02 Şubat '02
Sayı: 05 (45)


  Kızıl Bayrak'tan
  Liberal enkaza dönüşen ÖDP
  Demokratik hak ve özgürlüklerin kapsamı...
  Düzenin yaydığı sahte umutlar ve devrimci çözüm
  Kürt halkı üzerindeki faşist ablukaya son!
  İşçi kıyımlarına karşı mücadele yolu seçilmeli
  Direniş hergün kendisini yenileyen ve güçlendiren bir tarzda sürüyor"
  KESK kurullarına doğru...
  Kültür-sanat sorunları ve sınıf mücadelesi
  "Paralı eğitime hayır!" kampanyası sürüyor...
  Özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi...
  İsviçre'de inşaat işçileri: "Mezarda emekliliğe hayır!"
  Emperyalizmin kanlı yüzü gizlenemiyor
  Devletin "muhtırası"na PKK yanıtı
  Kürt aydınlanmasının sorunları
  Ayşe Nur Zarakolu yaşamını yitirdi
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Afgan savaş tutsaklarına uygulanan vahşet...

Emperyalizmin kanlı yüzü gizlenemiyor

Emperyalist kampın Afganistan’a saldırısının ardından sivil halkın bombalanarak katledildiğine dair haberler, tüm sansüre rağmen, medyada sık sık gündeme geldi. Teslim olmak isteyenler dahil binlerce Taliban ve El Kaide mensubu ise, işgalci güçler ve yerli işbirlikçileri tarafından kural tanımaz yöntemlerle yok edildiler.

Esir alınan savaşçılara karşı yapılan barbarca uygulamalar ise, ABD şahsında emperyalist sistemin kanlı yüzünü tüm çıplaklığıyla ortaya serdi. Öyle ki, aralarında ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell ve AB Dış İlişkiler Komiseri Chris Patten gibi isimlerin de bulunduğu çevreler, kendi kamuoylarında teşhir olmalarından duydukları kaygıyla, Afgan tutsaklara Cenevre Sözleşmesi’ne göre muamele edilmesini istemeye başladılar. Bu talebin nedeni elbette tutsakların işkence görmesi ya da insanlık dışı zulme maruz kalmaları değil. Asıl kaygıları yaptıkları açıklamalardan rahatlıkla anlaşılıyor. Powell talebini dile getirirken; tutukluların savaş esiri olduklarını düşünmediğini, ancak Cenevre Sözleşmesi kapsamında değerlendirilmesi durumunda uluslararası destek kazanılacağına inandığını belirtiyor.

Avrupa Birliği komiserinin gerekçesi de benzer kaygılara dayanıyor. Patten, “Afganistan’daki askeri operasyonu kazanmışken uluslararası koalisyonun barışı kaybetmesi büyük bir hata olur” diyor ve “uluslararası koalisyonun değerlerinin yasalar, uluslararası hukuk, adillik, ılımlılık ve adalet” olduğunu iddia ediyor. Açıklamasının devamı ise şöyle: “Çok tehlikeli adamlarla uğraşırken bu ilkelerin uygulanması zor olabilir. Ama denenebilir. Denemezsek ahlaki temelimizi ve kamuoyunun desteğini yitirebiliriz.” Afganistan’ı bomba ve füzelerle yerle bir edip işgal etmenin hangi ahlaka uygun olduğu konusuna açıklık getirmeyen bu “uygar” Avrupalının asıl derdinin ne olduğu bu açıklama ile net bir şekilde anlaşılıyor: Vahşet devam etsin, ama emperyalistler imajlarını kurtarsınlar!

Afganistan’a yapılan saldırı öncesinde ABD kaynaklı açıklamalar, yaşanan ve süren sürek avının planlı olduğuna tanıklık etmektedir. Savaşın başında ABD askeri yetkilileri “Esir istemiyoruz” diye ilan etmişlerdi. Yani her Taliban ve El Kaide mensubu ölü ele geçirilmelidir. Hem işgalci güçler hem de işbirlikçileri, mecbur kalmadıkları sürece kimseyi esir almadılar. Teslim olduğu halde yüzlerce kişinin katledildiği dünya basınında yer aldı.

