02 Şubat '02
Sayı: 05 (45)


  Kızıl Bayrak'tan
  Liberal enkaza dönüşen ÖDP
  Demokratik hak ve özgürlüklerin kapsamı...
  Düzenin yaydığı sahte umutlar ve devrimci çözüm
  Kürt halkı üzerindeki faşist ablukaya son!
  İşçi kıyımlarına karşı mücadele yolu seçilmeli
  Direniş hergün kendisini yenileyen ve güçlendiren bir tarzda sürüyor"
  KESK kurullarına doğru...
  Kültür-sanat sorunları ve sınıf mücadelesi
  "Paralı eğitime hayır!" kampanyası sürüyor...
  Özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi...
  İsviçre'de inşaat işçileri: "Mezarda emekliliğe hayır!"
  Emperyalizmin kanlı yüzü gizlenemiyor
  Devletin "muhtırası"na PKK yanıtı
  Kürt aydınlanmasının sorunları
  Ayşe Nur Zarakolu yaşamını yitirdi
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Kültür-sanat sorunları ve sınıf mücadelesi

A. Aras

Tarihsel deneyimin dersleri ve yeni görevler

Sınıf savaşımı, yaşamın pek çok alanında çeşitli biçimleriyle, sayısız araç ve örgütlülüklerle yürütülen bütünsel bir savaştır. Marks ve Engels, sınıf mücadelesinin iktisadi temellerini ortaya koymuş, teorik çözümlemesini yapmış, tarihsel çerçevesini ve yönünü bilimsel bir açıklıkla göstermiş ve aldığı siyasal biçimler üzerine çeşitli çözümlemelerde bulunmuşlardır. Ne yazık ki, ömürleri sınıf mücadelesinin diğer bazı alanlarına yeterince eğilmelerine yetmemiştir. Sanat ve kültür, daha genel olarak ise üst yapı kurumları ve sınıf mücadelesinin bu kurumlardaki yansımaları üzerine temel önemde bir yöntemsel çerçeve sunmalarına, zaman zaman çok anlamlı şeyler söylemelerine rağmen, bu alanlardaki çalışmaları, kendilerinin de yakındıklar gibi, yeterli ve istedikleri bir düzeyde olmamıştır. Onlardan sonra soruna aynı ciddiyetle eğilen az sayıda marksiste rastlıyoruz. Fakat onların çabası da yeterli bir teorik çerçeveye kavuşamamıştır. Sovyetler Birliği başta olmak üzere devrimin gerçekleştiği pek çok ülkede bu konularda kapsamlı tartışmalar yürütülmüş, bu tartışmaların ötesinde pratik bir takım girişimlerde bulunulmuştur. Pek çoğu dha uygulama aşamasında başarısızlığa uğrayan bu deneyimlerden, eleştirel bir gözle ele alındığında, anlamlı bazı sonuçlar çıkarmak ve belli açılımlarından yararlanmak mümkündür.

Fakat, alınan tarihsel yenilgi, aradan geçen uzun yıllar ve farklılaşan ihtiyaçlar, meseleyi yeni bir göz ve yeni bir iddiayla ele almayı, “sınıfa karşı sınıf” mücadelesinin bu alandaki görevlerini hakkıyla yerine getirmeyi zorunlu kılmaktadır. Böylesine bir çabanın sanıldığından daha büyük bir önemi ve etkisi olacağını yaşanan bir dizi deneyime bakarak söyleyebiliriz. Sosyalizmi inşa deneyiminin geçici yenilgisinin yarattığı tahribatlar kuşkusuz olumsuz bir dizi sonuca yol açmıştır. Alınan yenilginin etkisiyle bütün kazanımlar unutulmaya ve çürümeye terkedilmiştir. Bu esasta politik bir yenilgidir ve kaçınılmaz olarak, pek çok alandaki ilerici birikimi de kendisiyle beraber çürümeye sürüklemiştir. Temel ihtiyaç burada düğümlenmektedir ve buradan başlanarak çözülecektir. Kuşkusuz, burayla sınırlı omamak durumundadır. Yenilgiye yol açan ve sadece politik ve yönetsel düzeydekilerle sınırlı olmayan bir dizi alandaki zaafların çok önceden boy vermesi, bütünlüklü bir eleştirel bakışı bütün alanlara yöneltmeyi ihtiyaç haline getirmektedir. Ne olursa olsun, devrimci bir eleştirel bakış, yeni bir silkiniş için geleneğin bütün olumlu birikim ve değerlerini sahiplenmeyi kalkış noktası yapmalıdır.

