6 Temmuz'02
Sayı: 26 (66)


  Kızıl Bayrak'tan
  Yıkım ve yağma programına karşı mücadelede birleşelim!..
  Niyet mektubu ve kamuda tasfiye
  İş kanunu tasarısıyla kıdem hakkı da gaspediliyor...
  İMF artık siyasete de müdahaleye başladı
  Sivas'ın ışığı sönmeyecek!
  Sivas'ın katili sermaye devleti!
  BİR-KAR'dan direnişçi İSDEMİR işçilerine...
  İSDEMİR direnişi ve sınıfa karşı sorumluluklar
  İnsanca yaşamaya yetecek vergiden muaf asgari ücret!
  İşçi ve emekçi eylemlerinden...
  Kamu emekçilerinin 12 yıllık fiili-meşru mücadelesi 2 saate sığdırıldı
  "Bilim Kurulu"nun esnek üretim gerekçeleri ve gerçekler
  Düzenin sol kulvarında yeni bir oyuncu
   "Solcu aydın" geçinen holding kalemşörlerinin AB feveranları
   İsrail siyonizmi Filistin'de kalıcı işgal peşinde
   Bir kültürel etkinlik deneyimi...
   Venezüela’da yeni faşist darbe hazırlığı
   Emperyalistlerden "umut yolculuğuna” duvar
   Emperyalist G8 zirvesi..
   “Güneydoğu Müsteşarlığı” ile OHAL’e devam!...
   Cezaevleri Sempozyumu...
   Küreselleşmenin sonu mu?
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
“Bilim Kurulu”nun
esnek üretim gerekçeleri ve gerçekler

Burjuvazinin “çağdaş gelişmeler”i

Esnek üretim yasa tasarısının mimarı “Bilim Kurulu”, bilim adına tam bir utanmazlık örneği olan onlarca sayfalık bir gerekçelendirme kaleme almış bulunuyor.

Gerekçede özetle şunlar söyleniyor. Türkiye’de 1475 sayılı iş yasası döneminin uygulanmaya başlandığı yıllarda (1970’lerin başı oluyor), dünyada insanlık tarihi açısından bir dönüm noktası olan teknolojik devrim yaşandı. Teknoloji bilgi akışını hızlandırdı, bilginin kullanım alanlarını yaygınlaştırdı. Üretimde bilginin önemi sermayenin önüne geçti. Çalışanların vasıf dereceleri beden işçiliğinden fikir işçiliğine kaydı. Küresel rekabet esnekleşme olgusunu zorunlu olarak gündeme getirdi. İşin düzenlenmesinde “yepyeni model ve uygulamalar” ortaya çıktı. Kısmi süreli çalışma, çağrı üzerine çalışmalar, ödünç iş ilişkileri, iş paylaşımı modelleri, belirli süreli hizmet sözleşmelerinin ve alt işveren (gerçekte taşeron) uygulamalarının yaygınlaşması, özel istihdam bürolarının yaalarla yeni işlevlere kavuşturulması gibi yepyeni uygulamalar gündeme girdi. Gelinen yerde işçi, işyeri, işveren tanımlarında bile ciddi değişiklikler ortaya çıktı. Artık her yer işyeridir; patronların kullanımına sunulmalıdır. İşçi olmak için ille de belirli bir işyerinde, belirli bir işverene, belirli bir ücret karşılığında çalışmak gerekmez; her yer işyeri olduğu ölçüde, işçi 24 saatini patronun hizmetine sunabilendr!..

Kendilerinin de dediği gibi, bunlar “yepyeni model ve uygulamaların” belli başlı olanlarıdır. 122 maddelik İş Kanunu Ön Tasarısı’nda daha bir sürü “yepyeni model”ler var. Sermaye uşağı “Bilim Kurulu”na göre, bu “yepyeni model ve uygulamalar” devrim niteliğinde değişimlerdir! Bu değişimlerin çalışma hayatına ve iş yasalarına yansımaması düşünülemez!

