13 Eylül'03
Sayı: 36 (126)


  Kızıl Bayrak'tan
  Günün görevi Irak halklarıyla eylemli dayanışmayı yükseltmektir!
  Yalan ve çarpıtma kampanyası sürüyor
  Amerikancı usaklar işgal ve jandarmalığa "insani" kılıf uyduruyor
  Kamuda ücret artışları Bakanlar Kurulu'na kaldı...
  "Toplu görüşme süreci": Reformizmin ciddiyetsizlik ve iflas tablosu!
  "Yol haritası"nın ölümü resmen ilan edildi
  Kasap Şaron, kanlı icraatlarına devam ediyor
  Siyonist İsrail vahşette sınır tanımıyor
  Savaş karşıtı eylemlerden...
  Röportajlar...
  Tüm gövdemizle fabrikalara!
  İşçi ve emekçi eylemlerinden...
  Ünifil işçilerinden mektup...
  Genel-İş 3 No'lu Bölge Kongresi yapıldı...
  Japonya'da ekonomik kriz ve artan intiharlar
  Türklük ve "Türkiyelilik" üzerine
  TC'nin Irak ve Güney Kürdistan hesapları
  Yılmaz Güney: Sinemamızda dalgalanan kızıl bayrak
  Kaygan kumlarda röveşata
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
21 yıl önce Sabra-Şatila kamplarını ölüm
tarlasına çevirmişti...

Kasap Şaron, kanlı icraatlarına
bugün de devam ediyor

Beyrut’un havadan, karadan ve denizden aylar süren bombardımanından sonra, ABD temsilcilerinin arabuluculuğuyla yapılan anlaşama ve alınan güvence üzerine Filistinli gerillalar, ağır silahlarını bırakarak Beyrut’u boşaltır. FKÖ’nün sivilleri korumak kaygısıyla geri adım atması sonucu İsrail ilk amacına ulaşır. Ancak tek hedef bu değildir. Bir diğer kirli amaç, Lübnan’da yaşayan 500 bin Filistinli mültecinin sayısını 50 bine düşürmektir. Siyonistler’in Filistin halkını topraklarından hangi yöntemlerle sürgüne gönderdiği Dair Yasin vb. katliamlardan bilinir. Siyonistler bu vahşi yöntemi, Lübnan’da yaşayan Filistinli mültecilere karşı çok daha planlı ve barbarca uyguladılar.

Amerikan özel temsilcisi Philip Habib tarafından FKÖ’ye verilen imzalı (İsrail ordusunun Batı Beyrut’a girmeyeceğine dair) garantilere rağmen, İsrail ordusu 15 Eylül 1982’de Batı Beyrut’u işgal eder. Halbuki Amerikalı özel temsilci, Filistinli gerillalara şehri terketmelerinden sonra geride kalan ailelerinin güvenliklerinin sağlanacağına dair teminat vermişti. ABD’yi bile takmayan siyonistler, Filistinli savaşçıların kenti boşaltmalarını fırsat bilerek tam bir “temizlik” harekatına giriştiler. Filistinliler’e, Lübnanlı sol parti ve örgütlere ait mevzilerin çoğu yağmalandı. Geniş bir katletme/tutuklama kampanyası yürüttüler.

Ancak asıl vahşetin sınırsızı, Sabra ve Şatila mülteci kamplarında yaşandı.
Onbinlerce Filistinli mültecinin katledilmesini planlayan dönemin İsrail savunma bakanı Ariel Şaron ile generalleri, bunun için uygun bir maşa olmaya hazır Falanjistler’i kullanırlar. Lübnanlı Hıristiyanlar’dan oluşan bu faşist çetenin başında bulunan Elias Hobeyka adlı kişi, CIA-MOSSAD ile işbirliği yapan, İsrail’de özel eğitimden geçirilen gözü dönmüş faşist bir katildir. Falanjistler, dövüşme arzusunda olmayan kötü savaşçılar olarak bilinirler. Bu katil sürüsü ancak Filistinli gerillalar Lübnan’ı terkettikten, İsrail ordusu Batı Beyrut’a girdikten sonra ortaya çıkarlar. Ama İsrail ordusu yönetiminde sivilleri vahşice öldürmek için...

16 Eylül 1982 Perşembe günü İsrail ordusu Sabra-Şatila kamplarını tamamen kuşatır. Çevreye yerleşen keskin nişancılar dar sokaklarda kendilerine kurban seçmeye başlarlar. Günün başlangıcından beri Hıristiyan milisler, kamplara girmek için hazırlıklarını tamamlamaktadırlar. 1500 kişiden oluşan bir grup, bir gün önce İsrail ordusu tarafından şehrin duvarlarına çizilen okları izleyerek Batı Beyrut yönüne harekete geçer. İsrailli bir general Falanjist komutanlara, “kamplardaki teröristlerin temizlenmesi için” gereken her desteği sağlayacaklarını ifade eder. Şatila kampının girişine barikat kuran İsrail askerleri telsizlerden, güneşin batışından itibaren Falanjistler’in kampa girmelerine izin vermeleri emrini alırlar. Daha sonra Şaron’u arayan general ona, “Dostlarımız kamplarda ilerliyorlar. Kamplara girmelerini sağladık” diye bildirir. Şaron, “Tebrikler! Dostlarmızın harekatını onaylıyoruz” diye karşılık verir.

