26 Nisan '03
Sayı: 16 (106)


  Kızıl Bayrak'tan
  İşçi sınıfının ve ezilen halkların birlik, mücadele ve dayanışma ihtiyacı!
  Yağmacılar işbaşında!
  Bu katliamın, yağmanın ve talanın hesabı sorulacak!
  Irak halkının "güvenliği"ni ABD'nin kiralık katilleri sağlayacak!
  Emperyalistler arasında savaş ganimeti üzerinden derinleşen çatışmalar!
  Filistin halkıyla dayanışmayı yükseltelim!
  Irak halkı emperyalist işgale boyun eğmeyecek!
  İMF-TÜSİAD programları iptal edilsin!
  TEKEL'in özelleştirilmesi süreci başladı
  KESK 1. Olağan Danışma Kurulu Toplantısı...
  Demokratik hak ve özgürlükler için 1 Mayıs'ta alanlara!
  Atina Zirvesi ve AB emperyalizminin ikiyüzlü Irak politikası
  1 Mayı mücadele geleneğimizde elden ele taşınan kızıl bir bayraktır!
  1 Mayıs çalışmalarından...
  İşçi ve emekçilerden 1 Mayıs çağrısı...
  Emperyalist savaşa ve işgale karşı SÖZ ÜNİVERSİTE'DE!
  Şimdi namlunun ucunda diğer Ortadoğu ve dünya halkları var!
  Hatice Yürekli: Sarsılmaz bir irade ve inanç
  Hatice Yürekli yoldaşa....
  II. BİR-KAR Gençlik Kampı başarıyla gerçekleşti..
  Fransa'da "İşçilerin birliği, halkların kardeşliği" etkinliği
  Basında emperyalist işgal!
  Güney ve devrimci yurtsever görevler
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Güney ve devrimci yurtsever görevler

Serhat Ararat

Daha önceki değerlendirme yazılarımızda Irak ve Güney Kürdistan üzerinde yaşanan gelişmeleri değerlendirmiş ve bu noktada devrimci kimlikte ısrar, bağımsız politik duruşun yaşamsal önemini vurgulamış, devrimci yurtsever görev ve sorumluluklarımızın ne olduğunu genel satırbaşlıkları biçiminde özetlemeye çalışmıştık. Bu son noktanın biraz daha açılması gerektiğini düşünüyor ve bu yazımızda çok fazla ayrıntıya girmeden bunu yapmaya çalışıyoruz.

Kürdistan sorunu, özünde bir bütündür. Bu soruna stratejik bakışaçısı bütünlüklü olmak durumundadır. Sömürgeci devletler de stratejik bakışlarına hep Kürdistan’ın bütününü oturtmuşlardır. Örneğin TC böyle bakar; Güney’deki ve diğer parçalardaki en sıradan gelişmeyi kendi sömürge egemenliği açısından stratejik önemde değerlendirir ve politik duruşunu buna göre belirler. Bunu diğer sömürgeci devletlerle birlikte ortak bir politika haline getirmeye çalışır. Kısacası doğru ve sonuç alıcı bir stratejik duruş açısından soruna bütünlüklü bakış kaçınılmaz bir zorunluluktur. Başka bir ifadeyle, olgunun kendisi çok taraflı, bu nedenle çelişkili ve karmaşık özelliklere sahiptir. Bu da bütünlüklü ve bütün karmaşık ve çeişik boyutlarını kavrayan bakışaçısını kaçınılmaz kılmaktadır...

İlke olarak her parçanın kurtuluşu o parçada yaşayan halkın sorunudur; bu, bütünlüklü stratejik bakışı dıştalamaz, tersine onun bir gereğidir. Üzerinde yaşanılan parçanın özgürlük ve kurtuluş mücadelesi üzerinde yoğunlaşmak, bunun diğer parçalarla bağlantılarını, genel Kürdistan perspektifi içindeki yerini, görev ve sorumlulukları bu bağlama oturtmak bir zorunluluk olmaktadır. Bu olmadan doğru ve başarılı bir stratejik duruşa sahip olmak mümkün değildir.

Bu bağlamda bakıldığında, Kuzey Kürdistan devrimci yurtsever ve sosyalist güçlerin Güney’deki gelişmelere kayıtsız kalmayacakları, tersine bu parçadaki gelişmelere karşı önemli sorumluluklar taşıdıkları açıktır. Ancak bu görev ve sorumluluğun, kendilerini Güneyli güçlerin yerine koymak anlamına gelmediğini de peşinen vurgulamak durumundayız. Esas olarak Kuzeyli devrimci yurtsever güçler, Kuzey’deki görev ve sorumluluklarını yerine getirdikleri ölçüde Güney’e dönük görev ve sorumluluklarını yerine getirmiş sayılırlar. Kuzey’e ilişkin görevlerini yerine getirmeyenlerin Güney’e ilişkin söyleyecekleri sözlerin hiçbir pratik değerinin olmadığını vurgulamak durumundayız. Dolayısıyla Kuzey’de ihanet ve tasfiyecilik sürecinin egemen olduğu, Güney’de çok önemli gelişmeleri yaşandığı bu süreçte Kuzey’de günün acil görevlerinin es geçilmesi, bunun da Güney’e ilişkin “görevlerle” açıklanması doğru değildir... Bu bir iki kısa hatırlatmayı yaptıktan sonra esas konumuza geçebiliriz.

