30 Ağustos '03
Sayı: 34 (124)


  Kızıl Bayrak'tan
  Tezkereyi çıkarabilmenin riski ortada kaldı
  Kürt-Türkmen çatışması mı, Ortadoğu'yu Balkanlaştırma girişimi mi?
  Kapitalizm savaş demektir!
  ABD Irak'ta uluslararası güç istiyor...
  23 Ağustos Ankara eylemi..
  Reformist barikat devrimci mücadele programıyla aşılacak!
  Devrimci önderlik boşluğunu dolduralım!
  Colin's direnişi üzerine...
  Colin's direnişi ile ilgili zorunlu bir açıklama
  Fabrikalardan...
  Genel grev için hazırlanmlıyız!
  Direnişteki Pirelli-Ekolas işçileri: "Direnişimiz tüm işçi sınıfının direnişidir"!
  Direnişçi Pirelli-Ekolas işçileriyle konuştuk...
  Emperyalist savaş karşıtı platform çalışmaları üzerine...
  Esenyurt İşçi Bülteni'nden...
  Kölelik yasası uygulamaları...
  ABD'nin Liberya fiyaskosu
  Filistin direnişi emperyalist-siyonist planları boşa çıkarıyor
  ABD, Güney, Türkmenler ve TC...
  ABD bataklığa saplanıyor
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Kapitalizm savaş demektir!

Dünya Barış Günü 1 Eylül, emperyalist-kapitalizm koşullarında barışın mümkün olmadığının en önemli göstergesidir. Dünyanın efendileri, barış günü olarak Hitler ordularının Polonya’yı işgal ettiği 1 Eylül 1939 tarihini alırken, istemeden bu gerçeği kayda geçtiler. Dünya halkları, insanlığın yeni nesilleri bu sayede, ikinci emperyalist paylaşım savaşını uzak bir anı olarak değil, canlı bir tehlike olarak görüyorlar ve böyle biliyorlar.

Bu savaşın dünya halklarına faturası büyük oldu. 20 milyonu Sovyet yurttaşı olmak üzere 50 milyondan fazla insan yaşamını yitirdi, milyonlarcası yaralandı ya da sakat kaldı. Tarihin en büyük soykırımı bu savaşta gerçekleşti. Bir anda yüzbinlerce insanı yok eden atom bombası ilk bu savaşta kullanıldı. Mayıs 1945’te savaş sona erdiğinde, geride enkaz haline gelmiş kentler, köyler, kasabalar; açlık, sefalet ve acıyla boğuşan milyonlarca insan kaldı.

Sonraki 50 küsur yıl, savaşın emperyalist-kapitalizmin karakteristik bir özelliği olduğunu defalarca teyid etti. Sovyetler Birliği’nin dağılmasına kadarki tarihsel kesit, “soğuk savaş dönemi” olarak adlandırıldı. Sovyetler Birliği’nin gücü karşısında emperyalistler kolay kolay büyük maceralara girişmediler, ama fırsat buldukları her yerelde ellerini kana bulamaktan geri kalmadılar. Ulusal kurtuluş mücadelelerinin yaygınlaştığı Asya, Afrika, Güney Amerika’nın çeşitli ülkelerinde işbirlikçileriyle elele verip ezilen halkları kırmaya devam ettiler. Özellikle emperyalist sistemin jandarması olarak ABD’nin tezgahladığı darbeler nedeniyle, dünyada sürekli bir savaş hali yaşandı. İkinci paylaşım savaşından sonraki dönemde yaşanan can kaybı ve yıkım, iki büyük savaştakini geçti.

‘90’ların başında emperyalist saldırganlık dizginlerinden boşalmaya başladı. Artık birbirlerini kollamak dışında onları tutan yok. Emperyalist savaş makinası dünya turuna Körfez’den başlamıştı. Somali, Ruanda, Balkanlar, Afganistan duraklarından sonra gelip Irak’ta konakladı. 64 yıl önce 1 Eylül’de işgal edilen Polonya, bugün ABD emperyalizminin taşeronu olarak Irak’ta işgalcilik yapıyor. O dönemde faşizmin soykırımına maruz kalmış Yahudiler’in torunlarının kurduğu siyonist devlet, topraklarını gaspettiği Filistin halkına onlarca yıldır kan kusturuyor. Dünyanın değişik yerlerinde boğazlamalar sürüyor. Hepsinde emperyalizmin parmağı, özellikle de ABD’nin rolü var. Keza dünyanın dört bir yanında, hatta “demokrasi timsali” ülkelerde bile işçi-emekçilere yönelik sömürü ve terörün dozu arttırılıyor...