Öte taraftan bugünün koşullarında bu alanlar neredeyse bütünüyle ya kendi kaderine terkedilmiş ve bu anlamda bir tür kendiliğindencilik temel bir eğilim haline gelmiştir. Ya da geçmişin mirası devrimci eleştirel bir yaklaşımdan yoksun olarak tekrar edilegelmektedir. Oluşan boşluğu ise bir takım aydınlar, küçük burjuva kuramcılar kendi eğilim ve tarzlarıyla doldurmaya çalışmaktadır. Her iki durum da ideolojik mücadele alanının daraltılması ve deformasyonuyla sonuçlanan bir dizi zaafa kaynaklık etmektedir.

Çalışmamızın geldiği yer ve düzey, sınıf mücadelesinin bir takım ideolojik, kültürel sorunlarına, bunların teorik arka planına ilişkin bütünsel ve genel bir yaklaşımı ortaya koymayı giderek bir ihtiyaç haline getiriyor. Pratikte yol alabilmek, geçmişin hatalarına düşmemek, olumlu deneyimleri süzüp alabilmek için bu ayrıca zorunludur da. Politik mücadelenin görevlerini zayıflatmaksızın bütünlüklü bir sınıf çalışmasını başarmak yarının değil, bugünün görevidir.

Yöntemsel bazı sorunlar

İktidar hedefli bir mücadele, sınıf savaşımının çeşitli alanlarındaki çelişkileri ve sorunları çözmeyi, biriken olanakları değerlendirmeyi, bu alanlardaki dinamikleri harekete geçirmeyi başarabildiği ölçüde etki alanını genişletir, güçlenir ve sonuca ulaşır. Bu tercih değil bir zorunluluktur. Politik, iktisadi, askeri, teorik-ideolojik, kültürel, etik ve sanatsal-estetik vb. alanlardaki mücadeleden bağımsız, bunlardan koparılmış kendi başına bir iktidar ve iktidar mücadelesi olamayacağı gibi, her bir alandaki mücadele de temel sınıflar arasındaki mücadeleden bağımsız bir özelliğe sahip değildir. İktidarı hedefleyen bir sınıf ve onun partisi, mücadele perspektifini öncelikle bu genişlikte tutmalıdır. Tek bir alana hapsolan ve buna göre şekillenen bir mücadele, sınıfın mücadele ihtiyaçlarını karşılayamaz, giderek deformasyon uğrar. Tarihte başarılı olan devrimlerin hiçbiri farklı alanlarda yürüyen sınıf mücadelesine bütünüyle seyirci kalmamış, olanaklar ve ihtiyaçlar ölçüsünde bütünlüklü bir mücadele kültürü yaratmayı hedeflemiştir.

Marksizm tam da sınıfın ihtiyaçlarına bütünlüklü yanıt verme ihtiyacı ve iddiasıyla yola çıkmış bir teoridir. Ancak değerini ve etkisini kırmak isteyenler onu, örneğin iktisadi alan teorisiyle ya da tarihin genel yorumuyla sınırlandırmaya çalışırlar. Bir de, bu bütünselliğini kavramayanların bilinçsizce Marksizmi daraltmasından, deforme etmesinden bahsedebiliriz. Bunları söylerken eşitsiz gelişme yasasını göz ardı ediyor değiliz. Teorik ve yöntemsel olarak sorunun nasıl ele alınması gerektiğini tartışıyoruz öncelikle. Pratikte, ihtiyaçların hangi yönde ne türden bir gelişmeyi zorladığı ise yaşanarak görülebilir bir şey.

