6 Temmuz'02
Sayı: 26 (66)


  Kızıl Bayrak'tan
  Yıkım ve yağma programına karşı mücadelede birleşelim!..
  Niyet mektubu ve kamuda tasfiye
  İş kanunu tasarısıyla kıdem hakkı da gaspediliyor...
  İMF artık siyasete de müdahaleye başladı
  Sivas'ın ışığı sönmeyecek!
  Sivas'ın katili sermaye devleti!
  BİR-KAR'dan direnişçi İSDEMİR işçilerine...
  İSDEMİR direnişi ve sınıfa karşı sorumluluklar
  İnsanca yaşamaya yetecek vergiden muaf asgari ücret!
  İşçi ve emekçi eylemlerinden...
  Kamu emekçilerinin 12 yıllık fiili-meşru mücadelesi 2 saate sığdırıldı
  "Bilim Kurulu"nun esnek üretim gerekçeleri ve gerçekler
  Düzenin sol kulvarında yeni bir oyuncu
   "Solcu aydın" geçinen holding kalemşörlerinin AB feveranları
   İsrail siyonizmi Filistin'de kalıcı işgal peşinde
   Bir kültürel etkinlik deneyimi...
   Venezüela’da yeni faşist darbe hazırlığı
   Emperyalistlerden "umut yolculuğuna” duvar
   Emperyalist G8 zirvesi..
   “Güneydoğu Müsteşarlığı” ile OHAL’e devam!...
   Cezaevleri Sempozyumu...
   Küreselleşmenin sonu mu?
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
“Solcu aydın” geçinen
holding kalemşörlerinin AB feveranları

T. Yıldız

23 Haziran tarihli Radikal gazetesinin Pazar ekinde Ahmet İnsel, Ömer Laçiner ve Ahmet Çakmak AB süreci ve sol hareketlerin durumu üzerine inciler dizmişler. Herbiri birbirinden ilginç açılımlar yapmış. Biz komünistler için AB süreci nettir; AB bir emperyalist birliktir ve burada işçi sınıfı ve ezilen halkların çıkarına hiçbir şey yoktur.

Şimdi bu yazılardan alıntılar yaparak Türkiye’deki liberal sol aydınların ne halde olduklarına bakalım. Ahmet İnsel yazısının başında, “Eğer gerçekten AB üyeliği perspektifi kapandıysa, önümüzdeki dönemde karşımızda, barış ve beraberlik içinde demokratik dönüşüm beklentisinin de boş bir hayal olduğunu idrak eden bir Türkiye toplumu olacak” dedikten sonra, “1999 Helsinki zirvesi sonrasında aralanan pencerenin kapandığını veya buna ramak kaldığını görmek zor değil” diye sürdürüyor yazısını.

Peki AB üyeliği bizde demokratik dönüşüm sağlayacak mı veya nasıl bir demokratik dönüşüm sağlayacak? Bizim liberal aydınlarımız kendi görevlerini yapmamanın aczi içinde ve bunları bir başka, kendileri için daha kolay olan bir yoldan sağlamak istiyorlar. Yani AB'ye girişle Anayasadaki demokratik değişimleri hükümet mecburen yapacak ve böylece Türk aydını da görevini yapmış olacaktır! Bu kadar aymaz bir aydın kesime sahip olan bir toplum AB'ye girse de herhangi bir demokratik değişimi başaramaz. Demokratik değişim salt kağıt üzerindeki değişim değildir. O, insanın siyasal-kültürel değişimi demektir. Sovyetler Birliği'nde sosyalist yasalar çok mu kötüydü de sosyalizm geriledi? Siyasal-kültürel değişimi gereğince yakalayamadığı için, çözüldüğün¨ söyleyebiliriz. Demokrasi, insanın kendini yenilemesi demektir. Bu toplum olduğunda ise, o toplumun aydınlarına büyük iş düşer.