Bütün bu yaklaşımların yer aldığı “Gerekçe”nin giriş sayılabilecek bölümü, şöyle noktalanıyor: “Yukarıda değinilen ve çalışma hayatını yakından etkileyen ekonomik, sosyal ve siyasal koşullar, Türkiye cumhuriyetinin iş hukuku alanındaki yetmiş yıla yaklaşan birikimi, uygulamada karşılaşılan sorunlar, esnekleşme gereksinimi, Avrupa Birliği ve Uluslararası Çalışma Örgütü normlarına uyum sağlama zorunluluğu, mevcut İş Kanunu’nda bazı değişiklikler yapılması yerine yeni bir iş yasasının hazırlanmasını zorunlu kılmıştır.” İşte “Bilim Kurulu” bu “çağdaş gelişmeleri yeterince yansıtan!” bir iş yasası taslağı hazırlıyor.

“Yepyeni model ve uygulamalar” mı?

Bu gerekçede niyetler tüm çirkinliği ile sırıtıyor. Sermaye sınıfı “çağdaşlık” adı altında, sınıfın zorlu mücadelelerle elde ettiği tarihsel kazanımlarını yoketmeye çalışıyor. Çalışma yaşamını sermayenin çıkarları doğrultusunda kuralsızlaştırmak, sendika ve toplu sözleşme haklarını fiilen kullanılamaz hale getirmek istiyor. Ortaçağ kurallarına dönüş, köleliğin pekiştirilmesi demek olan esnek üretim uygulamalarını “devrim niteliğinde değişimler” olarak yaldızlayıp işçi sınıfına yedirmeye çalışıyor. “Devrim niteliğinde” derken haksız da sayılmaz hani! Tarihsel mücadeleler üzerinden oluşmuş bulunan evrensel kavramların (işçi, işyeri, çalışma haftası, işgünü, iş sözleşmesi vb.) geriye doğru altüst edilişi, tamı tamına karşı-devrim diye nitelenmeyi hakediyor.

Peki hangisi “yepyeni model ve uygulamalar”dır? İşçiyi oyuncak haline getiren “çağrı üzerine çalışma” mı? Yoksa “ödünç iş ilişkisi” mi? Kişinin bu biçimde alınıp satılması köleci imparatorluklarda vardır. Aynı şekilde, kişinin 24 saat egemen sınıfların hizmetine hazır olmaya koşullanması da o döneme aittir. 15 saat çalışma (12 normal+3 fazla mesai saati) kapitalizmin ilkel dönemlerinin de uygulamasıdır. “Telafi çalışması” adı altında yapılan düzenleme ve fazla mesai karşılığı ücret yerine dinlenme gibi “yepyeni modeller” ise serfliğe özgü angarya uygulamalarıdır.

Sermayenin kıdem tazminatı düşmanlığı

“Bilim Kurulu” her ne kadar yasa taslağında kıdem tazminatı ile ilgili iki alternatif düzenleme yapmışsa da, gerçek niyetini “Gerekçe”de ortaya koyuyor. Ona göre “politik nedenlerle” haddinden fazla uzatılmış, iş güvencesi ve işsizlik sigortası işlevlerini yüklenmiş kıdem tazminatı hükmü çağdışıdır. Tedrici olarak kaldırılmalıdır. Şimdilik ismi yasa maddelerinde geçse bile, fiilen kullanılamaz hale getirilmeli, öyle düzenlenmelidir. Nitekim yasa tasarısı da buna uygun olarak düzenlenmiş.

Bu arada öğreniyoruz ki, işsizlik sigortasının yarım yüzyıl, iş güvencesi mefhumunun çeyrek yüzyıl gecikmeli olarak iş hukukuna girmesinin müsebbibi de kıdem tazminatıymış.