Hangi ihtiyaçların öncelik taşıdığı, hangilerinin diğerleri üzerinde belirleyici olduğu, aralarındaki ilişkilerin nasıl kurulması gerektiği, her bir alanın ne ifade ettiği, her bir alanın kendine özgü yanlarının ne olduğu vb. sorular kaçınılmaz olarak, soruna yöntemsel bir açıklıkla bakma ve aralarındaki ilişkileri doğru kurma sorununu gündeme getirmektedir. Ki bu aslında yalnızca yöntemsel değil, doğrudan teorik bir sorundur.

Kültürel-sanatsal mücadele alanında ortaya çıkan zaaflar nelerdir?

Öncelikle, soruna bütünsellikten yoksun, tek boyutlu, indirgemeci ve ikameci yaklaşımların yol açtığı şekilsizlikler, zaaflar ve kabalıklar sözkonusudur.

Marksizmin altyapı ile üstyapı arasında kurduğu ilişkinin (bu konuda Engels’in, Marx’la beraber bir takım akımlara karşı yürüttükleri mücadelenin gereği olarak alt yapı ve iktisadi ilişkilere yaptıkları çubuk bükmenin bir takım sözde marksistler tarafından nasıl çarpıtılarak karikatürleştirildiği konusundaki yakınması ve bu konudaki uyarısı dikkate alınmalı)* bir tür ekonomist indirgemeciliğe vardırılması, ideolojik, kültürel-sanatsal ve siyasal cephede sınıfsal görev ve sorumlulukların tam olarak kavranamamasını, dolayısıyla bu alanda kısırlaşmayı da beraberinde getiren deformasyonlara ve sapmalara yol açmaktadır. Popülizm, ekonomizm, uvriyerizm (kaba işçicilik) dogmatizm ve şablonculuk, bu yaklaşımın en yaygın sonuçlarındandır. İşçi sınıfının kültürünü, verili duruma ve verili bir ana indirgeyerek ele alma, giderek buradan popülizme saplanm, sıkça olmasa da günümüzde de karşımıza çıkıyor. Sınıfın bilinçlendirilmesinde, sınıf kültürünün geliştirilmesinde devrimci müdahalenin, iradi müdahalenin önemini karartan böylesi yaklaşımlar kuşkusuz geçmişteki gibi kaba bir biçimde değil, daha inceltilmiş biçimlerde varlıklarını sürdürmektedirler.

Konumuz açısından bakıldığında, bu türden yaklaşımlar, sanatsal ve kültürel alandaki sınıfsal mücadelenin gereklerinin ne olduğunun ve burada biriken olanakların ne ifade ettiğinin yeterince anlaşılıp değerlendirilmesine engel oluşturmaktadır. Sınıf mücadelesinin farklı alan ve dinamikleri arasındaki özgül ilişkilerin keyfi bir biçimde günlük ihtiyaçlar ve dar hesaplar çerçevesinde ilişkilendirilip değerlendirilmesi sorunu, bir güç sorunu değil fakata tümüyle bir anlayış sorunudur. Öncelikle şu ya da bu mazeretle ortaya çıkan kabalıklar, şekilsizlikler ve bütünlükten yoksun parçacı yaklaşımlar ayıklanmalıdır.

Tersi bir yaklaşım da aynı zaaflara yol açmaktadır. Sınıf zemininden, sınıf mücadelesinin iktisadi ve siyasal gerçekliğinden kopuk olarak mücadelenin kültürel-ideolojik alanına kendi başına verilen önemin yol açtığı deformasyon ve zaaflar, denilebilir ki daha sıklıkla ve açık bir burjuva-küçük burjuva etkisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Teorisizm, aydınca yaklaşımlar, sınıf perspektifinden yoksun her türden öncücü yaklaşımlar (sanatta biçimcilik, politikada iradecilik vb.) bu kopukluğun bir ifadesi olarak biçimlenmektedir. Teorinin, bilincin, ideolojik gelişmenin, sanatsal ve kültürel alandaki mücadelenin maddi zemininden bağımsız olarak herşeyin önüne çıkarıldığı ve kendi içinde amaçlaştırıldığı bu yaklaşımlar, öncelikle sınıftan ve sınıfsal zeminden ve sonrasında giderek mücadeleden kopmayla sonu&ccedl;lanıyor.

