13 Eylül'03
Sayı: 36 (126)


  Kızıl Bayrak'tan
  Günün görevi Irak halklarıyla eylemli dayanışmayı yükseltmektir!
  Yalan ve çarpıtma kampanyası sürüyor
  Amerikancı usaklar işgal ve jandarmalığa "insani" kılıf uyduruyor
  Kamuda ücret artışları Bakanlar Kurulu'na kaldı...
  "Toplu görüşme süreci": Reformizmin ciddiyetsizlik ve iflas tablosu!
  "Yol haritası"nın ölümü resmen ilan edildi
  Kasap Şaron, kanlı icraatlarına devam ediyor
  Siyonist İsrail vahşette sınır tanımıyor
  Savaş karşıtı eylemlerden...
  Röportajlar...
  Tüm gövdemizle fabrikalara!
  İşçi ve emekçi eylemlerinden...
  Ünifil işçilerinden mektup...
  Genel-İş 3 No'lu Bölge Kongresi yapıldı...
  Japonya'da ekonomik kriz ve artan intiharlar
  Türklük ve "Türkiyelilik" üzerine
  TC'nin Irak ve Güney Kürdistan hesapları
  Yılmaz Güney: Sinemamızda dalgalanan kızıl bayrak
  Kaygan kumlarda röveşata
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Kaygan Kumlarda Röveşata

ABD’nin imparatorluk rüyası Ortadoğu kumlarına saplandı. “Yol haritası”nın peşine takılanlar kendilerini bir çıkmaz sokakta buldular. Bush yönetiminin aklındaysa artık ABD başkanlık seçimleri var. Bu sırada, BM’yi ellerinin tersiyle itip Roma İmparatoru Neron edasıyla Irak’ı yakıp yıkanlar, şimdi kuyruklarını bacaklarının arasına kıstırıp BM kapısında yardım aramaya başladılar.

“Yol haritası mı” demiştiniz?

Geçen salı, İsrail Savunma Bakanı Mofaz, “Yaser Arafat tarih sahnesinden kaybolmalıdır” dedikten sonra ekledi, “bu sorunu yıl sonuna kadar halledeceğiz” (Jarusalem Post, 0309). Bölgede birçok yorumcu hemen bilgisayarlarının başına oturup “Arafat’ı bölgeden dışarı süreceksin, peki sonra ne olacak?” başlıklı yazıları yazmaya başlamışlardı ki, CNN Arafat’la yaptığı bir görüşmeyi yayımladı. Arafat, “Yol haritası öldü” diyor ve ekliyordu: “Ama bunun tek nedeni, İsrail’in saldırganlığıdır.” Le Monde (3/09) haberi aktarırken, başkanlık seçimlerinin yaklaşmasından dolayı Bush yönetiminin “Yol haritasını” gündeminden düşürmeye başladığının altını çizdi. Böylece “Arafat’a ne olacak” sorusunun yanına, Filistin yönetiminin ABD/İsrail destekli Başbakanı Abbas’a ne olacak sorusu da eklenmiş oluyordu: Abbas’ın varlık nedeni “Yol haritası” değil miydi?

Daha önce barış görüşmelerinde yer alan Filistin Meclisi üyesi Hanan Ashrawi’nin bir yorumunda vurguladığı gibi, “ABD ve İsrail”, Abbas’ı güçlendiriyoruz diye “Arafat’a saldırdıkça, halk Arafat’ın etrafında toplanmaya” başlamış. Böylece ABD, “hatalı bir biçimde tek meşruiyet merkezinden uzaklaşmış” ve “Arafat’ı doğrudan etkileme şansını kaybederek, şimdi dolaylı yollarla etkilemeye çalışmak durumuna düşmüş” (The Guardian 04/09).