İlk katliamlar güneşin batmasından önce, İsrail karargahının önündeki Arsal ismindeki bölgede başlar. Katil sürüleri, İsrail ordusu tarafından kendilerine verilen jiplerle kampın her yanına yayılırlar. İnsan kırımı hemen başlar ve hiç aralıksız 40 saat sürer. İsrailliler, katliamı işgal altında tuttukları üç binanın 7. kat damından izlerler. Gece karanlık tamamen inince İsrail ordusu dört bir taraftan kampların üzerine aydınlatma fişekleri atmaya başlar. Kampların, geceleyin bu kadar güçlü olarak sürekli aydınlatıldığını gören basın mensupları, Batı-Beyrut’taki İsrail askeri sözcüsünden açıklama isterler. Fakat askeri sözcü susmaktadır.

16 Eylül Perşembe akşamından 18 Eylül Cumartesi sabahına kadar süren akıl almaz katliamdan sağ kurtulanlar, tanık oldukları tüyler ürpertici katliamı şöyle anlatırlar:

“İlk saatlerde Falanjist milisler yüzlerce insanı öldürdüler. Dar sokaklarda hareket eden herşeyin üzerine ateş ettiler. Evlerin kapılarını kırarak, akşam yemeklerinin tam ortasında aileleri son ferdine kadar öldürdüler. Kamp sakinleri yataklarında, pijamaları üstlerinde öldürüldü. Birçok evde pijamalarıyla öldürülüp, kanlı bezlere sarmalanmış 3 ya da 4 yaşında çocuk cesetleri vardı. Fakat çoğu katiller salt öldürmekle yetinmedi. Birçok olayda, saldırganlar kurbanlarını öldürmeden önce organlarını kesti. Çocukların ve bebeklerin kafalarını duvarlara vura vura parçaladı. Kadınlar ve kızlar balta darbeleriyle öldürülmeden önce tecavüze uğradı. Bazen insanlar, sokakta toplu halde kestirmeden öldürülmek için evlerinden zorla dışarı çıkartıldı. Milisler baltayla, bıçakla, erkek, kadın, ccedil;ocuk ve yaşlı ayırtetmeden öldürerek etrafa terör saçtı. Kimi kez, kurban gördüklerini ve yaşadıklarını sonradan anlatabilsin diye, ailenin bir ferdini sağ bırakıp diğer tüm fertlerini sağ kalanın gözleri önünde öldürdüler... Birçok kadının önce ırzına geçilip, ondan sonra öldürüldü. Öldürülen kadınlar sonradan çırılçıplak soyuldu ve vücutlar bir haç oluşturacak şekilde dizildi. Tecavüze uğrayan kızlardan biri sadece 7 yaşındaydı.”

Babası, annesi, büyükbabası ve tüm kardeşleri öldürülen 13 yaşındaki Filistinli bir kız çocuğu şunları anlatır: “... Yanımda sürekli ağlayan 9 aylık yeğenim vardı. Yeğenimin ağlaması askerden birini sinirlendiriyordu. Bu asker sonunda, ‘bu çığlıklardan bıktım usandım’ dedi ve bebeğin omuzuna bir el ateş etti. Bunun üzerine ağlamaya başladım ve ona, bu çocuğun ailemden sağ kalan tek çocuk olduğunu söyledim. Bu söz askeri daha da sinirlendirdi, bebeği yakaladı ve bıçakla keserek vücudunu ikiye ayırdı.” (Sabra ve Şatila Katliamları sf. 38, Amnon Kapeliouk. Yalçın yayınları)

Bu tüyler ürpertici vahşetin yüzlerce örneği yaşanır Sabra ve Şatila’da. Kesin sayı hiçbir zaman bilinemez, ama binlerce ölü ve kayıp olduğu kesindir.

Şaron ve İsrail ordusu önce katliamdaki sorumluluklarını gizlemek isterler. Ancak başaramazlar. Falanjistler tarafından gerçekleştirilen katliamın Şaron’la generalleri tarafından planlandığı belgelenir. O dönem İsrail savunma bakanlığından istifa etmek zorunda kalan ve “Beyrut kasabı” lakabıyla anılmaya başlayan Şaron, 21 yıl sonra siyonist devletin zirvesine tırmandı. Zira Şaron gibi sicili kanlı bir katil, siyonistler açısından en “parlak” kişi kabul edilir.

Beyrut kasabı Şaron, halen kapitalist/emperyalist dünyada saygın bir devlet adamı kabul ediliyor. (Özellikle Türk sermaye devleti nezdinde siyonist katillerin ayrı bir önemi olduğunu bu vesileyle hatırlatalım). Bu sayede Beyrut kasabı Şaron, Filistin’de her gün yeni mezbahalara imza atmaya devam ediyor. 21 yıl önceki gibi Şaron ve onun gibi katiller, ABD emperyalizmin himayesi altında aynı kirli icraatlarını sürdürüyorlar.

Şaron’un suç ortakları ve destekçileri/hamileri düzenin mahkemelerinde ciddi bir şekilde yargılanmadılar. Yani henüz fiilen işledikleri toplu cinayetlerin hesabını vermiş değiller. Ancak işçi sınıfı ve emekçi halklar nezdinde daha o gün mahkum olmuşlardı. Kuşkusuz ki, bu zorbalığın hesabı er ya da geç onlardan sorulacaktır. Ortadoğu emekçi halkları siyonist vahşeti yargılayıp mahkum etmesini bildiği gibi, emperyalist-siyonist işgali de Ortadoğu’dan silip atmasını bilecektir.