Peki, artık iş hukukunda yer verilen işsizlik sigortası gerçekte ne kadar adına uygun düzenlenmiştir? İş güvencesi kağıt üzerinde kalmıyor mu? Bu iki evrensel hakkın Türkiye’deki varlığı sadece kavramsaldır. Bunun sorumlusu da kıdem tazminatı değil, Türkiye işçi sınıfına köleliği reva gören burjuvazidir. Burjuvazinin amacı, istediği işçiyi istediği zaman kapı dışına koymak, fakat işçiye gereksinim olduğunda da fabrika kapılarına milyonlarca güvencesiz, aç, sefil insanın akın etmesini sağlamaktır. Buradan güç alarak işçilere düşük ücreti ve her türlü kuralsız ağır çalışmayı kolayca dayatabilmektir.

Sermaye işsizlik sigortası diyerek bir aldatmaca sahneledi. Şimdi de iş güvencesi diyerek yeni bir saldırı daha örgütlüyor. İşçi sınıfına söylenen aynen şudur: İşsizlik sigortası aldatmacasını yuttunuz ve iş güvencesi istediniz; alın size esnek üretim yasası! Tabii ki artık kıdem tazminatından da vazgeçmenin zamanıdır...

Taşeronlaştırmaya yasal kılıf

Tasarıya konulan “yepyeni” modellerden biri de taşeronlaştırmadır.

“Bilim Kurulu” diyor ki; “... alt işveren uygulamalarının yaygınlaşması ülkemizde çalışanların en doğal ve anayasal sendikal örgütlenme haklarını tehlikeye sokacak boyutlara ulaşmıştır.” Yine, ‘80 sonrası taşeron uygulamalarındaki artışla işçilerin bireysel ve kolektif haklarının sınırlandırılmasından, kullanılmaz hale getirilmesinden bahsediyor.

Ne var ki bu aynı kurul, “İşyerinde alt işverene iş verilmesi çalışma hayatının gereksinimlerinden biri ve hukuki dayanakları bulunan bir ilişki olduğu bilinen bir gerçektir” diyerek, taşeronlaştırmayı yasayla pekiştirmeyi de ihmal etmiyor. Doğal olarak ilk iki tespitten sonra taşeronlaştırma yasaklanacak mı diye düşünürken, bir de bakıyorsunuz ki taşeronlaştırmaya gereken yasal kılıf hazırlanmış. “Bilim Kurulu”nun bu tutumu çelişkiden öteye bir gerçeğe işaret etmektedir: Egemen sınıfların ve bilcümle uşaklarının en doğal ve onlara en yaraşır özelliklerinin başında ikiyüzlülük gelir.

Taşeronlaştırmaya değinmişken bir noktanın daha altını çizelim. Tasarı, on kişiden az işçi çalıştıran işyerlerini kırıntı haklardan (kıdem tazminatı, güya iş güvencesi sağlayan diğer maddeler) muaf tutuyor. Yasa taslakları hakkındaki DİSK raporunda belirtildiğine göre, bu ölçekteki işyerlerinde çalışan kayıtlı işçi sayısı Ocak 2000 itibarıyla 1 milyon 250 bin civarındadır. Yüz kişiye kadar işçi çalıştıran işyerleri (toplam işçi sayısı 1 buçuk milyon civarında) de bilinen “üst iş veren-alt iş veren” ilişkisine başvurarak, yani taşeronlaştırmaya giderek işçi sayısını kolayca on kişinin altına düşürebilirler. Böylece 2 milyon 750 bin civarında kayıtlı işçi peşinen kırıntı haklardan yararlanamaz hale getirilir. Kısacası, yapılan düzenlemeyle taşeronlaştırma hem özendirilmekte hem de kolaylaşmaktadır.

“Gerekçe”nin gösterdiği gerçekler

“Bilim Kurulu” esnek üretim yasa tasarısını gerekçelendireyim derken, bir dizi gerçeğe ayna tutmuştur. Bunların başında kapitalist sömürü düzeninde bilim ve bilim insanı sorunu geliyor. Tasarı çalışması göstermiştir ki, bilim sermayenin tekelinde olduğu sürece insanlığın karşısında olur, ezilen ve sömürülenlerin yıkımı için kullanılır. Burjuva sınıfın uşağı olarak hareket eden “bilim” insanları karşı-devrimin aleti haline gelir. Kölelik uygulamalarına dönüşü, her türlü kuralsızlığı devrim niteliğinde değişim olarak alkışlayacak denli arsızlaşır.

