20 Temmuz'02
Sayı: 28 (68)


  Kızıl Bayrak'tan
  ABD hesabına savaşacak ve sosyal yıkımı sürdürecek yeni bir yönetim arayışı
  Düzen çözümsüzlüğe mahkumdur
  Emperyalizm "seçim"ini yaptı!
  Yeni oluşum"un solculuğu!
  İMF-TÜSİAD koalisyon hükümetinin üç yıllık icraatları/1
  Esnek üretim saldırısı eylemli bir mücadeleyle püskürtülebilir
  Sınıfı köleleştirme saldırısına karşı kampanyamız sürüyor
  Türkiye nasıl yönetiliyor?
  Belediyelerde TİS süreci üzerine
  F tipinde intihar!..
  "Devrimci basın susturulamaz!"
  Irak'a karşı emperyalist savaş için son pazarlıklar...
  Direnişçi İSDEMİR işçileri ile dayanışmayı yükseltelim!
   Jandarma İSDEMİR işçilerinin eylemine saldırdı...
   İSDEMİR işçilerine!
   Saldırı ve ihanete karşı sınıf seferberliği!
   Yeni iş kanunu tasarısı: Sermayeye kuralsız ve sınırsız sömürü güvencesi!
   Adana Öncü İşçi Platformu Girişimi Bülteni'nden...
   Esenyurt İşçi Bülteni'nden...
   Pratik faaliyetlerden...
   İddialar ve gerçekler...
   Türkiye neden Irak'a girmemeli?
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Türkiye nasıl yönetiliyor?

Serhat Ararat

Son birkaç haftanın siyasal gelişmelerine çok genel ölçüleriyle bakıldığında bile, bu sorunun yanıtını vermek hiç de zor olmayacaktır. Ecevit’in hastalığı gerekçe gösterilerek yürütülen kampanya, ardından DSP’de başlayan çözülme ve parçalanma, Bahçeli’nin bu kampanya karşısında erken seçim isteminde bulunması ve bunu “sivil darbeyi önleme hamlesi” olarak açıklaması, DSP’de yaşanan istifalar sonucu hükümetin düşme sınırına dayanması, Kemal Derviş’in istifa girişimi ve bu girişiminin TC Cumhurbaşkanı tarafından önlenmesi, DSP’den kopanların Kemal Derviş’in de içinde bulunduğu yeni bir parti çalışmasını başlatması gibi gelişmeler, Türkiye siyaset düzleminde yaşanan çatışmanın yönünü ve özünü anlamamıza yardımcı olmaktadır.

Belli ki, DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti gelinen noktada tekelci sermayenin, AB ve ABD’nin çıkarlarını karşılama konumundan çıkmış ve giderek bir engel haline gelmiştir. Ecevit’in hastalığı ve yaşlılığı bir olgu olmakla birlikte, esas olarak, hükümetin AB ve ABD’nin Irak politikaları karşısındaki duruşu aşılmayı gerektiriyordu. ABD, hazırlıklarını sürdürdüğü Irak saldırısında her açıdan kendisine uyumlu bir hükümet istiyordu. Tekelci sermaye bir an önce AB ile uyum yasalarının çıkarılmasını istiyordu. Ama bu noktada MHP ayak diretiyordu, kitle tabanını yitirmek istemiyordu çünkü. Yoksa gerçek anlamda emperyalizm karşıtı bir konumu hiçbir zaman olmamıştır.

Hükümetin engel konumuna geldiğini gören tekelci sermaye ve gerçek iktidar gücü olan ordu, düğmeye bastı. Etkili bir kampanya başlattı. Bu kampanyanın en önemli öğesi, DSP’nin içten çözdürülmesi ve yeni bir siyasal parti hareketinin başlatılmasıdır. Bu oluşumun başını çekenlere bakıldığında, kampanyanın kimlerin ürünü olduğu rahatlıkla anlaşılacaktır.

Kemal Derviş, Türkiye ekonomisini İMF reçeteleri doğrultusunda yönetmek için gönderilen bir İMF ve Dünya Bankası memuru. Kemal Derviş, Türkiye ekonomisinin dolaysız İMF ve Dünya Bankası tarafından yönetilmesinin adıdır. Onun hükümet içinde özel bir yeri vardır, konumu partiler üstüdür, onun üzerinde hükümetin, Başbakanın herhangi bir tasarrufu yoktur. Kemal Derviş’in koalisyon hükümetini yıkma ve yerine yeni bir hareket geliştirme çalışmaları içinde doğrudan ve açıkça yer almasına rağmen, hükümet ve onu oluşturan partiler, Kemal Derviş’i yerinden bile oynatamadılar. Kemal Derviş konumunu daha da güçlendirmek ve hangi güçte olduğunu göstermek için istifa girişiminde bulundu, ama Genelkurmay ve Cumhurbaşkanı duruma müdahale ederek anılan bu istifayı önlediler. MHP’nin Dervişin görevden el çektirilmesi yönündeki sözde dayatmaları ise lafın ötesine geçemedi ve sonuçta bütün bu istemlerinden vazgeçmek durumunda kaldı.