Bir diğeri, kolaycı bir yaklaşımın sonucu olarak, sorunu ikameci bir mantıkla ele almanın yol açtığı tahribatlardır. Bu zaaf esas olarak sanatsal, kültürel –daha geniş anlamda ideolojik- alanın doğrudan politik alana indirgenmesi olarak öne çıkmaktadır. Nasıl ki, “herşey toplumsaldır” demek toplumsal ilişkiler alanına ilişkin hiçbir şey söylememekle eşdeğerse, “herşey -ve bu arada sanat-kültür de- politiktir” demek de aynı kapıya çıkıyor. Bu yaklaşım kendisini kabaca böyle ortaya koyuyor.

Fakat bu ifade ediş tarzı, bu sınırlarda çok büyük bir sorun yaratmasa da, bu kadarla kalmıyor, sanat ve politika, sanat ve sınıf arasında birbirlerinin varlığını ve yapısını ihlal eden, biri diğerinin varlık gerekçesi haline getirilen bir ilişkilendirmeye gidiliyor. Sapmalarla sonuçlanan bir dizi sakıncalı sonuç üretiyor. Araçlar amaçlaştırılıyor, geçici olanla kalıcı olan bir ve aynı kalıba sokuluyor, farklı türden araçlar ve işlevler birbirinin yerine ikame ediliyor. Politikanın alanı ve araçlarıyla diğer mücadele alanlarının araç ve yöntemleri aynılaştırılıyor. Buradan giderek politikanın varlığına ve yapısına, onun gündelik ihtiyaçlarına bağlanmış, bununla sınırlanmış bir sanat/kültür anlayışına ve sanat pratiğine varılıyor. Adına ne denirse denilsin, kendisini hangi amaçla ifade ederse etsin, böylesine kaba ve yanlış bir yöntmsel yaklaşım, kısırlık ve tahribat üretmekten kurtulamıyor.

Tarihsel gelişme ölçeğinden bakma yoksunluğunun, Marksizmi gündelik ihtiyaçlara göre eğip bükmenin kaçınılmaz bir sonucu olarak yaşanan bu zaaf, çok daha yaygın ve köklü bir sorun. Evet, sanat ve kültür temelde sınıfsal bir özelliğe, sınıfsal bir içeriğe sahip. Ama buradan sanat-kültür=politika=sınıf sonucu çıkarılamaz, bir. İkincisi, en genel anlamıyla sanatın sınıfsal olması onun politikanın bir alt ilişkisi, bir yan bileşeni, onun bir aracı olduğu anlamına da gelmez, aralarındaki ilişki böyle tanımlanamaz. Üçüncüsü, sanatın politikayla, sanatın sınıflarla olan bağı ve ilişkisi ideolojik dolayımlarla kurulan ve sürdürülen bir ilişkidir. Özgünlükleri ve varlıkları farklı özellikler gösteren iki alanın kaba eşitlenmesinin ilk elden yarattığı sonuç, devrimci sanatın ve devrimci sanaın etki alanının daraltılması ve etki gücünün kırılmasıdır. Sınıf politikasını güçlendirmek adına sanata bu tür yaklaşımların neden politikada istenilen amacı sağlamadığı, neden sanat alanında kısırlık, kalıpçılık ürettiği sorulması ve incelenmesi gereken bir sorudur.