Bush ve güvenlik ekibi, savaş esiri statüsünü, “sorgulamalardaki esnekliği ortadan kaldıracağı” gerekçesiyle tanımayı reddediyor. Savunma Bakanı Rumsfeld de, “terörist saldırıların önlenmesi için bilgi almak zorunda” oldukları konusunda ısrarlı. Birbirini tamamlayan bu açıklamalar, işkence gördüğü her halinden belli olan Afgan esirlerinin televizyonlara yansıyan görüntüleri ile bütünleşiyor.

Başta ABD olmak üzere emperyalistler, tıpkı 20. yüzyılda olduğu gibi, tüm dünyayı savaş, yıkım ve toplu insan kıyımlarıyla kan gölüne çeviriyorlar. Afganistan’dan sonra sırada hangi ülkelerin olduğu tartışılıyor. Bu, Afganistan’da tanık olduğumuz vahşi görüntülerinin başka halklara da uygulanacağına işaret ediyor.

Emperyalist-kapitalist sistem ayakta kaldığı sürece, dünya halklarının özlemini duyduğu gerçek barışa ulaşmak bir yana, kanlı hesaplaşmaların şiddetlenerek devam edeceği, bu sistemin tüm tarihi boyunca defalarca kanıtlanmıştır. Artık dünyada hiçbir halk kendisinin emperyalist saldırılardan muaf olacağını düşünerek gelişmelere seyirci kalamaz. Böyle bir tutum, ya emperyalizme sınırsız köleliği kabul etmek ya da sıranın kendisine gelmesini beklemek anlamına gelecektir. Dolayısıyla anti-emperyalist mücadele ve halklar arası dayanışma her dönemkinden daha büyük bir önem taşımaktadır.



Kapitalizmin dehası

Ergin Yıldızoğlu

Geri kalmış ülkeleri biliyorsunuz. Buralarda, “çağdaş”, serbest piyasa ekonomisi yerine, yolsuzluk, hırsızlık, nüfuz ticareti, kısacası “eş-dost” kapitalizmi egemen. IMF’nin reformlarını, ABD ekonomik modelini benimsemek işte bu yüzden, piyasa ekonomisinin kurallarını egemen kılarak “eş-dost” kapitalizminin kökünü kazımak için gerekli.

Bu açıdan, ABD adeta ulaşılması gereken bir “model” azgelişmiş ülkeler için. Bu ülkelerin halkı, aydınları, medyanın da yardımıyla bu modeli arzulamaya, kimliklerini bunun tuttuğu aynaya bakarak kurmaya başlıyorlar. Böylece de ABD modeli, insanların iç dünyasında, kimlik sorununa ilişkin psikolojik bir düzeyde yeniden üretilen bir egemenlik kuruyor. Topraktan önce beyinler sömürgeleşiyor. Ancak, ABD’de Enron şirketinin batmasıyla ortaya çıkmaya başlayan gerçekler, “eş-dost” kapitalizminin geri kalmış ülkelere özgün olmadığını gösterdi.

Kapitalizmin dehasının bir kanıtı

Bir zamanlar, ABD Hazine Bakanı Paul O’Neill, “Enron, kapitalizmin ne kadar dahiyane bir sistem olduğunun kanıtıdır” diyordu (San Fransisco Chronicle, 27/1/02). Niye demesin, 1985’te, Texas’ta doğan Enron, faaliyetine, yerel bir enerji üreticisi olarak başlamış, enerji piyasalarının serbestleşmesiyle birlikte enerji malları ticareti alanına geçmiş, burada da durmamış hemen uluslararasılaşmış, giderek enerji mallarının yanı sıra, fiberoptik, içme suyu, yüksek teknoloji malları, sermaye piyasalarında türevler gibi çok çeşitli malın ticaretini yaparak hızla büyümüş. Enron Yönetim Kurulu Başkanı (ve Bush’un yakın dostu) Kenneth Lay’in önderliğinde, yaklaşık 10 yıl içinde, dünyanın en büyük enerji ticaret şirketi, ABD’nin de yedinci büyük şirketi haline dönüşmüş. Enron sadece kapitalizmin değil, “sonsuz olasılıklar” sloganıya “Yeni Ekonominin” de onuru, hatta simgesi olmuş.