İsmail Cem, sosyal demokrasinin ideologu olarak gösterilir. Pratiği onun sermayenin ve emperyalizmin en iyi adamlarından biri olduğunu net bir biçimde gösterir. Hüsamettin Özkan’ın ise Genelkurmay'ın adamı olduğu hemen hemen paylaşılan ortak bir kanıdır.

Daha da önemlisi, AB, ABD ve tekelci sermaye ile Genelkurmay, hükümeti engel olmaktan çıkarma ve yeni bir hükümet oluşturma hareketinin arkasındadırlar; bunu da gizli ve dolaylı olarak değil, doğrudan ve açıktan açığa yapıyorlar.

Ecevit ve MHP, yürütülen kampanyanın nereye varacağını görerek “karşı hamleler” yapmak istediler. MHP yürütülen kampanyayı erkenden kavradı ve “erken seçim” kartını ileri sürdü. Bunun gerekçelerini de hemen açıkladı: “Sivil darbe girişimlerine karşı erken seçim!” Ecevit, ilk planda MHP’nin “erken seçim” önerisini kabul etmedi, bunu “liderler zirvesi”nde de onaylattı. Ancak DSP’deki çözülme çok hızlı başladı ve kısa sürede hükümetin dayanaklarını tüketme sınırına kadar getirdi. Gelinen noktada “bir karşı hamle” olarak 3 Kasım 2002 tarihinde erken seçim kararı aldılar.

Erken seçim kararıyla, DSP ve MHP şu yararları elde edebileceklerini düşünüyorlar:

Birincisi, hükümet dayanaklarını yitirmişti, erken seçim kararı alınmamış olsa düşürülmesi artık “an meselesi” idi. Düşürülmüş bir hükümetin üyeleri olarak seçime gitmek yerine, erken seçim kararıyla, hem ömürlerini biraz uzatmış oluyorlar, hem de “hükümet olmanın avantajlarıyla” seçime girme fırsatını yitirmemiş oluyorlar.

İkincisi, erken seçim kararı kendilerine zaman da kazandırmış oluyor. Özellikle DSP açısından bu daha bir böyledir. Yeni bir seçimin somut bir olgu haline gelmesi yeniden milletvekili seçilmek isteyenlerin davranışları üzerinde önemli bir etkide bulunabilir, DSP bunu kullanarak iç çözülmeyi durdurabileceğini düşünüyor.

Üçüncüsü, Cem-Derviş-Özkan üçlüsü öncülüğünde başlatılan “Yeni oluşumu” seçim dışı bırakma olasılığı çok büyük ölçüde artmış oluyor. Anılan girişimin partileşmesi ve seçime girebilmesinin asgari koşullarını yerine getirmesini olanaksızlık düzeyinde güç görüyorlar.

Dördüncüsü, bir erken seçim ortamında AB’ye uyum yasalarının çıkarılamayacağını biliyorlar, böylece kendilerine karşı kampanya yürütenleri cezalandıracaklarını düşünüyorlar. Kopenhag Zirvesine kadar gerekli uyum yasalarının çıkarılmaması durumunda AB ile ilişkilerin çok sorunlu bir sürece girebileceğini de hesaplıyorlar.

Ayrıca iç politikaya dönük başka hesaplar ve beklentiler de var, ancak bunlar üzerinde durma gereğini duymuyoruz.

Bütün bu hesapları birlikte değerlendirdiğimizde, 3 Kasım erken genel seçim kararının “bir karşı hamle" olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu kararı alanların beklentilerinin ne ölçüde gerçekleşip gerçekleşmeyeceği tartışma konusudur.

Türkiye yeni bir seçim sürecine girmiştir. Seçimin Türkiye’nin siyasal sistemine ve rejimine getirebileceği bir yenilik ve değişiklik olmayacaktır. Bu seçimden demokrasi ve demokratik haklar da çıkmayacaktır. Bu düşünceler yeri geldiğinde ayrıntılarıyla açılacaktır. Ancak her şeye rağmen seçim süreci kitlelerin yoğunca ve yaygınca politika ile ilgilendikleri, politika ilgilerinin yoğunlaştığı bir süreçtir. Bu sürecin kendine özgü olanakları ve fırsatları vardır. Bu olanakları ve fırsatları değerlendirmek; kitlelerle en geniş ilişkileri geliştirmede, halka gitmede bu sürecin avantajlarından yararlanmak gerekmektedir. Sadece genel gerçekleri açıklamak değil, doğru ve ilkeli bir seçim politikası oluşturarak kitlelere gitmek, etkin ve yaygın propaganda ile örgütlenme çalışmalarını birleştirmek kaçınılmaz bir görev olarak önümüzde durmaktadır.