Eğer sanatın varlığı sınıfların varlığına ve sınıf mücadelesine indirgenir, böylece ona salt kaba politik bir işlev yüklenirse, o zaman sınıfsız bir toplum hedefine ulaşıldığında sanatın gereksizleşeceğini söylemek ve dolayısıyla ölümünü ilan etmek gerekir. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Sınıf mücadelesinin bittiği yerde sanat ve kültür de ömrünü tamamlamış mı olacaktır? Sorunun kendisi bile böyle düşünmenin saçmalığını göstermeye yeter.

Böyle değilse eğer (sanatın ortaya çıkışı elbette doğa ile mücadelenin zorunlu bir yan ürünü-etkinliği olarak biçimlenmiş ve giderek doğadan da üretimden de bağımsızlaşan, ama nihayetinde egemen sınıfların ideolojik damgasını taşıyan bir etkinlik haline gelmiştir), biz, bugünün ihtiyaçları doğrultusunda sanatı yalnızca politik hedeflere ulaşmak için, onun yan işlevlerini yerine getiren ve giderek ona benzeyen, onun kavram ve yöntemlerini kullanan bir araç olarak tanımlayarak, aslında egemen sömürücü sınıfların açtığı tuzağa düşmüş olmuyor muyuz? “Sınıfa karşı sınıf” şiarının tarihsel-politik karşılığını ve anlamını daraltarak, tarihsel gelişim yönü ve hedefler üzerinde sakatlayıcı etkileri kendi ellerimizle yaratmış olmuyor muyuz?

Komünist sanat/kültür pratiğinin köşe taşları

Sömürüyü ortadan kaldırmanın, sınıfsız bir topluma ulaşmanın tek yolu, sömürücü sınıflarla beraber tüm sınıfları, sınıfsal eşitsizlikleri, buna göre biçimlenen kurumları ortadan kaldırmaktır. Proletaryanın sanat ve kültür anlayışına yön verecek olan ve çoğunlukla dikkate alınmayan genel çerçeve budur. Bunun temel aracı ve yöntemi olan politika ve sınıfsal iktidar da bu amaç için kullanılır ve varlıkları sınıfların varlığıyla beraber son bulur. Proletaryanın sınıf iktidarı, tüm sınıflar ortadan kaldırıldığında amacına ulaşır ve kendini ortadan kaldırır.

Oysa, ne kültür ve sanat insanın toplumsal varlığı ve toplumsal ilişkileri son bulmadıkça son bulacak faaliyetlerdir. Ne de varlıklarını bütünüyle sınıfların varlığına ve egemenlik kavgasına borçludurlar. Elbette kaçınılmaz olarak sınıflar mücadelesine göre biçimlenen bir gelişme gösterirler, sınıfsal etkiler taşırlar, ama bu onların sınıflı toplumla varlık bulan etkinlikler olduğu anlamına gelmez. Tersine, üretim ve yönetim sorununu insanlığın bugün için düşünebileceği en mükemmel biçimde giderme olanaklarına kavuşmuş olacak olan geleceğin komünist toplumu, o toplumun bireyi tam da bu türden faaliyetler için sınırsız bir imkan ve zaman bulacağı için, bu alanlarda muazzam bir gelişme kaydedilecektir. Ayaklarındaki prangaları sınıfları ortadan kaldırarak parçalayan insanlık, düşünsel ve zihinsel anlamda ger&ccedl;ek bir sıçrama yapmanın da olanaklarına kavuşmuş olacaktır. Marx’ın dediği gibi, “komünist bir toplumda ressamlar yoktur, yalnızca başka etkinlikler arasında resim yapmakla da uğraşan insanlar vardır”. Gerçek sanat da bütün sınıfsal ayrıcalıklarından ve sınıfsal tahakkümün yarattığı darlıklardan ve deformasyonlardan kurtulup kelimenin gerçek anlamıyla özgür olacaktır. Geleceğin sanatçıları ise üruuml;nlerini pazarlayarak yaşamak zorunda bırakılan bir avuç ayrıcalıklı insan değil, istediği için ve istediği gibi üretim yapan özgür insanlar olacaklardır. Sanatçılık sınıfsal ayrıcalıklara dayalı olarak edinilen bir yetenek ve meslek olmaktan çıkıp, isteyen herkesin kendisini geliştirebilme olanaklarına sahip olduğu toplumsal bir yetenek haline gelecektir. Devrimci sanatın tarihsel ölçeği budur. Bunu sağlayaak olan ise sınıfsız toplumun yaratıcısı olacak olan işçi sınıfıdır.