Normalde tekniğin sürekli bir biçimde gelişmesi emeğin verimliliğini arttırır, toplumsal üretimi muazzam boyutlara çıkarır, toplumsal servette artış yaratır. “Günümüzde üretimin toplumsallaşması çok ileri düzeylere varmış, ortaya tüm insanlığı refah ve mutluluk içinde yaşatabilecek muazzam bir servet birikimi ve üretim kapasitesi ortaya çıkmıştır.” (TKİP Programı) Ama kapitalizm öyle bir sistemdir ki, “Üretici güçlerin gelişmesinin toplumsal servette yarattığı her artış, kapitalist sınıfın daha da zenginleşmesine, çalışan kitlelerin nispi ya da mutlak olarak yoksullaşmasına yol açar. Toplumsal zenginliğin artışına toplumsal eşitsizliklerin artışı eşlik eder. Servet-sefalet kutuplaşması git gide büyür, sermaye sınıfıyla emekçiler arasındaki uçurum derinleşir.” (TKİP Programı) Ve bilim insanı değil sermaye uşağı olarak hareket eden profesörler el ele verip, insanlığa yıkım getiren gelişmeleri “çağdaşlık” adına savunur, iş kanunu ön tasarısıyla statü haline getirmeye çalışırlar.

“Esnekleşme olgusunu zorunlu olarak gündeme getiren küresel rekabet”e ne demeli? “Bilim Kurulu” aslında şu gerçeği itiraf ediyor: “Emperyalizm iktisadi ve mali bunalımlara da dünya ölçüsünde bir karakter kazandırdı. Onları çok daha şiddetli ve yıkıcı hale getirdi. Sermayenin hiyerarşik yapısı, bunalımların zayıf ve bağımlı ülkelere fatura edilmesini kolaylaştırdı. Böylece bağımlı ülkelerin iktisadi ve toplumsal yaşamında kronik sorunlara ve ağır yıkımlar neden oldu.” (TKİP Programı, Emperyalizm bölümü, madde 19) Faturadan ve yıkımdan sermayeyi muaf tutmak, bunları işçi sınıfı ve emekçilere yüklemek için esnek üretimi yasalaştırmak zorundayız! Bilim adına savunulan budur işte.

Esnek üretimi, işçi ve emekçilerin tarihsel kazanımlarını yok etmeyi “AB ve ILO normlarına uyum sağlama zorunluluğu”na dayandırmak, bir başka gerçeğin itirafıdır. İşçi sınıfı ve emekçilere yönelik bu saldırı tam da emperyalist tekellerin ihtiyacını karşılamaya dönüktür. TKİP programı der ki; “Kapitalizmin sürmekte olan uluslararasılaşma süreci derin çelişkiler, çarpıklıklar ve çözümsüzlüklerle bir arada gitmektedir. Emperyalist küreselleşme, sınıflar, ülkeler ve bölgeler arası derin eşitsizlikleri keskinleştirmekte, yıkıcı ve felaketli sonuçlara yol açmaktadır. Emperyalizmin yeryüzü üzerindeki köleci egemenliğini yeni ilişki biçimleri ve kurumlarla pekiştirme sürecine, emperyalistler arası bloklaşmalar, keskinleşen çelişkiler ve kıyasıya rekabet eşlik etmektedir.” Malum “Bilim Kurulu” da baş başa verip, kıyasıya rekabet içindeki emperyalist tekellere dikensiz bir gül bahçesi yaratmaya çalışır. Alın size uyum! AB’yle birleşmeyi her türlü sorunumuza çözüm olan bir kurtuluş olarak muştulayan, işçi ve emekçileri bununla sersemletenlere duyurulur.

