30 Ağustos '03
Sayı: 34 (124)


  Kızıl Bayrak'tan
  Tezkereyi çıkarabilmenin riski ortada kaldı
  Kürt-Türkmen çatışması mı, Ortadoğu'yu Balkanlaştırma girişimi mi?
  Kapitalizm savaş demektir!
  ABD Irak'ta uluslararası güç istiyor...
  23 Ağustos Ankara eylemi..
  Reformist barikat devrimci mücadele programıyla aşılacak!
  Devrimci önderlik boşluğunu dolduralım!
  Colin's direnişi üzerine...
  Colin's direnişi ile ilgili zorunlu bir açıklama
  Fabrikalardan...
  Genel grev için hazırlanmlıyız!
  Direnişteki Pirelli-Ekolas işçileri: "Direnişimiz tüm işçi sınıfının direnişidir"!
  Direnişçi Pirelli-Ekolas işçileriyle konuştuk...
  Emperyalist savaş karşıtı platform çalışmaları üzerine...
  Esenyurt İşçi Bülteni'nden...
  Kölelik yasası uygulamaları...
  ABD'nin Liberya fiyaskosu
  Filistin direnişi emperyalist-siyonist planları boşa çıkarıyor
  ABD, Güney, Türkmenler ve TC...
  ABD bataklığa saplanıyor
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
ABD bataklığa saplanıyor

Koalisyon güçlerine ve BM personeline yönelik son saldırıların ardından ABD, baştaki senaryonun (ki son derece ikna edici ve eşsiz görünen bir senaryoydu bu), neden bu kadar vahim ve hazin bir hale geldiğini merak ediyor olmalı.

Özgürlük şöyle dursun, işgal güçlerine karşı, ulusal olmasa bile, bölgesel bir kurtuluş mücadelesi veriliyor. 1944’te Normandiya kıyılarına yapılan çıkartmaya benzeyeceği düşünülen şey, 1964’teki Tonkin Körfezi olayından sonra saplanılan Vietnam bataklığının tekrarına dönüşmüş gibi görünüyor.

Yanlış giden neydi? En başta ABD’nin kurtuluş mesajının hiç samimi görülmediğini söyleyerek başlayalım. İki Amerika’nın varlığından söz edilir: Biri Bağımsızlık Bildirgesi’nin Amerikası, diğeri CIA ve Pentagon’un Amerikası. George Bush, 1 Mayıs’ta USS Abraham Lincoln uçak gemisinin güvertesinde, ‘Özgürlüğe duyduğumuz inanç, Amerika’nın geleneğidir’ diye konuşuyor, ama aynı zamanda ‘ABD güvenlik ve özgürlüğün ilkelerinin çeşitli yollardan takipçisi olacaktır’ demeyi ihmal etmiyordu.

Elbette bütün fetihçi ülkeler özgürlük veya uygarlık ya da her ikisini birden ihraç ettiklerini savunurlar, ama işi, iharacata konu olan ülkeleri sömürmekle ve güvenlik adına muhalefeti bastırmakla neticelendirirler. 1946’da kabul edilen Fransız anayasası, Fransa’nın herhangi bir halkın özgürlüğüne karşı asla güç kullanmayacağını vurgularken, Fransız ordusu Cezayir, Suriye, Vietnam ve Madagaskar’daki milliyetçi isyanların hakkından gelmeyi hiç de anayasaya aykırı bulmamıştı. Fakat pek az ülke, kendi özgürleştirme söylemiyle Amerika kadar aldatıcı bir ilişki halinde; Amerikalılar bu konuda o kadar donanımsız ki, işgal altındaki insanların meseleyi kendileri gibi görmeyebileceğini anlamaktan acizler.

Baştaki senaryo, Saddam Hüseyin’in cerrahi bir müdahale ile devrileceği ve Irak halkının özgürlüğü ve onu getiren güçleri bağrına basacağı yönündeydi. Fakat bir diktatör, hükmettiği halktan ne dereceye kadar ayrılabilir? Ve bu insanların üzerinde ciddi bir etki olmaksızın, bir rejim nereye kadar değiştirilebilir?

1 Mayıs’ta Bush, yeni taktikler ve güdümlü silahlarla, ‘Sivillere şiddet uygulamaksızın askeri hedeflerine ulaşabileceklerini’ söylüyordu. Bu tutum, sadece Irak’taki vahim boyutta sivil kayıplarının üzerini örtmekle kalmıyor, milliyetçi isyanları kışkırtan yegâne etkenin yabancı işgali olduğunu da bilmezden geliyor. Robespierre 1792’de, yani Fransa devrimci ordusunun Avrupa’ya yayılmasından ve bir nesil süren Fransız işgalinin, Almanya, İtalya, İspanya ve Rusya’da, Fransız imparatorluğunun sonunu getiren milliyetçi isyanlara yol açmasından bile önce, ‘Kimse silahlı misyonerleri sevmez’ diyordu.

Devlet gücünün ve düzenli orduların yokluğunda, bu tür milliyetçi isyanların başını gayriresmi gruplar ve düzensiz güçler çeker.

