6 Temmuz'02
Sayı: 26 (66)


  Kızıl Bayrak'tan
  Yıkım ve yağma programına karşı mücadelede birleşelim!..
  Niyet mektubu ve kamuda tasfiye
  İş kanunu tasarısıyla kıdem hakkı da gaspediliyor...
  İMF artık siyasete de müdahaleye başladı
  Sivas'ın ışığı sönmeyecek!
  Sivas'ın katili sermaye devleti!
  BİR-KAR'dan direnişçi İSDEMİR işçilerine...
  İSDEMİR direnişi ve sınıfa karşı sorumluluklar
  İnsanca yaşamaya yetecek vergiden muaf asgari ücret!
  İşçi ve emekçi eylemlerinden...
  Kamu emekçilerinin 12 yıllık fiili-meşru mücadelesi 2 saate sığdırıldı
  "Bilim Kurulu"nun esnek üretim gerekçeleri ve gerçekler
  Düzenin sol kulvarında yeni bir oyuncu
   "Solcu aydın" geçinen holding kalemşörlerinin AB feveranları
   İsrail siyonizmi Filistin'de kalıcı işgal peşinde
   Bir kültürel etkinlik deneyimi...
   Venezüela’da yeni faşist darbe hazırlığı
   Emperyalistlerden "umut yolculuğuna” duvar
   Emperyalist G8 zirvesi..
   “Güneydoğu Müsteşarlığı” ile OHAL’e devam!...
   Cezaevleri Sempozyumu...
   Küreselleşmenin sonu mu?
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Emperyalistlerden "umut yolculuğuna” duvar

Son dört yıl içinde Avrupa’ya sığınmacı olarak gelmeye çalışanlardan 600 kişi suda boğularak, konteynırlarda ve kamyon kasalarında havasız kalarak ya da soğuktan donarak öldüler.

Birleşmiş Milletler’in verilerine göre: 1974’te dünyada toplam sığınmacı sayısı 2.4 milyondu. Aradan geçen 22 yılda bu sayı 12 kat kadar artarak 27.4 milyona ulaştı.

“Emniyet verilerine göre: Türkiye’ye 1995-2002 yılları arasında illegal yollardan girdiği belirlenen 346.948 kaçak yakalandı. Son 3 yılda ise 45.779 kaçağın Türkiye’ye girişi engellenirken, aynı süreçte kaçak göçü organize eden 2520 kişi yakalandı”. (Cumhuriyet, 1 Temmuz 02)
Geçen hafta İspanya’nın Sevilla kentinde yapılan AB zirvesinde gündemin temel sorunu sığınmacıların AB ülkelerine girişinin engellenmesiydi. “Uygar” Avrupa ülkeleri, sığınmacılığı engellemenin ve göç yollarını kapatmanın çarelerini tartıştılar. Bu tartışmalar sonucunda; sığınmacıların AB’ye girişlerini engellemek için güvenlik tedbirleri ve sınır kontrollerini artırmak; Avrupa’da yaşayan sığınmacıların yaşamlarını baskı altına alarak Avrupa’yı terketmeye zorlamak; bu yolla yeni gelecek sığınmacılar üzerinde de caydırıcılık yaratmak önerileri tartışıldı. Sorunun kaynağı olarak görülen yoksul ülkeler içinde çeşitli yaptırım kararları alındı.

Sığınmacılığın kaynağı olarak görülen yoksul ülkelere yapılan yardımların kesilmesi de gündeme alınan bir diğer konuydu. Fakat bu öneri riskli bulundu ve ertelendi. Bunun yerine göçü-sığınmacılığı önlemek için gerekirse insan haklarını kısıtlayacak ve polisiye tedbirler alacak ülkeleri destekleme kararında ortaklaştılar.

Avrupa’da faşist ve sağcı partilerin yabancı düşmanlığı üzerinden politika yaptıkları, kapitalizmin ürettiği toplumsal sorunların kaynağı olarak yabancıları gösterdikleri ve sistem tarafından yıkıma uğrayan kitlelerin tepkilerini bilinçli olarak yabancılara yönelttikleri biliniyor. Bu konuda Avrupa’nın sağcı-ırkçı-faşist partileri artık yalnız değiller. Sosyal demokratlar ve solda görünen partiler de bu sorun karşısında ortaya sağcılardan farklı bir tutum koymuyorlar.