Açık ki Güney’deki gelişmeler Kuzey’i ve diğer parçaları çok yakından etkilemektedir. O nedenle gelişmeleri yakından izlemek kadar, oradaki gelişmeleri etkilemeye çalışmak da önemlidir. Bir kez hegemonya savaşı sonrasında Saddam rejiminin yıkılışı, bu bağlamda Güney üzerindeki sömürge egemenliğinin şimdilik fiili olarak ortadan kalkması, önemli bir boşluk ve fiili fırsatlar anlamına geliyor.

ABD’nin bölge ve dünya hegemonya stratejisi bağlamında Irak’ın ve bu çerçevede Güney’in yeniden biçimlendirilmek istendiği açıktır. Bu yeniden biçimlendirmede TC’nin, diğer sömürgeci devletlerin, Araplar’ın “istem ve duyarlılıklarının”, birçok denge ve ağırlığın hesaba katılacağı bilinmekte ve bu, açıkça dile getirilmektedir. Bu noktada ABD emperyalizmi için esas olanın kendi stratejik çıkarları ve öncelikleri olduğunu yeniden belirtmenin gereği yok.

Bu anlamda Kürtler’in başına yeni bir Cezayir ve 1991 felekatlerinin getirilmeyeceğinin herhangi bir güvencesi yok. Dolayısıyla ortaya çıkan fırsatlar kadar belirsizlikler, tuzaklar ve tehlikeler de çok ciddi bir olasılık olarak varlığını sürdürdürmektedir. “Dış güçler”den kaynaklanan tehlikeler kadar Güney güçlerinin geleneksel çizgileri de olası tehlikelere davetiye çıkaran, zemin sunan nitelikte zaaflar taşımakta, bu tehlikeleri savuşturacak politik yeteneğe ve güce sahip olmamaktadır. Yani oluşan dengeler içinde manevra yapmak, belirlenen federasyon programında ısrar etmek, TC’nin dayatmalarına karşı kararlılık sergilemek, ortaya çıkan fırsatları ve olanakları değerlendirmeye çalışmak önemli olmakla birlikte bunlar, tek başına olası tehlike ve tuzakları aşmaya yetmemekte, yeni Cezayir Anlaşmaları önünde stratejik bir barikat oluşturma yeeğine ve gücüne sahip olamamaktadır. Çünkü içinde hareket edilen stratejik bağlam “başkalarına” aittir. Bu stratejik bağlam, görece ve kısmi olarak Kürtler için kimi fırsatlar ortaya çıkarmıştır, ancak bunun kendi içinde taşıdığı tehlike ve belirsizlikleri, bunu besleyen veya bunun önünde durma olanağı ve gücü olmayan “iç zaafları” da bilmek durumundayız.

Objektif gelişmeler böyledir diye, var olan zaaflar ve tehlikeler böyledir diye devrimci yurtseverler, sosyalistler gelişmelere karşı kayıtsız mı kalmalıdırlar?

Hayır! Gelişmeleri etkilemek, hatta giderek güç haline gelmek ve sürecin etkin bir bileşeni haline gelebilmek için gelişmelerin tam da orta yerinde olabilmek gerekir. Bir kez ilke ve politik olarak ulusal kurtuluş ve özgürlük istemlerinin etkin savunucusu olmak, on yılı aşkın bir süredir kazanılan mevzileri korumak, bunları hukuksal güvencelere bağlamaya çalışmak yurtseverliğin kaçınılmaz gereğidir. Bunu yaparken bağımsız bir çizgi ve duruşu esas almak, bundan ödün vermemek bir zorunluluktur.

Anılan tehlikeler ve “iç zaaflar” karşısında durmanın en doğru ve etkili tutumun geniş halk yığınlarının yerel inisiyatifini geliştirmek, ulusal demokratik iktidarlaşma ve inşa çalışmalarının içinde ve yanında olmak olduğunu düşünüyoruz. Bu, halkın günlük ihtiyaçlarının karşılanması çalışmaları ve örgütlenmesinden yerel iktidar organlarının inşasına kadar bir dizi etkinliği kapsar. Açık ki bu dönemler kitlelerle buluşmanın, kitleleri devrimci yurtsever düşüncelere çekmenin sayısız fırsatını sunmaktadır. Bunun için kitlelerin acil günlük ihtiyaçlarından temel iktidarlaşma sorunlarına kadar çözümler üretmek, bu çözümleri günlük yaşam içinde halkla birlikte yaşama geçirmek gerekmektedir. Sınıf mücadelesinin kendisi de bundan başkası değildir. Yine geleneksel çizgiler karşısnda bağımsız halk inisiyatifi ve hareketini geliştirmenin ve politik bir etken haline gelebilmenin yolu da buradan geçer...

