
- Murat Dil ölüme terkediliyor
- Sözün bittiği yerdeyiz!
- Saldırıyı karşı saldırıyla püskürteceğiz!
- Türkiye’de asgari ücret uygulaması...
- DEÜ’de hücre karşıtı platform
- Güney Kore: 70 bin işçi
- Clinton’ın son Avrupa gezisi
- Almanya: Kamu emekçileri greve
- Bir "iç savaş" güncesi
- Komünist militanlardan
- Senin ardından hep seninle!..
- Mücedele Postası...





 
 
Dokuz Eylül Üniversitesi’nde hücre karşıtı platform kuruldu!


Devletin F tipi hücre saldırısını teşhir etmek, biriken tepkiyi örgütlemek ve öğrenci gençliğin sürece aktif katılımını sağlamak amacıyla, DEÜ Hücre Karşıtı Öğrenci Platformu kuruldu.

Çalışmalara Ekim Gençliği okurları olarak güç kattık. Aynı zamanda, diğer devrimci yapılarla (Özgür Gelecek, Özgür Gençlik, Hedef, Mücadele Birliği) temsilci düzeyinde toplantılar yaparak, sürece ortak devrimci müdahalenin olanaklarını tartıştık. Mayıs’ın ortalarında başlayan bu çalışmalar gelinen yerde asgari bir başarıyla tamamlanmış bulunuyor.

Hücre karşıtı platform; bildiri ve bülten dağıtımı, masa açılması ve şenlik etkinlikleri, karşıt görüşlü bir profesörün de katıldığı bir panel ve son olarak basın açıklaması faaliyetlerinde bulundu. Çalışmalar ve platform toplantıları 50-60 kişilik katılımlarla gerçekleşti. Üniversitemizde hareketin geri bir seyir izlediği göz önüne alınırsa, bu katılım bugün için anlamlıdır.

Gelecek dönemde çalışmalarımızı yoğunlaştırıp, İzmir’de de gençlik hareketine ivme katmak durumundayız. Bunu başaracak politik açıklığa ve öngörüye sahibiz.
Gençlik gelecek, gelecek sosyalizm!

DEÜ Ekim Gençliği okurları


Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Sosyalist Öğrenciler’in bildirisi:

Bugün zulme karşı sessiz kalanların, yarın söyleyecek onurlu bir sözü olamaz!


Öğrenci arkadaş;
Toplumsal düzen, temelinde emek-sermaye çelişkisinin bulunduğu bir mücadele alanıdır. Egemen burjuvazinin keskin hakimiyetindeki devlet aygıtının uyguladığı tüm politikaların kaynağı, bu uzlaşmaz çelişkidir. Toplumun her alanında (eğitimde, sağlıkta, sanayide, vb.) özelleştirmeler yapılıyor, taşeronlaştırma gibi uygulamalar, işsizliğin dayatılmasıyla birleşiyor. Küreselleşme, yeni dünya düzeni vb. argümanlar üzerinden yükseltilen politikalar da bu çelişkinin uluslararası biçimidir. Buna örnek olarak nükleer santrallerin yapımı, uluslararası tahkimin kabul edilmesi ....ve yabancı sermayenin ülkemize girişinin teşvikini gösterebiliriz.

Devletin okullarımıza yönelik politikalarını, 12 Eylül askeri cuntasının kurduğu YÖK uyguluyor. YÖK’ün ilk önemli icraatı harçlardır. Harçlar önceleri çok cüzi bir fiyatta tutularak kitlelere kanıksatılmış, zamanla yükseltilerek, üniversitelerin özelleştirilmesinin dayanağı haline getirilmiştir.

Bugün okullarımızda hiçbir söz hakkımız yoksa, bunu devletin üniversite örgütü olan YÖK’e borçluyuz.

Bugün okullarımızda bilimsel olmayan bir eğitim veriliyorken, YÖK birçok gerici uygulamaları bizlere dayatırken sesimiz yeterince gür çıkmıyorsa; bunu da örgütsüzlüğümüze borçluyuz.

YÖK, yaz okulu (yani bütünlemenin paralısı), parayla formasyon alınması gibi kararları bize sormadan kolaylıkla hayata geçirebiliyor. Çünkü genel öğrenci kitlesi demokratik haklarını kazanıp, hayata geçiremiyor.