Bush ve Sharon yönetimlerinde, “Arafat olmasa Abbas’ın işi kolaylaşır” mantığı egemendi. İyi de muhafazakar Jarusalem Post (Matthew Gutaman, 3/09) ve liberal Ha’aretz (Ze’ev Schiff, 03/09) yorumcularının vurguladığı gibi, eğer Arafat sürgüne gönderilirse Abbas’ın da sonu gelmeyecek miydi? Filistin hükümeti istifa edecek, İsrail Gazze’yi, Batı Yakası’nı yeniden işgal etmek, derin ekonomik krizin ortasında, yılda 2 milyar dolarlık ek bir yükü üstlenmek zorunda kalacaktı. Buna karşılık Arafat uluslararası platformda rahatça dolaşarak İsrail ve ABD için sorun yaratmaya devam edecekti.

Bu mantığın yarattığı baskı Abbas’ı, Filistin Meclisi’ne ya beni destekleyin ya da istifa ederim deme noktasına getirdi. Hafta sonunda Abbas istifa etti. İsrail, yeni intihar saldırılarını davet edercesine, Hamas’ın yaşlı ve tekerlekli sandalyeye bağımlı lideri Şeyh Yasin’e uçaktan atılan bir roketle saldırdı. Bush’un ise yeniden seçilmek için Yahudi ve köktendinci Hıristiyan seçmenin parasına ve oyuna, Irak’taki kukla hükümeti kabul ettirebilmek için de Arap ülkelerinin siyasi desteğine gereksinimi var. Bu koşullarda Ha’aretz yazarı Aluf Benn’in işaret ettiği gibi Bush yönetimi, seçimlere kadar “İsrail Filistin sorunundan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışacak” (04/09). İsrail Genelkurmay’ı bu durumu “stratejik kaos” olarak niteliyormuş (Ha’aretz, 07/09). Bize göre “Haritadaki yol” başlamadan bitti!

Yeniden BM kapılarında

Irak’a dönersek, New York Times’ın aktardığı gibi, resmi açıklamalara göre Irak’ta günde ortalama 10 ABD askeri çatışmalarda yaralanıyor; her iki günde, bir asker yaşamını yitiriyor. Son haftalarda Ürdün Elçiliği’ne, BM merkezine ve ABD’ye yakın Şii lidere yönelik bombalı saldırılar, bölgeyi ziyaret eden Rumsfeld’in her şey iyi gidiyor saptamasının aksine, ABD’nin Irak’ta denetim kuramadığını kanıtlıyor. Savaşın tüm gerekçelerinin yalan olduğu ortaya çıktıkça, ölü yaralı sayısı arttıkça, ABD halkı içinde yönetimin Irak politikasına yönelik kuşkuları da giderek artıyor. Ek olarak, Bush yönetiminin, bir taraftan meclisten, geçen nisanda aldığı 79 milyar dolar ek kaynağa ek olarak 65 milyar dolar daha isterken, diğer taraftan da Vietnam’ı anımsatan zorunlu askere alma (seferberlik) olasılıcurren;ını konuşmaya başlaması, tüm bunların “üzerine tüy dikiyor”. Kongre Bütçe Ofisi’nin geçen hafta yayımlanan raporuna göre Irak’ta 180.000 asker tutmak mart sonundan itibaren sürdürülemez olacak. (Council on Foreign Relations 6/09). Öyleyse ya asker sayısını azaltmak ya da “seferberlik” ilan etmek gerekiyor.

Bu sırada askerin morali bozuk.. eve dönmek istiyor. Genelkurmay’ın hazırlattığı, muhafazakar Washington Times’a sızdırılan “gizli” bir rapor, Savunma Bakanlığı’nı savaşa yeterince hazırlanmamış olmakla suçluyor (03/09). Savunma Bakanı Rumsfeld’e güvenini kaybeden Genelkurmay Başkanlığı, olağanüstü bir girişimle Powell’la doğrudan bir bağlantı hattı oluşturuyor (Washington Post, 4/09). “Neo-conlar” içinde de Rumsfeld doğrudan eleştirilmeye başlanıyor (“Secretary of Stubberness” (inatçılık bakanı), Weekly Standart, 15/09).