Ortaçağ karanlığını yıkan Avrupa'da o dönemin aydınları birilerinden gelip kendilerini demokratikleştirmelerini beklememişlerdir. O dönem için ödenmesi gereken bedeli ödemiş ve toplumun önündeki karanlık perdeyi yırtıp açmıştır. Daha da geriye gidersek Prometeus tanrı Zeus'tan ateşi çalıp insanlığa vermiştir. Bunun cezasının ölüm olduğunu bildiği halde ve kendisini bir kayaya bağlayıp başında nöbet tutan Hermes’e "Şunu bil ki kötü kaderimi senin köleliğine değişmem dünya’da, Zeus babaya sadık uşak olmaktansa, şu kayanın kulu olmak yeğdir bana" demiştir.

Kendilerine aydın yaftası takanların bugün için sızlanmaktan başka bir şey yapmadığını görüyoruz.

Ömer Laçiner’e geçelim. Laçiner, “...Bu fikri kaygının kaynağında, işçi-emekçilerin kendilerine göreli bir refah düzeyi, sosyal ve hukuk devleti imkanları sağlandığı ölçüde devrim-sosyalizmden uzaklaştıkları, kurulu düzene entegre olmayı yeğledikleri gerçeği uzanır. Ve yaklaşık yüz yıldır o bildik, geleneksel sosyalist tanım ve düşünüş biçimi bu gerçeği değiştirememenin, onunla baş edememenin sıkıntısı içindedir” diyor ve ekliyor; “Bu emperyalist refah-tüketim toplumları gerçeği karşısında çaresiz kalıp oradan yüz geri edip devrim-sosyalizm imkanını 'geri' toplumlarda arayan bir yaklaşımdan sıyrılıp, devrim ve sosyalizm imkanını bizzat emperyalizmin refah tüketim toplumlarının merkezinde yaratmayı - yeniden- deneyecek bir yaklaşım için uğraşmak demektir.”

Laçiner biliyordur ki emperyalizmde refah düzeyi görecelidir ve bunların hiçbiri de emperyalistler tarafından verilmemiştir. Avrupa'da işçi sınıfı bize oranla refah içinde yaşıyor diyebiliriz, ama Avrupa işçi sınıfının tarihine bir bakmak lûtfunu da göstermek zorundayız. O hakların her biri için binlerce işçinin kanı dökülmüştür. Ve tabi ki büyük Sovyet devriminin etkileri de emperyalistlere bu konuda ister istemez geri adım attırmıştır. Keynesci politikalar 20. yüzyılın ikinci yarısında hayata geçirilmeye başlanmıştır. Burada amaç, Avrupa'nın bir daha Hitler vahşeti gibi bir şeyi yaşamamasıydı. Bu süreç ve gelişen işçi hareketi, bir de ikinci paylaşım savaşı sonrası Doğu Avrupa'daki devrimler, Avrupalı emperyalistleri ister istemez “sosyal devlet” yapısına sürükledi. Tabii burada kendi ülkelerinde görece refaha dayalı bir toplum yaratanemperyalistler, bunun ağır yükünü da dünya nüfusunun büyük bölümünü oluşturan bağımlı ülkelerin işçi sınıfı ve halklarına yüklüyordu.

Bugün için Avrupa’nın sosyal haklar bakımından bizden iyi olması şaşırtıcı değildir. Ama Sovyetler Biriliği’nin çökmesiyle birlikte, bu alana saldırılar da yoğunlaşmış durumda. Eğitime katkı payını gündeme alan, bir çok sağlık hizmetine parayı ve kârı sokan, işçi ücretlerinde sürekli kısıtlamaya giden ve son dönemde büyük hak gasplarını gündeme getirmeye başlayan bir Avrupa durmakta karşımızda.