Duyarlı öğretim üyeleri, daha bölüm başkanlıkları ve dekanlıklardan başlayarak bir kıskaç içine alınmışlar; sürgün ve dışlanma korkusuyla seslerini çıkaramıyorlar, bizim gibi onlar da söz hakkını kullanamıyorlar.

Günümüzde eğitimin sürekli pahalandırılması, işçi emekçi çocuklarının, görece kaliteli eğitimden mahrum edilmesini getirmiştir. Bu koşullar olumsuz yönde değişmeye devam etmektedir. Burjuvazinin hedefi, üniversiteleri işçi-emekçi çocuklarına kapatmaktır. Özel üniversiteleri krediler ve bedelsiz arsa gibi teşviklerle beslemesi, meslek liseli öğrencilerin, meslek yüksek okullarına yönlendirilmesi, İTÜ, YTÜ, Boğaziçi üniversitelerinin özelleştirmenin bir ön aşaması olarak vakıflaştırılmaya çalışılması vb. uygulamalar, devletin okullarımız üzerindeki ince hesaplarıdır.

12 Eylül cuntası, 20.yüzyıl tarihinde, dünya çapında zaman zaman oluşturulan faşist iktidarlardan biriydi. Örnek aldığı diğer diktatörlüklerde olduğu gibi, bir yandan kitlelerin tüm demokratik haklarını gasp etmiş, emekçileri yıkan, Koçları Sabancıları iyice palazlandıran ekonomik-sosyal paketleri hayata geçirmiş, bir yandan da 90 günlük gözaltı süresi, sistematik işkence ve özel bir zindancılık politikasını uygulayarak, faşist iktidarına karşı çıkan öncü işçi-emekçi ve öğrencileri imhaya yönelmiştir. Binlerce insan zindanlara atılmıştır. Askeri darbe, burjuvazinin işçi-emekçilere karşı yürüttüğü sınıf mücadelesinin bir biçimidir; sadece ülkemizde değil tüm dünyada bu böyle olmuştur. Bugünkü devlet askeri cuntayı aratmayan bir çizgi izlemektedir. Tüm ekonomik-sosyal tablo, bunu kanıtlar niteliktedir.

Devletin zindancılık politikası
Devlet bir yandan işçi, emekçi ve öğrenciye hayatı zindan ederken, zindanlara attığı devrimci tutsaklara yönelik olarak da sürekli bir imha politikası yürütmektedir. 80’li yıllarda dayatılan tek tip kıyafet vb., verilen mücadelelerle boşa çıkartılmıştı. Devlet yıllardır, kendi yasalarını bile hiçe sayan saldırılarla, devrimci tutsakların can bedeli kazandığı haklarını ellerinden almaya çalışmıştır. Uzun bir zamandır sürdürülen “hücre tipi cezaevi” propagandası, sınıf mücadelesinin en sıcak alanına dönüşmüş olan zindanlara yönelik ciddi bir saldırıdır. “Cezaevlerine hakim olamıyoruz” masalıyla kitleleri uyutmak isteyen devlet, gerçekte neyi hedeflemektedir? Sözkonusu “hakimiyet” insanların zindanlardan kaçmasıyla ilgili bir şey değil. Buca, Ümraniye, Diyarbakır ve son olarak Ulucanlar katliamıyla görülebileceği gibi, devlet istediği müdahaleleri de yapabilmektedir. Öyleyse nedir “şefkatli” devletin hakim olamadığı şey?

Bilindiği gibi devrimci tutsaklar zindanlarda komünal bir yaşam tarzı oluşturmuşlardır. Bu dayanışma sayesinde bir çok iğrenç müdahaleye karşı koyabilmektedirler. Devrimci bilinci korumaktadırlar. İşte devletin hakim olamadığı şey budur; tutsakların devrimci bilinci, kafalarındaki dünya...

Devrimci tutsaklar onurumuzdur
Sınıfsız, sömürüsüz bir dünya için mücadele veren devrimci tutsakların çoğu işçi ve öğrenci önderleridir. Haksızlıklara zindanda da boyun eğmediler, eğmeyecekler de!
Hücrelere girmeyecekler!