Devrimci proletarya bugünün ihtiyaçları ve zorunlu koşulları nedeniyle mücadele eder, bunun için tüm olanakları kullanmaya çalışır. Bunu yaparken kendisini verili olanla da sınırlamaz, herşeyi kendi nihai hedeflerine bağlı kılarak bugünden şekillendirmeye çalışır. Böyle yaşamaya çalışır, böyle mücadele eder. Onu diğer tüm sınıflardan farklı kılan da budur. Şimdiye kadarki egemen tüm sınıflar, sömürücü konumlarının bir gereği olarak, herşeyi kendi sınıfsal ayrıcalıklarını korumanın ve geliştirmenin, yani kendi sınıf iktidarlarını sürdürmenin bir aracı olarak kullanırken; proletarya, tüm sınıfsal varlık ve ayrıcalıklara son vermek üzere iktidar mücadelesi verir ve bunu yaparken de kokuşmuş sömürücü sınıfların bozduğu, dejenere ettiği tüm değerleri sahiplenerek yeni bir düzeyde geliştirir, onlara hak ettiğiyeri ve işlevi kazandırır. Onu devrimci kılan da bunu yapma yeteneği ve zorunluluğudur.

Demek ki onun devrimciliği, şimdiye kadarki bütün devrimci sınıflardan da farklı türden bir devrimciliktir. O bir teoriye, bir örgütlülüğe, bir kültürel ve sanatsal anlayışa, bir ideolojiye ve bir iktidara bu amacına ulaşmak için ihtiyaç duyar. Bunlardan bir kısmı kelimenin dar anlamıyla araçtır. Neyin amaç neyin araç, neyin geçici neyin kalıcı olduğunu bu tarihsel hedefe bağlı kalarak tayin eder. Sınıfsız ve sömürüsüz, özgür bir dünya onun kültürünün ve ideolojisinin özü ve esasıdır. Politikasının şaşmaz hedefidir. Böyle bir dünyayı kurmak için gerekli olan ihtiyaçlara bu gözle bakar, onları bu çerçevede biçimlendirir. Bu hedeflere ulaşmak için zorunlu olan araçları kullanır, gerekli olanları yaratır. Yarını bugünden kurmaya çalışırken, kendi değerleini ve anlayışını yaratmaya ve yaşatmaya çalışır. Mücadelesinin bir dayanağı haline getirmeye uğraşır. Zira hiçbirini bir günde ve bir anda yaratamaz. Kültürünü, ideolojisini iktidar sonrası bir mesele olarak bırakması demek, onun yıktığı köhne sınıfın köhnemiş değerlerine ve alışkanlıklarına mahkum olması demektir.

Proletaryanın sanata ve kültüre, bu alandaki mücadeleye duyduğu güncel ihtiyaç, burjuva hegemonyası altında ezilen, parçalanan kimliğini ve değerlerini bulma, sınıf bilincini güçlendirme, yarının toplumunu bugünden kurma zorunluluğunun sonucudur. Bu sınıfın devrimcileşme, kendi bağımsız ideolojik-politik konumunu kazanma, “kendisi için bir sınıf” haline gelme sürecidir de aynı zamanda.