İktidara geldikten sonra yaratacağı riskler nedeniyle görevinden alınan Haider, alınan bu kararların kendi faşist programını ve kendisini haklı çıkardığını ifade edebiliyor. Bu ortaklaşma, bu gerici kararlar “uygar” denilen emperyalist devletlerin sığınmacılığı kendi geleceklerine bir tehdit olarak görmelerinin sonucu. Bir taraftan gerekirse açık savaşlarla sürdürülen sömürü politikaları ve talan, diğer taraftan elleriyle besledikleri ve iktidara taşıdıkları diktatörlüklerin cehenneme çevirdiği ülkelerde yaşam mücadelesi veren milyonların çaresizlik içinde çırpınışları. Ve son çare olarak denenen göç yolları da şimdi “uygar” efendiler tarafından kapatılıyor.

Düne kadar milyonlarca Afrikalı’yı köleleştirenler, onları yaşadıkları ülkeden koparıp yaşam hakları dahil herşeylerini ellerinden alan ve uygarlıklarını bunun üzerinde inşa edenler, şimdi aşırı göçün sömürü sistemlerini tehdit ettiğini düşünerek onları açlık içinde ölmeye terkediyorlar. Koca bir kıtayı (Afrika) sömürüp talan ettikten sonra geriye kalan sorunlar; açlık, sefalet, kitlesel hastalıklar onları ilgilendirmiyor artık. Hatta, böyle olması gerekiyor. Şimdilerde kamuoyuna yeni açıklanan belgelerde Amerikan gizli nüfus politikalarına göre, üçüncü dünya ülkelerinin nüfus artışı ABD’ye yönelmiş bir tehdit olarak tanımlanmış. Ruanda’da doğrudan bir kırıma yolaçması da bu tehdit tespitinin olağan bir gereği artık.

Bir avuç zengin insanın varlığı milyonlarca insanın yoksullaştırılması sonucunda mümkün olabiliyor. Bir avuç insanın saltanatını sürdürmesi milyonlarca insanın birbirine kırdırtılması, yurtlarından dağıtılması sayesinde mümkün olabiliyor. Sığınmacıların, göçmenlerin, ülkesinden kaçmak zorunda kalanların yaşam ve can güvenliği gibi haklı gerekçeleri var. Emperyalist çıkarları uğruna dünyayı kan gölüne çevirenlerin ise hiçbir haklı ve meşru gerekçeleri yok. Sığınmacıların beslenmek, barınmak gibi doğal ve insani ihtiyaçları var. Onlar hiçbir şekilde çalışmadan para kazanmak için göç yollarına dizilmiyorlar. İş bulabildikleri her yere ulaşmaya çalışıyorlar. Bir iş bulup çalışmayı, çocuklarının aç kalmadan yaşayabileceği, savaşlarda ölmeyeceği, boynu bükuuml;k yetişmeyeceği bir ülke bulmak istiyorlar. Buldukları en ağır işlerde düşük ücretlerle çalışıyorlar. İşte bu haklı taleptir korkulan ve reddedilen. Zira kitlesel işşizlik nedeniyle sudan ucuz emeğe de ihtiyaç duymuyor artık emperyalistler. İhtiyaç olduğunda en kötü işler yine onları bekliyor.

Üçüncü dünyanın yoksul insanları doğup büyüdükleri yerleri terketmek zorunda bırakılıyorlar. Dün köleleştirilerek ayaklarında prangalarla zorla götürüldükleri yabancı ülkelerin kapıları bugün yüzlerine kapanıyor. Bir umutla ve binbir riskle bu kapıları zorlayan binlerce insan göç yollarında ölüyor, hatta katlediliyor. Yaşadıkları toprakları onlara zindan edenler bu son umudu da böylece ellerinden alıyorlar.

Mülkiyet hakkının kutsallığını en başa koyan kapitalist hukukta bireyin en temel ve vazgeçilmez haklardan biri, güya özgürce kullanacağı yaşam hakkıdır. Bunu çalışma ve seyahat gibi diğer haklar izliyor. Fakat bu sözde evrensel haklar yalnızca bir avuç ayrıcalıklı insan için geçerli. Sefalet içindeki milyonlar için bunlar yalnızca kağıt üstünde kalan yalanlardan ibaret. Sömürücü ve sömürgeci kapitalizm onlara hiçbir yerde hayat hakkı tanımıyor.

Milyonlarca insan, doğup büyüdükleri topraklardan, ailelerinden koparak insanca yaşayabilecekleri bir dünya bulma özlemiyle yollara düşüyorlar. Macera için değil, yaşamak için. Hem de sonunda ölümün olduğunu bile bile. Yolculuklarda perişan olacaklarını bile bile. Uygar düzenin sınır bekçileri ve koruyucuları tarafından kurşunlanma ihtimalinin olduğunu bile bile. Yaşamları boyunca sahip olabildikleri tüm varlıklarını terkederek yollara diziliyorlar. Ne iyi-kötü bir iş bularak ülkesinden kopanlar ne de gerisin geri ülkelerine yollananlar, hiçbiri insanca yaşam koşullarına sahip olamıyor.