Arkadaşlar! Bizler aslında hayatı hücreleştirmeye çalışanlara, dur demeliyiz. Devrimci tutsaklara sahip çıkmalı, hücre tipine geçit vermemeliyiz. Okullarımızda oluşturduğumuz hücrelerle mücadele komitelerine destek verelim. Öz gücümüzü açığa çıkaralım, hücrelerle mücadele sürecine aktif katılım sağlayalım.

Böyle bir düzenin, gençliğe verecek hiçbir şeyi yoktur. Birleşelim, kazanalım!

Dokuz Eylül Üniversitesi’nden
Sosyalist Öğrenciler




Marmara Üniversitesi’nde faşist saldırı


Marmara Üniversitesi’nde final dönemine girilirken ardarda demokrat öğrencilere faşist saldırılar gerçekleşti.

Önce, 2 Haziran Cuma akşamı, Abdi İpekçi Erkek Öğrenci Yurdu’nda gerçekleşen bıçaklı faşist saldırı sonucunda Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencisi iki kişi yaralandı.

Bununla da yetinmeyen sermayenin kuduz itleri, 5 Haziran Pazartesi günü öğleden sonra yine Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi bahçesine tekbirler atarak girdiler ve ellerindeki satırlarla orada bulunan öğrencilere saldırdılar. Bu saldırı sonucunda da üç öğrenci yaralandı.

Sivil faşist saldırılar resmi faşist saldırılarla devam etti ve 6 Haziran Salı günü, saldırıya uğrayan öğrencilerden 6’sı okul girişinde gözaltına alındılar. Bu gözaltıların ardındansa o gün yapılması planlanan ve faşist saldırıları protesto niteliğinde olan basın açıklaması gerçekleştirilmedi. Bu şüphesiz ki öğrenciler açısından bir geri adımdır.

Marmara Üniversitesi’nde yıllardır sivil ve resmi faşizme karşı kararlı bir duruş sergilenememiştir. Durum böyle olunca da sermayenin kiralık çeteleri istediği gibi üniversitede at oynatmış, düğmesine basıldığı her durumda rahatça saldırılar gerçekleştirmiş, birçok devrimci, demokrat öğrenci yaralanmıştır.

Bu saldırıların sonucunda, devrimci militan bir karşı koyuşu da hissedemeyen öğrenci kitlesi, daha da ötesinde “solcu” kitle, terörize olmuş ve sinmiştir. Elbette bu karşı duruştan kastımız, yalnızca sivil faşist çeteler değildir. Bu örnekte de olduğu gibi, sivil faşizme karşı örgütlenen tepki resmi faşist müdahale karşısında geri adım atmış, faşizme karşı bir mevzi daha kaybedilmiştir.

Ekim Gençliği’nde bundan dört yıl önce kaleme alınan “Faşizmle tartışmayın, onu yok edin!” başlıklı uzun bir yazıdan kısa bir hatırlatma yapmayı gerekli görüyoruz:

Faşist harekete yönelik mücadelede eylemin örgütlenmeden, örgütlenmenin ajitasyon ve propagandadan koparılmaması gerekir. Kitlelerin düzeyini de gözeterek sinik bir savunmacı çizgiyi aşan, saldırı öğeleriyle birleştirilmiş aktif bir savunma çizgisi esas alınmalıdır. Ancak eylem takvimi sivil faşist saldırılar ya da tarihsel anmalarla sınırlı kalmayan, süreklilik arzeden, bir anti-faşist/anti-kapitalist propaganda/ajitasyon ve örgütlenme faaliyeti yürütülmelidir. Aksi takdirde sadece savunma ya da saldırı eylemine dayalı kör bir düello öne çıkacak, bu ise bizi giderek geniş yığınlardan koparacak ve kitleleri devrimci bir pozisyona kazanma şansını zayıflatacaktır.” (sayı: 3, Ocak ‘96)

Sanırız durum yeterince açık; anti-faşist mücadele çizgimiz savunmanın da ötesinde, sürekli yeni mevziler kazanmayı hedeflemeli, politik olarak “faşizmin üstüne bir adım daha” atma çerçevesine oturmalı, onun asıl kaynağını hedeflemelidir. Ancak böylelikle faşizmin kökü kurutulacak, bu ülke faşizme mezar olacaktır!
Faşizmle tartışmayın, onu yok edin!

Marmara Üniversitesi’nden bir Kızıl Bayrak okuru


ARSIV ANA SAYFA