Bunlar işçi ve emekçilerin görebildiği olgular. Bir de istatistiki açıklamalarda geçiştirilenler var. Mesela 2002 verilerine göre, 1 milyar insanın işsiz ve açıkta yaşadığı, 800 milyon insanın yeterince beslenemediği, 2 buçuk milyardan fazla insanın yoksulluk sınırı altında inlediği dünyamızda, tamamen işçi ve emekçiler tarafından üretilen toplumsal servetlerin 1 trilyon doları askeri harcamalara ayrıldı. Bunun 10 milyar dolarını Türkiye harcadı. Hani açlık sınırının 400 milyon lirayı geçtiği, demek oluyor ki bir işte çalışanlar içinde onlarca milyon insanın açlık sınırı altında yaşadığı, borç faizleri ve hortumcular için Irak’a asker gönderme karşılığı 8 buçuk milyar dolar kredi/borç dilenen Türkiye...

Kimse kapitalist egemenlik ilişkilerinin hüküm sürdüğü bir dünyada bundan daha iyisini beklemesin. Emperyalist kapitalizmin insanlığa sunacağı barış, bunlardan ibarettir.

Egemen güçler halkların barış özlemini bir gün üzerinden kötürümleştirmeyi hesap etmiş olabilirler. Onlar sahte nutuklar attıkları ya da barışı bir güne hapsetme hesabı içinde oldukları için, 1 Eylül öneminden bir şey yitirecek değil. Neticede halkların barış özlemini dile getirmesi, bunun için tavır geliştirmesi, tam da emperyalist-kapitalist sistemin yadsınmasıdır. Bugün bunun farkında olmasalar bile, kitleler belli talepleri ileri sürdükleri bir mücadele sürecinden geçerek bunun bilincine varacaklardır. İşçi ve emekçiler, dünyanın ezilen halkları, kapitalizm koşullarında barışın mümkün olmadığını, olamayacağını kendi mücadeleleri içinde öğreneceklerdir. Buna öncülük etmek ve savaşsız bir dünya özlemini sadece sosyalizmin karşılayacağı bilimsel gerçeğini kavratmak ise, en başt komünistlerin sorumluluğudur.

Barış sosyalizmle gelecek!



ABD jandarmalığına soyunanlara Irak halkının yanıtı:

“Irak’a gelecek her yabancı güç işgal kuvveti
muamelesi görür!”

Sermaye iktidarı, Irak’a asker göndermenin uygun siyasi ve askeri koşullarını oluşturmak için yoğun bir çaba gösteriyor. Ülke içerisinde savaş karşıtı muhalefetin önünü alacak bir dezenformasyon kampanyası yürütüyor. “Komşudaki yangına kayıtsız kalamayız”, “Müslüman kardeşlerimize insani yardım amacıyla gidiyoruz”, “Irak’ın istikrarı bizim yararımıza” vb. gerekçelerle işgalci suç ortaklığına kılıf oluşturulmaya çalışılıyor. Öte yandan buna uygun bir zemin hazırlamak için MİT ve ordu mensupları, yanı sıra meclis heyetleri de Irak’a gönderiliyor. Böylelikle askeri bir hazırlık yanında Irak’taki çeşitli güçlerin Türk ordusuna karşı yaklaşımı ve karşılaşacakları riskler tespit edilmeye çalışılıyor. Irak halkının öfkesi bir parça yumuşatılarak ABD askerlerinin düştüğü duumdan kaçınılmaya çalışılıyor.

Ama bu mümkün değil. Irak halkı topraklarına emperyalizmin gerici çıkarlarının bekçiliği için giren, kendilerine kurşun sıkan ordulara da ABD askerlerine nasıl davranıyorlarsa öyle davranacaklardır. Irak topraklarına basan işgalci her güç gibi çiçeklerle değil silahlarla karşılayacaklardır.