İşgal güçleri onları teröristler, sabotajcılar ve haydutlar diyerek lanetleyebilir, fakat birinin terörist dediği, diğerinin özgürlük savaşçısıdır.

Fransız direnişinin uyguladığı taktiklerin bugün Irak’ta tanık olduğumuzdan ne farkı vardı? Fransız direnişçilerin havaya uçuracak petrol boru hatları yoktu, ama onlar da Alman askeri aygıtını, iletişim hatlarını keserek, enerji kaynaklarını yok ederek, askeri trenleri raydan çıkararak ve askeri personelin uğrak yeri olan restoranlara bomba atarak yıpratmaya çalışıyorlardı. Direnişçiler, birer kahraman olarak selamlanıyorlardı. Alman işgal güçleri ise bu saldırılara, toplu misillemelerin de yapıldığı acımasız bir politikayla karşılık verdi. Limoges yakınlarındaki, teröristleri barındırdığı düşünülen Oradour-sur-Glane köyü, 1944’te SS birlikleri tarafından yerle bir edildi; 642 sivil öldürüldü. Aşağı ırkın yaşadığına inanılan yerlere yönelik misillemeler daha da vahşiydi: 1943’te Yunan köyü Kalavirta’da 700, 1941’de Yugoslv kasabası Kragujevac’ta 2 bin 300 kişi öldürüldü; yine 1941’de, Kiev yakınlarındaki Babi Yar kasabasında 23 bin Yahudi katledildi.

Cenevre Konvansiyonu uyarınca işgalci güç olarak kabul edilen Amerikalılar’ın böyle bir seçeneği yok.

Amerika ders almalı

Peki özgürlük havariliği ile düzeni sağlama gereği arasında iki parçaya bölünmüş Amerikalılar, daha önceki işgallerden herhangi bir şey öğrenebilir mi? Fransa’nın işgalden 1944’teki özgürlüğe geçişi nispeten yumuşak olmuştu; bunun iki nedeni vardı:

Birincisi, kukla Vichy rejimi ile alakası olan tanınmış siyasi şahsiyetler ortadan kaldırılsa da, yerel hükümet esasen sürekliliğini korudu. Irak’ta aranan kişiler için iskambil kâğıtları dağıtıldı, fakat eski rejimle ilişkisi tespit edilen bütün herkesi ortadan kaldırmak hiç de akıllıca olmayacak. Tam olarak temiz sayılmayan siyasetçilerle ve önde gelen şahsiyetlerle anlaşma yoluna gidilmesi gerekecek, çünkü ülkenin acilen ihtiyaç duyduğu altyapıyı ancak onlar sağlayabilir.

İkincisi, koalisyonun söz verdiği diktatörlükten demokrasiye geçiş, mümkün olan en hızlı şekilde ilerletilmek zorunda. Elbette seçimlere gitmenin riskleri var, ama Abraham Lincoln’ün de dediği gibi, demokrasi halkındır, halk tarafından yapılır ve halk içindir; bir halk hesabına demokrasi kuramazsınız.

Cumhurbaşkanı De Gaulle 1944’te Fransa’da ortak bir askeri hükümet kurulmasını engellemiş, işgal ve bölünmeden, ulusal bağımsızlık ve birliğe geçişin önünü açmıştı. Irak’ta eski rejime alternatif olabilecek unsurların bu kadar bölünmüş ve yetersiz görünmesi büyük talihsizlik -ne yazık ki Iraklı bir De Gaulle de yok.

Robert Gildea
(Oxford Üniversitesi’nde modern Fransız tarihi profesörü)
The Guardian/21 Ağustos 2003
(Radikal, 26 Ağustos ‘03)



Bakla ağızdan çıktı...
Vay! Terörist 657’li memur masadan kalktı

Hey güzel iktidar koltuğu senin gözünü seveyim. Türkiye Uluslararası Çalışma Örgütü’nün ‘tüm çalışanlara grevli, toplu sözleşmeli örgütlenme hakkı’ içeren sözleşmesini daha DYP-SHP iktidarı döneminde, yani neredeyse on yıl önce imzaladı. Ancak bunu iç hukuka, çalışma hayatını düzenleyen yasalara koymak konusunda, hiçbir iktidar hevesli olmadı. Aksine son derece ‘hasis-hassas-nekes’ davranma yolunu seçti.

Güç bela, AB uyum yasaları diye diye AB’nin daha fazla ‘takaza’ etmemesi için, yaklaşık 2 milyon kamu çalışanına ‘toplu sözleşme değil, toplu görüşme’ lütfunda bulundu hükümetler ve parlamento. Yani ‘sendikanız var toplu sözleşme-grev hakkınız yok, daha ne istiyorsunuz, bir de belanızı mı arıyorsunuz’ dercesine. Sonuçta iktidarın dediği olur, toplu görüşme masası tiyatro sahnesine konulur, bir pandomima oynanır oldu. Toplu görüşmede karşılıklı hal hatır sorulur, ön iliklenir, ‘lütfetseniz de Allah rızası için üç beş kuruş atsanız, gariban memurunuza biraz baksanız muhterem bakanım’ denilir öyle mi?