Bunlarla birlikte genelde işgale ve emperyalist egemenliğe karşı Irak’ın diğer halklarıyla özgürlük, eşitlik, demokrasi ilkeleri temelinde ittifak ilişkilerini geliştirmek diğer önemli bir görev olmaktadır...

Bu görevlerin başarı şansı, bu alandaki devrimci yurtseverlerin gücüne, politik çalışmalarına ve etkinlik düzeylerine bağlıdır. Ama güçleri ne olursa olsun yurtseverlik görevleri, bağımsız çizgilerinin gereği budur!



Sömürü çarkları içinde öğütülen çocuk bedenler...

Bu düzen çocuklara güzel günler ve
yarınlar veremez!

Kapitalizmin çocuk emeği üzerindeki sömürüsü tüm çıplaklığı ile çalıştığım fabrikada da görülüyor. Yaklaşık 200 işçinin çalıştığı fabrikada çoğunluğu çocuk yaşta işçiler oluşturuyor. Yaşları 13 ile 17 arasında değişen işçiler sigortasız ve düşük ücretle çalıştırılıyor. Ücretler 170- 200 milyon arasında yaşa göre değişiyor.

Yoksulluk daha çocuk yaşta onları çalışmaya itmiş. Sömürü çarkları arasında öğütülen bedenleri kaldıramayacakları kadar ağır yük altında. Çoğu yoksullukla boğuştukları köylerinden yeni umutlar ve hayallerle göç etmişler. Köylerinde anılarını bırakarak iş bulma umuduyla yola koyulmuşlar. Ancak daha şimdiden geleceğe olan umutları sönmüş. Kimisi çok başarılı olduğu halde parasızlıktan dolayı okula gidememiş, kimisi de hiç okul yüzü görmemiş. Hiçbir zaman adımlayamayacakları okul kapıları en büyük hayalleri arasında.

Çocuksu bakışlarda çalışma koşullarının ağırlığına olan isyan okunuyor. Yaşları küçük olduğu halde sömürü çarkları çocuk bedenlerini erken olgunlaştırmış. Yıllarca çalışmış olmanın getirdiği nasırlı eller, umutsuz ve öfkeli yakarışlardan yüze yansıyan bakışlar küçük yaşta olgunlaştırmış çocuk bedenlerini. Sömürünün altında ezilen bedenlerin taşıdığı yürek öylesine çocuksu saflıkta ki, her sabah gözlerde coşkuyla ışıldıyor. Akşam paydosunda ise yerini birazcık kederle de yoğrulan yorgun bakışlarda dinginliğe bırakıyor.

Patrona karşı büyük bir öfke ve kin besliyorlar. Ancak çektikleri acıların, yoksulluğun, sömürünün adına kader diyorlar. Her türlü baskıya ve zorluğa işten atılma korkusuyla katlanıyorlar. İş yerindeki baskıya, ailelerinin baskısı ve yasaklamaları da eklenince yaşamları tam bir cehenneme dönüşüyor. Kendi ifadeleriyle böyle yaşamaktansa ölmeyi tercih ederiz diyorlar. Sosyal yaşamları hemen hemen hiç yok. Ev ile iş arasında sınırlı yaşamlarının tek renkli dünyası televizyon. Dünyaları pembe diziler ve magazin programlarına hapsolmuş. Arabesk ve pop müzikle kuşatılan beyinleri yoz ve bireyselleştirilmiş kültürün etkisi altında. Çoğu oturdukları semtin dışına hiç çıkmamış. Sinemaya, tiyatroya, konsere hiç gitmemiş. Özlemlerini, isteklerini, hayallerini ulaşılmaz bir amaç olarak yüreklerinde bastırmışlar.

Ustabaşlarının hakaret ve aşağılama dolu sözleri onlar için olağan hale gelmiş. Özellikle bayan işçiler daha ağır aşağılanmaya ve sömürüye maruz kalıyor. Erkeklerle aynı işi yaptıkları halde daha az ücret alıyorlar. Yemekler bile bayanlara daha az veriliyor. En ağır ve angarya işler bayanlara yaptırılıyor.

Kapitalist sömürü ve baskı düzeni var oldukça çocuklar ucuz işgücü olarak patronların iştahını kabartacaktır. Küçük yaşta çocukların fabrikalarda çalıştırılması patronlar için bilinçli bir tercihtir. Sigortasız, düşük ücretle, her türlü haktan yoksun olarak çalıştırılan çocuk işçilerin geleceği sosyalizmdedir. Bu düzen çocuklara güzel günler ve yarınlar veremez. Güzel ve güneşli günler için ücretli kölelik düzenine karşı mücadeleye daha bir sıkı sarılalım ki, çocuklarımıza yaşanılası bir dünya bırakalım.

Bir genç işçi/İstanbul