Türk askerinin Irak’a girmesi, işgalcilerin çıkarları ve ihtiyaçları için jandarmalık yapmaktan ibarettir. Irak işgalinde ABD maşalığına soyunmak, kardeş bir halkı arkadan hançerlemektir. Böylesine soysuz bir role soyunan Türk devletinin bu onursuzluğu bağışlanamaz. Irak’taki işgal karşıtı direnişçiler de Irak’a gelecek her askeri kuvvetin işgalci muamelesi göreceğini şimdiden ilan ediyorlar. Medyaya yansıyan verilere göre direnişin en önemli merkezlerinden biri durumunda bulunan Felluce’de halkın verdiği tepki açık ve nettir: “Irak’a gelecek her yabancı güç işgal kuvveti muamelesi görür.” Irak halkının büyük çoğunluğunun da aynı tutumu gösterdiği kesindir.

Türk ordusunun Irak’a gönderilmesi, ABD’nin Irak halkının direnişi karşısında düştüğü açmazdan dolayıdır. Bu açmazdan kurtulmanın yolu olarak ABD askeri güçlerine kalkan olmak için başka ülkelerden asker talep edilmektedir. Sermaye iktidarının Irak’ta işgalciliğe soyunmasının arkasında başka bir neden yoktur. Çünkü sermaye iktidarı elini kolunu, beynini tümüyle ABD’ye kaptırmıştır. Türk askeri güçleri sadece ABD’nin çıkarları söz konusu olduğu için işgalcilere karşı haklı ve meşru bir direnişi ezmek üzere öne sürülmektedir.

Asker göndermeye gerekçe yapılan “istikrarsızlık”, işgalci güçlerin Irak halkını teslim alamamaları gerçeğini ifade etmektedir. Irak’ta bir istikrarsızlık ve kaos varsa, bunun nedeni ABD’nin işbirlikçileriyle birlikte bir halkı teslim almak ve egemenliğini sağlamak üzere zorbalığa başvurmuş olmasından dolayıdır. Irak halkı hiçbir meşruluğu ve kabul edilebilirliği olmayan bu işgalci egemenliğe karşı elbette tüm imkanlarıyla direnecektir. Elbette işgalcilerin hiçbir meşruluğu olmayan otoritesine ve düzenine tabi olmayacaktır. ABD’nin Irak’ta aradığı istikrar, bu ülke üzerinde tam hakimiyetine ulaşmak ve mevcut direnişin köklerinin kazımaktır. İşte Türk askerine biçilen görev budur. Bu görev ABD jandarmalığıdır.

Türk askerinin gönderilmesi planlanan Irak toprağı bugün direnişin en yoğun biçimde yaşandığı bölgedir. Bu bölgede işgalci güçler hemen hemen her gün direnişçilerin saldırılarıyla karşılaşmakta, önemli can kayıpları vermektedirler. Hatta bu bölgede bulunan Felluce kasabası halkı direnişleriyle ABD askerlerini kasabadan kaçmak zorunda bırakmıştır. Türk askeri ABD askerlerinin giremediği bu bölgelere sokulacak, direnişi ezmek için Irak halkının üzerine kurşun sıkacak, katliamlar düzenleyecektir.

ABD uşaklarının asker göndermeyi meşrulaştırmak için kullandıkları diğer bir söylem de, “komşudaki yangına seyirci kalamayız” biçimindedir. Bu söylem ikiyüzlü olduğu kadar alçakçadır. Komşu bir halkın sadece ve sadece emperyalistlerin kirli çıkarları uğruna kırılmasında görev almak, destek vermek ihanet dışında başka türlü adlandırılamaz. Komşudaki yangın emperyalistler tarafından çıkarılmıştır, Irak halkı ise bu kundakçılara karşı direniş ateşini yayarak yanıt vermektedir.

Irak’ta yaşanan basit ama keskin ikilem şudur.

Bir tarafta emperyalist işgal orduları bulunmaktadır. Diğer tarafta ise bu emperyalist işgale karşı özgürlükleri için direnen Irak halkı. Öyleyse ya bu direnişin yanında olunur, ya da karşısında! Bir üçüncü yol yoktur. Irak’a asker gönderenler de taraflarını seçmiş, işgalcilerin yanında Irak halkının direnişini ezmek için saf tutmuş olacaklardır. Böyle olduğu için “komşuluk” ya da “müslümanlık” kendileri lehine hiçbir anlam taşımayacaktır. Tersine, işgalci bir güç olarak Irak topraklarında bulunan “müslüman” ya da “komşular”, hain ve uşak damgasını taşıyarak, Irak halkının haklı öfkesine hedef olacaklardır.