Bu gelişmeler, kuma saplanan yönetimde, moral bozukluğu ve paniğin yayılarak iç çelişkileri yeniden derinleştirmeye başladığını gösteriyor. Paniğin başka nedenleri de var: Seçimler yaklaşırken bütçe açığı hızla artıyor; zayıf ekonomik toparlanma hem yeniden büyümeye başlayan bir kredi köpüğüne dayanıyor hem de işsizliğin artmaya devam etmesine neden oluyor.

Bu ortamda, geçen salı günü Bush yönetimi, bir “U” dönüşü yaparak, “yavuz hırsız misali”, diğer ülkelere, para ve asker verin, beni bu bataktan çıkarın demek için, Powell’ı BM kapısına gönderdi. Ama Fransa ve Almanya, “uluslararası işgal gücünü” ABD’nin komutasına vermeyi amaçlayan bu yeni karar taslağını yetersiz bulduklarını, “inşa sürecinin” BM denetimine verilmesini istediklerini açıkladılar (Le Monde 05/09). Fransız Dışişleri Bakanı Villepin, “Tehlikeli ve birbirine bağımlı bir dünyada, ortak kaderimizin bir kısmı Irak’ta yaşanıyor” dedi ve ekledi “Irak’ta mantığı değiştirmek gerekir” (Le Figaro 05/09).

Böylece, aslında, Villepin, ABD’ye Batı’nın ortak çıkarını anımsatarak, imparatorluk projesinden vazgeçmesini öneriyordu. Gerçekten de, eğer BM, Irak sürecine etkin bir biçimde dahil olursa, Bush yönetimindeki “neo-con” ekibin Ortadoğu ve “seri rejim değişikliği” projesi suya düşecek. Bu yüzden Bush’un BM’ye geri gitmesine şiddetle karşı çıkıyorlar. Böylece yönetimin iç çelişkileri daha da derinleşiyor, “imparatorluk projesine” karşı geleneksel hegemonyacı çizginin temsilcisi Powell güçleniyor, bir süredir beklediğimiz “ince ayar” yeniden gündeme geliyor.

11 Eylül’den sonra, ABD’nin ikinci bir hegemonya atağının, (uluslararası siyasi dengelere, ABD ekonomisinin uzun dönemli bir imparatorluk projesini finanse edecek güce sahip olmamasına dayanarak) başarı şansının olmadığını savunmuştuk (Cumhuriyet 22/10/01). ABD başarılı olamayacaktı ama.. bu, tüm dünya halklarına pahalıya patlayacaktı. Şimdi bu süreci yaşıyoruz.

Ergin Yıldızoğlu
(Cumhuriyet, 8 Eylül ‘03)



Süper gücün ‘Viagra’sı olmak... ya da olmamak

Süper güç, malum. Bütün dünya, kendi güçsüzlükleri ve acizlikleri içinde ABD’yi “süper” görmeye öylesine alışmış, alıştırılmış ki, aksini düşünemiyoruz.

Amerikalılar da öyle.

Fakat kazın ayağı... sonra çıkıyor aheste aheste.

Belki bir süre sonra tezkerelenir, asker göndeririz; Pakistan, Bangladeş ve Hindistan ile aynı “gurka” statüsünde bulunmaktan hoşlanacaksak.

Tabii bila bedel değil, tabii parasıyla!

İyi de, burnu büyük, gagası sivri, mağrur, öyle Birleşmiş Milletler filan takmayan süpermen, ne oldu da, kapı kapı yabancı asker dilenmeye başladı?

ABD’yi kendi ülkenizden, sıvazlanan sırtınızdan keyfiyle, stratejik öneminizle filan okumaya kalkarsanız, epeyce eksik olur.

ABD’yi, midesinden okumak gerek biraz.

***

* Amerikan Mühendisler Birliği ülkenin yol, köprü, su ve elektrik şebekeleri ile okullarına D+ gibi çok düşük bir not vermiş, müthiş bir onarım ve yenileme seferberliği gerektiğini bildirmişti. Fatura 1.3 trilyon doları bulacaktı.