İşçi sınıfı için en önemli gerçek

“Bilim Kurulu”na temsilci atayan ve kararların bağlayıcılığını kabul edenler arasında DİSK, Türk-İş ve Hak-İş de vardır. Konfederasyonların başına çöreklenmiş sendika ağaları, sınıfa yönelik bu kapsamlı saldırının bizzat organize edenleridir. Artık sınıfı arkadan değil cepheden hançerlemeye soyunmuşlardır. Onlar tasarıyı ve tasarının hazırlanmasındaki uğursuz rollerini son ana kadar gizlediler. Petrol-İş, Birleşik Metal-İş, Haber-İş, Genel-İş 2 No’lu Şb. gibi sendikaların, merkezi sendika bürokrasisine rağmen imza kampanyaları, mücadele çağrıları, basın açıklamaları, bilgilendirme çalışmaları elbette anlamlıdır, desteklenmeli ve geliştirilmelidir. Ama bunlar yeterli değildir. Yeterli olmadığı içindir ki, konfederasyonların başındaki sendika bürokratları ihanetçi tavırlarını sürdürmektedirler.

Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan’ın açıklamasına göre, 1475 sayılı yasadaki düzenleme “Bilim Kurulu” ve tarafların temsilcilerinin (üç işçi konfederasyonu) katılımıyla geçtiğimiz hafta sonunda Abant’ta ele alınmış ve son şekli verilmiş. Tepkiler halihazırdaki düzeyde ve sınırlılıkta kalırsa, eylemli mücadele geliştirilmezse, sendika bürokrasisi bu pervasızlığını sürdürecek, tasarının yasalaşmasında etkin bir ol oynayacaktır.

Dolayısıyla, işçilerin bilinçlendirilmesi, eylemli mücadeleler geliştirilmesi, tüm sendikalara bu saldırıya karşı adım attırılması, birleşik militan mücadelenin zorlanması ertelenemez bir görevdir. Verili koşullarda sorumluluk sınıf devrimcilerine, öncü sınıf bilinçli işçilere, sınıftan yana olduğunu savunan sendikacılara düşmektedir. Salt işçilerin değil, her kesimden emekçilerin katıldığı yaygın bilinçlendirme toplantıları yapmak, taban örgütlülükleri kurmak, sendikalara eylem yaptırmak, birleşik mücadelenin zeminini döşemek için zaman geçirmeksizin harekete geçilmelidir.

Sermaye sadece bugüne değil, geleceğimize de göz dikmiştir. Bir belediye işçisinin sözleriyle; “Bizim babamız işçiydi, biz de işçiyiz, çocuklarımız da işçi olacak. Kendi haklarımız kurtarılsa bile çocuklarımız için bu saldırıya karşı çıkmalıyız.”

Sermayenin Bilim Kurulu dağıtılsın!
Esnek üretim yasa tasarısı geri çekilsin!



İşçi sınıfını kölelikten beter koşullarda çalıştırmak, dilediğince kanını emmek istiyorlar!..

Saldırıya karşı sınıf seferberliği!..

İşçiler, emekçiler!

Hükümetin ve sendika bürokratlarının “işçilere iş güvencesi sağlayacak” dediği yasanın ne olduğu sonunda anlaşıldı.

Bizleri yanıltmak için adına “bilim kurulu” denilen bir sermaye uşağı komisyon tarafından büyük bir gizlilik içinde hazırlanan yasa taslağı nihayet ortaya çıktı. Ve görüldü ki, bu yasada işçi ve emekçilerin çıkarına olan hiç bir şey yok. Ne sözde iş güvencesi, ne de başka bir şey.

Yasada bizim lehimize bir şey yok. Ama patronlar için pek çok şey var. Bütün taslak sermayenin çıkarlarına ve yeni ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş.

Bu yeni yasa tasarısında neler var, daha yakından bakalım.

Tarihsel önemde kazanımlarımız
elimizden alınıyor!

Kıdem tazminatının içi boşaltılıyor!

Hepimizin de bildiği gibi elimizdeki en önemli yasal haklardan birisi kıdem tazminatıdır. İşten atıldığımızda ya da emekli olduğumuzda aldığımız kıdem tazminatı sayesinde elimizde üç kuruş para olur.