Acı deneyimlerle dolu milyonların göç öyküsü, onları göçe zorlayan koşullar ortadan kalkıncaya kadar da sürecektir. Kapitalist barbarlığın yol açtığı bu maddi ve manevi yıkımı sona erdirmek sömürünün, sınıfların ve sınırların ortadan kalktığı bir dünya demek olan sosyalizmle mümkündür. Milyonlarca emekçi özlem ve taleplerine ancak bu dünyayı kurarak kavuşabilirler.



“Milli coşku” başlığı altında kirli propaganda

Sabah gazetesi, 2 Temmuz tarihli sayısında, “milli coşku” başlığı altında yayınladığı iki resim ile bir karşılaştırma yapıyor. Türk milli futbol takımının dünya üçüncüsü olması dolayısıyla Taksim’de düzenlenen kutlama “Yıl 2002 coşkulu Pazar” başlıklı bir resimle veriliyor. Diğeri ise “Yıl 1977 kanlı Pazar” başlığı ile verilen, 36 kişinin katledildiği 77 1 Mayısı’nda Taksim Meydanı’nda gerçekleşen eylemin resmi. Alttaki haberde ise “Yaşlısı genci, kadını erkeği, zengini fakiri, solcusu sağcısı... Ellerinde Türk bayrağı olan binlerce insan önceki akşam Taksim Meydanı’na koştu” deniliyor. Doğrusu kutlamak gerekiyor; bir anda, toplumda ulusal, sınıfsal, siyasal, etnik ne kadar ayrım varsa ortadan kaldırma başarısı gösteriliyor.

Hemen altta Taksim’de birkaç esnafla yapılan röportajlar yer alıyor: “Taksim'de kanlı 1 Mayıslar’a tanık olan yılların esnafları, allahım bugünleri de mi görecektik, ilk kez camımız kırılmadı, tezgah arkasına saklanmadık, ilk kez böylesi bir kalabalıktan korkmadık, gönül rahatlığıyla dükkanımızı açtık” diyorlarmış.

Tarihe kanlı Pazar olarak geçen 1 Mayıs ‘77’deki devlet katliamının üstünü örtmek için cam-çerçeve edebiyatına sarılıyorlar. Aradan 25 yıl geçmesine rağmen, tam bir arsızlıkla bunun için malzeme yaratmaya devam ediyorlar. Sınıfa ve öncülerine saldırmak için sermayenin bu satılık kalemşörleri hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar. 77 1 Mayıs'ında otomatik silahlarla, gaz bombalarıyla, panzerleriyle kitleye saldırarak onlarca insanı katleden devlet güçleri aklanıyor. “Halk polis el ele eğlendi. Taksim Meydanı’nın kötü anılarına kırmızı-beyaz bir perde çekti” deniliyor.

Tam sayfa verilen bu haberde “peki ne değişti" sorusuna ise, Gaziantep Belediyesi ve Gaziantepspor Başkanı, ‘68 kuşağının temsilcisi sıfatıyla cevap veriyor: “77'deki Taksim mitinginde bildiğim kadarıyla 5 bin kişi vardı.” Açıkça yalana başvuruyor, 500 bin kişilik görkemli 77 1 Mayıs’ına 5 bin kişinin katıldığını söylüyor. Ve ekliyor, "milli takımı ise Taksim”de 200 bin kişi bekledi”!

Boşuna çırpınmayın! Bir tarafta tüm tehditlere rağmen alanlara çıkan 500 bin emekçi, diğer tarafta haftalardır sürdürülen kampanyalara rağmen en iyimser rakamla 100 bin kişi... Yalan ve karalamalarınızın gücü bu gerçeği değiştirmeye yetmez. Koca bir sayfa ayırdığınız bu yazı gösteriyor ki, hala korkulu rüyanız olduğu anlaşılan ‘77 1 Mayıs'ı ve benzeri kitlesel gösteriler yakın. Çünkü o dönem bu eylemlere kaynak olan sorunlar artarak devam ediyor. Yalan ve karalamalarınız bir sonuç vermeyecek. Size önerimiz, bu onursuz işi bırakmanız. Aksi halde siz de bu düzenle birlikte tarihin çöplüğündeki yerinizi alacaksınız.

B. Ekim