Enron’un kapitalizmin dehasının ürünü olduğu günlerde yönetim kurulu başkan yardımcılığı yapan John Clifon Baxter, geçen hafta sonu utancından intihar etti. Nasıl etmesin, Enron, hisse sahiplerinin servetinden 70 milyar dolar silerek, piyasalara 10’larca milyar dolar da borç takarak battı. “Olur böyle şeyler, fazla açılan, iyi yönetilmeyen şirketler batarlar. Bu da kapitalizmin dehasını, çürük elmaları nasıl ayıkladığını gösterir” denebilir. Ancak, Enron, yalnızca batmakla kalmadı, batmış olduğunu, türev piyasalarında öğrendiği tekniklerle ve dünyanın beş büyük denetim şirketinden biri olan Arthur Andersen’in da yardımıyla uzun süre yatırımcılardan saklamayı becerdikten, bu arada 128 şirket müdürüne ellerindeki Enron hisselerini, şirket batmadan satma fırsatı sağladıktan sonra battı. Enron, kendisine güvenerek meklilik fonlarını hisselerine yatıran 20 bin çalışanın, hem işlerini hem de tüm tasarruflarını kaybetmelerine neden olarak, böylece de alt ve orta gelir tabakasından en üst tabakaya milyarlarca dolar para hortumladıktan sonra battı. Kısacası Enron, piyasanın öz denetim mekanizması olduğu varsayılan bir şirketi de içeren bir yolsuzluk, hırsızlık zinciri içinde battı.

Buyrun “eş-dost” kapitalizmine

Şimdi yasama ve yargı sistemi, Enron’u soruşturmak, bu skandalın gerçek boyutlarını ortaya çıkarmak istiyor. İstiyor ama, Enron’a bulaşmamış birini bulup bu soruşturmanın başına koyamıyor. Senato Soruşturma Komisyonu’nun başındaki Demokrat Parti’den, Liberman bile Enron’un seçimlerde dağıttığı bağışlardan pay alan 71 senatörden biri.

Ama kim pay almamış ki Enron’dan? Bush’un kampanyasına en büyük bağışı Enron yapmış. Bush hükümetinin, yeni gaz ve petrol sondajlarını, nükleer santral programlarını canlandırmayı amaçlayan enerji programını hazırlarken, Enron genel müdürüyle birçok kez görüşen, ama şimdi bu görüşmelerin tutanaklarını açıklamayı reddeden Başkan Yardımcısı Cheney de Enron’un bağış listesinde. The Times’ın aktardığına göre, bu yeni enerji politikasının 17 uygulaması doğrudan Enron’un işine yaramış. Bush, kara, deniz ve hava kuvvetlerinin başına, bunları bir şirket disipliniyle yönetmesi için üç işadamı atamıştı. Washington Post’un aktardığına göre bunlardan, Thomas White, Enron’un sabit fiyatlı, uzun süreli kontratlarla elektrik ve gaz satan, enerji hizmetleri şirketinin müdürüymüş. Eski bir general olan White’ı Enro, orduyu da bu müşterilerinin listesine katmak için bünyesine almış. Bu şirketin yöneticileri, gelecekteki enerji fiyatına ilişkin bir projeksiyon yapıyor, kontrat fiyatıyla bu fiyat arasındaki fark üzerinden, daha kâr gerçekleşmeden, prim alıyormuş. Enron, White’a milyonlarca dolar prim ödemiş. Ama enerji fiyatları çok iyimserce(!) tahmin edilmiş olduğundan bu şirket de batmış. İşte ordudan Enron’a 25 milyon dolar kontrat sağlayan u adam, Bush döneminde orduya geri dönmüş. Döndükten sonra da orduya enerji gereksinimini piyasadan sağlaması için baskı yapmış. ABD’nin Dünya Ticaret Örgütü’ndeki temsilcisi Zoellick de Enron’un bağış listesinde. Belli ki Enron, ABD’nin enerjiden dış ticarete kadar birçok politikasının oluşmasında büyük rol oynamış.

Serbest piyasanın bu kadar eksiksiz uygulandığı, kurumlarının bu kadar gelişmiş olduğu bir ülkede bile “eş-dost kapitalizmi”, yolsuzluk, nüfuz ticareti bu kadar yaygınken bugün Türkiye’ye dayatılan IMF reformlarının Kemal Derviş’in birçok yazar tarafından, “eş-dost” kapitalizmine son vererek ekonomiyi modernleştirecek gerekçesiyle desteklenmesi ne anlamla geliyor? Bu fantazi acaba neyi gizlemeye hizmet ediyor?

(30 Ocak 02/Cumhuriyet)