İşte İtalya, Fransa, Almanya ve Yunanistan'daki işçi ve emekçi eylemleri bunu göstermektedir. Emperyalistler buralarda büyük hak gasplarını gündeme getirmiş durumdalar. Bugün büyük grevlerle karşılık verilmiş olsa da Avrupa işçi sınıfının başına çöreklenmiş olan reformist “çağdaş sendikacılık” anlayışının bu saldırıları uzun vadede karşılayabilecek gücü yoktur. Ekonomik alanda bu saldırıları gündemde bulunduran Avrupa emperyalizmi, siyasal alandaysa son yapmış olduğu Sevilla zirvesiyle kendisine büyük bir kale yapma hedefindedir. Yeni dönemde Avrupa’da yaşayabilmek ve o haklardan yararlanabilmek için bir çok şartın gündeme geleceği ve kendi ihtiyacı dışındaki insanların sınır dışı edileceği bir Avrupa demokrasisi yeşermekte. Her köşesinde milliyetçilik yeniden fışkırmaktadır. Yabancı düşmanlığı Sevilla zirvesiyle artık remi politika olarak benimsenmiş durumdadır. Bunları görmemek, AB’nin F tipleriyle ilgili aldığı tavrı görmemek, tam da ben işime geleni görür, işime gelmeyeni görmem mantığının ürünüdür ki, herhalde solcu aydın geçinenlere yakışan tutum bu değildir.

Ahmet Çakmak ise yazısında; “Peki dünyada gelirin büyük bir kısmını bir azınlığın yutmakta olduğu, bu durumun son yirmi yıldır daha da vahim hale geldiği ve AB ülkelerinde yaşamakta olan nüfusun önemli bir kısmının söz konusu azınlıktan olduğu da gerçek değil midir?” diye soruyor ve bu soruyu kendi yanıtlıyor: “Değildir!”

Yani Çakmak’a göre AB ülkelerinde gelir dağılımında bir uçurumdan bahsetmek mümkün değildir. Buna kendince bir kılıf da buluyor. “Bu dünyanın fotoğrafıdır. Gerçek görünüşün altında yatandır” diyor. Bunun dünyanın görünüşü olduğu gerçektir ama AB de bu dünyanın dışında değildir. Bunu anlamamak ve görmezden gelmek aymazlıkla eş anlamlıdır. Ve Çakmak yazısına devam ediyor: “Nitekim bizim solcuların bir kısmı gösterip duruyorlar. Peki ne yapacağız bu fotoğrafla? Günümüzde yoksul çoğunluğun bu eşitsiz düzeni değiştirme doğrultusunda bir kalkışması filan mı var? Yok. Dahası, yoksulların ulusal devrimler çağındaki kalkışmaları da işe yaramadı zaten.”

Gerçekten de Çakmak’tan inciler diyebiliriz. Emperyalizme bağlılığın ve onu kutsamanın teorisi ancak bu kadar yapılabilir. Bu da ancak bizim gibi gelişmemiş ülkelerdeki gelişmemiş liberal aydınlar tarafından ancak bu kadar yapılabilir. Bu yazıları okuyan TÜSİAD’çı sermaye baronları ve emperyalistler sizlerle gurur duymaktadırlar.

Biz sizlere fotoğraf gösterip durmuyoruz. Bugün dünyada yaşanan açlık, yoksulluk, savaş ve diğer insanlık dışı durumların bir an önce bitmesi için, kendi hayatımızı hiçbir maddi çıkar gütmeden ortaya koyuyoruz. Bizim amacımız halkları korkutmak değil, bu sizin politik anlayışınızdır. Yazılarınızı okuyan herkes aba altından sopa gösterdiğinizi kolaylıkla görecektir. Biz bu dünyada yaşanan tüm insanlık dışı uygulamaların kaynağını gösteriyoruz ve diyoruz ki, bu kaynak kurutulmadan insanlığın gideceği tek bir yer vardır ve o da çok uzakta değildir artık; “BARBARLIK!”

Ama bu kaynağı kurutursak insanlık daha iyi bir dünyada yaşamaya imkan bulacak. Yani Şeyh Bedreddin’in dediği gibi, “Yarin yanağından gayrı her şeyde hep beraber diyebilmek için.” Bizim düşündüğümüz dünya budur. Bu da emperyalizm ve onun işbirlikçilerinin tarihe gömülmesinden sonra, işçi sınıfın önderliğinde kurulacak yeni bir dünyayla, Sosyalist bir dünyayla mümkündür. Bugünkü durum bizim kavgaya daha sıkı sarılmamızı sağlamaktadır.