Bizi iliğimize kadar soyup sömüren sermaye şimdi de bu üç kuruşa göz dikiyor. Yasa taslağında yazdığına göre, kıdem tazminatı ya 30 gün yerine 15 gün üzerinden hesaplanacak ve alacağımız miktar yarı yarıya düşmüş olacak; ya da kurulacak fona en az 15 yıl prim ödememiz gerekecek, bu süre dolmadan tazminat alamayacağız. İkisi de birbirinden beter, ölümlerden ölüm beğenmek gibi.

“Esnek üretim” yasalaşıyor!

Çalışma yaşamındaki bütün kurallar rafa kaldırılıyor. Yani bir işçinin hangi fabrikada, ne zaman, ne kadar ve nasıl çalışacağına tümüyle patronlar karar verecekler. Mesela işçilerini birbirlerine “ödünç” verebilecekler. Gene bir patron işçisini hangi fabrikasında ihtiyaç varsa oraya gönderebilecek. Çalışma saatleri, izin günleri gibi şeyler de gene patron tarafından düzenlenecek. “Telafi çalışması” dedikleri yöntem sayesinde günlük çalışma 12 saate kadar çıkartılabilecek. Fazla mesai normal mesai gibi ücretlendirilecek. Patron işçilerini istediği zaman ücretsiz izine gönderebilecek.

Toplu sözleşme ve sendikal örgütlenme hakkı kullanılamaz hale getiriliyor!

Çünkü ücretlerin saptanması için “emsal işçi” yöntemi kullanılacak. Yani bir işçinin ücreti benzer işi yapan başka bir işçinin aldığı paraya göre düzenlenecek. Tabii ücretler böyle belirlenince de, ne sendikanın ne de toplusözleşme yapmanın bir anlamı kalacak. Çünkü toplusözleşmeyle daha iyi ücret ve sosyal haklar almak imkansız hale gelecek.

Kardeşler!

Söz sırası bizdedir!

Büyük bir saldırıyla karşı karşıyayız. Sermaye çok bilinçli ve çok hazırlıklı bir şekilde saldırıyor. Biz ise ne yeterince örgütlüyüz, ne de yeterince hazırlıklı. Pek çok işçinin bu yasa tasarısından haberi bile yok.

İşçileri aydınlatıp bilinçlendirmekle görevli sendikacılar birkaç istisna dışında görevlerine sahip çıkmıyorlar. Ya hiç seslerini çıkarmıyorlar ya da göstermelik açıklamalarla işi geçiştiriyorlar. Konfederasyonların tepesini tutan bürokratlar ise bu yasa tasarısının hazırlanmasında patronlarla açık işbirliği yapıyorlar. Yani işçi sınıfına ihanet ediyorlar.

Bu da gösteriyor ki birilerinden medet ummak faydasızdır. Sendikacılara iş yaptıracak olan da, saldırıyı püskürtecek olan da, tabandan geliştireceğimiz eylemli basınçtır. O halde derhal örgütlenmeliyiz. Hem de her yerde! Hiç zaman geçirmeden bütün olanakları kullanmalı; fabrikamızda, işyerimizde, mahallemizde örgütlenmeliyiz.

Gün tarihsel kazanımlarımızı korumak ve geliştirmek için harekete geçme, sınıfın tüm olanaklarını ve enerjisini seferber etme günüdür. Gün taleplerimizle sermayenin üzerine yürüme ve geleceğimizi kazanma günüdür!

“Esnek üretim” yasa tasarısı geri çekilsin!
Herkese iş, tüm çalışanlara iş güvencesi!
Tüm çalışanlara grevli-toplusözleşmeli sendika hakkı!
7 saatlik işgünü, 35 saatlik çalışma haftası!

Saldırı ve ihanete karşı sınıf seferberliği!
İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!
Kahrolsun ücretli kölelik düzeni!
Yaşasın sosyalizm!