Sendikanın gücü, başta örgütüne, sendikasına sahip çıkan üyeleri, sonra da taleplerini hayata geçirme gücü, yani gerekirse iş bırakma, grev hakkını kullanmaktır.

Türkiye’de değişmez kural yıllardır her siyasal parti ve iktidar programında, seçim bildirgesinde çalışanlara refah vaat eder. ‘Enflasyona ezdirmeme’ sloganı, en sağdan, en sola kadar bütün iktidarların değişmez şiarıdır da netice tıs-fıs.

Şimdi mübarek cuma günü Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin ‘artık memurlara bir zam önerisi ile geleceğiz’ diyor, toplu görüşme masasına. Yani iktidar 15 günlük görüşme süresini sonuna kadar ‘havanda su’ stratejisi ile tüketti. Son gün bir meçhul zam oranı ile gelinecek, ‘memursun otur oturduğun yerde, haddini bil, önüne atılana razı ol’ denilecek. Bu, hala memurların sendikalı olmasını siyasal iktidarların hafsalalarının almaması, hele hele grev, gösteri, protesto gibi hakların kullanımı konusunda demokratik hak kullanımının ‘lüks’ bulunması anlayışıdır.

***

Üç memur sendikası konfederasyonu ile 15 gün önce başlayan toplu görüşmelerde masada sadece Kamu-Sen kaldı. Başbakan Tayyip Erdoğan, ücret-sosyal hak ve diğer taleplerini iktidar neyse de IMF’ye rağmen dile getiren KESK üyelerini nerede ise ‘terörist-bozguncu-bölücü-yıkıcı’ ilan etti bile. Yani memurun IMF’ye saygısızlığı affedilemez! Yıllardır seçimde başka, iktidar olunca başka hal ve gidiş içinde oldu hükümetler, başbakanlar. Hatırlayın Demirel’i, Erdal İnönü’yü, memura 20 bin liralık ‘karpuz zammı’ yapan Çiller’i, Karayalçın’ı, Yılmaz, Ecevit, Erbakan ve nihayet Tayyip Erdoğan! Hangisi farklı? Hiçbirisi. Memura, çalışana gelince tüm siyasiler tek tip-tek ses; ‘Haydi Allah versin, başka kapıya!’

Şimdi geçen yılki toplu görüşmede bağıtlanan 2003 hakları yok sayılıyor. ‘Ne olacak halimiz’ diye yollara düşen memur ‘terörist’ sayılıyor. Kafasına polis memurunun copu ‘dank!’ eden memur düşüp bayılıyor. Terörist diye gözaltına alınanlar, birinci şubede elektroşokla ayılıyor. 2004 için verilecek olan, memur emeklisine, işçi ve Bağ-Kur emeklilerine de yansıyacak. Cem’an 25 milyonluk bir kitle, cuma günü hükümetin IMF icazeti ile önlerine atacağı lokmayı bekliyor. Para da yok, zam da yok memur kardeş. 2004’de de copla idare ediver. Bu arada, memuru, işçisi, emeklisi, bari copun dank’ından sonra hiç değilse oy verirken bir kez daha düşünün. Unutmadan, grevli toplu sözleşme hakkı talep ederken de, memuriyete kapağı attın mı, ömür boyu iş garantisi, torpil, kartvizit, mesaide yün örme, dantel &oul;rneği değiştirme olmayacağını, olmaması gerektiğini de hatırlayın! Çalışanı Allah da sever, kul da. İşleyen demir ışıldar, pas tutmaz. Grev, sendika, toplu sözleşme de neymiş sizi gidi 657 sayılı memur teröristler, doğru işbaşına!

***

Evet, memur masadan kalktı, ABD’li bakan muavini Con Teylır’ın ağzından 8.5 milyar dolarlık ‘bakla’ çıktı. Meali, ‘Irak’a asker yoksa, para da yok’ şeklinde anlaşılmalı. Zaten IMF’nin düğün-seyran yokken, borç geri ödemelerini 2006’ya sarkıtmasının ABD hazinesinden habersiz olmayacağını yazdık, söyledik. Bu hibeden çevirme kredi de asgari 10 bin askerimizin Irak’ta ‘rap-rap ve marş-marş’ demesine bağlı. Tam da enflasyon düşüyor, büyüme başlıyor, kredi kartı harcamaları patlıyor, faizler yüzde 38’e iniyorken oldu mu Con? Yani altı üstü Türkiye’ye bir kat Irak elbisesi dikeceksiniz, onu da ağzımızdan, burnumuzdan getiriyorsunuz, ekonomi düzeliyor hevesimizi kursağımızda bırakıyorsunuz.

Uzat serçe parmağını küstüm seninle, aradaki bağlarımı kestim seninle!

Zülfikar Doğan 
(Akşam, 28 Ağustos ‘03)