* Oysa, geçenlerde 50 eyaletin valisi toplandı ve iflas alarmı verdi. Sadece Kaliforniya eyaletinin bütçe açığı 38 milyar doları bulmuştu. Federal devletin, yani Bush yönetiminin acil yardımını istediler.

* Federal devlet kesesine baktı: Yıl başında 300 milyar dolar tahmin edilen bütçe açığı 500 milyar dolara koşuvermişti. Ve buna henüz Irak’ın asıl maliyeti dahil değil.

* “Sömürge valisi” Bremer’e göre, Irak faturası üç yılda 100 milyar dolara ulaşacaktı. Brookings ise 300-450 milyar dolar diyordu.

* Süpriz ama, IMF gibi ABD kontrolündeki bir kurum bile, “Dünya tarihinin en büyük borç artışına giden ABD”yi uyarıyor, CIA dahi “Kaynakların askeri harcamalara anormal kayışından ötürü, ABD’nin fiziki ve ekonomik altyapısının tehdit altında olduğunu, geniş halk yığınlarının daha zor koşullara itildiğini” rapor ediyordu.

* ABD’nin Irak için askeri harcamaları, bir hesaba göre ayda 4 milyar doları, iyimser bir başka hesaba göre yılda 20 milyar doları bulmuştu.

* Ne olursa olsun, zurnanın nazik yeri şurasıydı: Irak’taki maaşlı ABD askerlerinin 6-12 ay içinde rotasyona sokulması, izin haklarını kullanmaları, eğitim alabilmeleri ve dünyanın başka yörelerindeki muhtemel çatışmalara hazır tutulmaları gerekiyordu. Bu da yönetimin daha mayıstaki vaadi olan, 130 bin kadar askerin 30 binlere, en azından 60 bin civarına kadar düşürülmesi demekti. Oysa, şu andaki mevcutlar bile yetersiz kalıyordu.

* Kimileri, “Irak’ta istikrar ve güvenlik için” mevcut asker sayısının yüzde 20 arttırılması gerektiğini söylüyordu. Kongre Bütçe Ofisi’ne göre, bu bir kalemde 19 milyar dolarlık ek gider, ayrıca 20 milyar dolarlık yıllık askeri masrafın 30 milyar dolara çıkması demekti. Bütçe Ofisi, hem “oradaki kuvvetler yetersiz”, hem de “kuvvetlerin artması içinse, bütçe yetersiz” demeye getirmişti.

* Bush’un en büyük destekçilerinden, Ortadoğu’daki ABD güçlerinin eski komutanı ve Dışişleri danışmanı emekli general Zinni, perşembe günü çok sayıda subay önünde, “Yönetimin ne ciddi bir planı var, ne de yeterli kaynakları” deyince, askerler tarafından ayakta alkışlandı.

***

Şimdi 12 bin kadar Türk askeri ve ABD’den 8 milyar dolar civarında destek konuşuluyor, değil mi?

Para sesi elbette hoş geliyor, muhtemel (ve kesin) can kayıplarını, ortada uluslararası hukukun olmamasını filan takmasak da.

Ama bu kez kendimize aynada bakalım: Biz neyiz?

Onların kafasıyla, “bedava ya da ucuz askerleri” ile borç mukabili ABD bütçe açığına yama mı? (12 bin askerimizin ABD’ye muhtemel katkısı ayda 1 milyar dolar ya da ilk yıl toplam 15 milyar dolar civarında hesaplanabilir)

İktidarsızlığı giderek sırıtan süpere, bir kutu “viagra” mı?

Sorunumuz, Amerikalılar’ın aklının ve gücünün sınırsız, dikensiz olduğunu sanmakta.

Onların bir bölümünün bile uyandığı hesapsızlığı, hukuksuzluğu, öngörüsüzlüğü, inadı, hatta endişe ile pişmanlıkları bile anlamamakta. Zinni’nin gördüğünü “Zihni”lerin pek seçememesinde.

Ekime kadar belki anlarız... Yoksa, ne ekersek onu biçeriz.

Umur Talu
(Sabah, 7 Eylül ‘03)