O zaman şunu söylemek yanlış olmaz: İdeolojik, kültürel ve sanatsal alandaki sınıf mücadelesinin güncel çerçevesi, herşeyden önce proletaryanın “kendiliğinden bir sınıf” olmaktan çıkıp “kendisi için bir sınıf” olma mücadelesine kendi araç ve yöntemiyle güç verme mücadelesidir. Kendi yaşamını, kendi kültürünü, kendi sanat anlayışını, kendi dünyasını ve ilişkilerini kurmak için hegemonyasını kurma mücadelesidir. Bu kaçınılmaz biçimde proletarya üzerindeki burjuva hegemonyasının kırılması mücadelesi demektir.

Devrimci komünist sanat devrimci politikayla bu çerçevede ilişkilendirilirse, işlevini yerine getirir ve devrimci olmayı hak eder. Devrimci politika ile devrimci sanat ve kültürü farklılaştıran ise, her birinin kendine özgü araç, yöntem ve yapısına uygun olarak bu yönde biçimlenmiş ve mücadelede yer almış olmalarıdır. Yukarda aralarındaki farkın biçime ilişkin bir takım özgünlüklerle sınırlı olmadığını daha çok tarihsel ölçekte ortaya koymaya çalıştık. Buradan çıkarak komünist sanat ve kültür çalışmasının ana yönlerini belirleyebilir, güncel çalışma için bir çerçeve çizebiliriz.

Komünist bir sanat/kültür politikasının güncel sorunları

Verili sınıf kültürü, işçi sınıfının kendiliğinden bir sınıf olması durumunun sonucu olarak, bir burjuva kültürüdür. İşçi sınıfı, kendiliğinden taşıdığı ham proleter kültür öğeleriyle burjuva kültür ve ideolojisinin karışık ve karmaşık bir bileşkesi olan bir kültürel ortamda yaşamaktadır. Kimliği ve kişiliği, davranışı ve düşüncesi içinde soluduğu bu atmosfere göre şekillenmektedir. Kendi sınıfının kültürel, etik ve ideolojik alanı bu anlamıyla burjuvazi tarafından işgal edilmiştir. Evde, işyerinde, sokakta, toplumsal yaşamın pek çok alanında kapsamlı bir kuşatma altında yaşamaktadır. Burjuvazi bilinçli olarak onu kendi tahakkümüne tabi kılmak için sistematik bir tarzda, bin bir araç ve yöntemle çok yönlü bir saldırıya tabi tutmaktadır. Beğenisine, dünyaya bakışına, davranışın yön veren güdüler burjuvazi tarafından bilinçli olarak yönlendirilmektedir, vb.

Böylece burjuvazi bir taraftan zor ve baskı yoluyla, bir taraftan açlık tehditi ve ağır çalışma koşullarıyla, diğer taraftan kendi hukuku, kültürü ve ideolojisiyle işçi sınıfının karşına çıkıp, onun kendisi için bir sınıf olmasını, örgütlenip kendisine karşı mücadele etmesini engellemeye çalışmaktadır. Burjuvazinin iktidarını koruması ve sömürüsünü sürdürmesi buna bağlıdır.

Komünist kültür ve sanat çalışmasının güncel yakın hedefi bu verili durumu bilinçli bir çalışmayla tersine çevirmek üzerine kurulmalıdır. Bu herşeyden önce sınıf üzerinde egemen olan burjuva ideolojisi ve kültürünü ayıklamak, etkilerini yok etmek görevi demektir. Sınıfın kendi değerlerini geliştirip güçlendirmesinin önünü açmaktır. Başka bir deyişle, işçi sınıfı içinde işçi sınıfının kendi verili durumuyla, verili bilinciyle hesaplaşmasını sağlamak demektir. Bu doğrudan işçi sınıfının burjuva ideolojisiyle hesaplaşması demektir.

İşçi sınıfının burjuvazi gibi düşünmekten, korktuğu için onun istediği sınırlarda davranmaktan kurtulmasını, burjuvazinin söylediği ve dikte ettirdiği şeylerin dışında bir başka gerçek olmadığı yanılgısını yıkmasını, onun kendi öz eylemi dışında hiçbir şey sağlayamaz. Ama işçi sınıfı bunu kendiliğinden de yapamaz. Bütün sorun, işin bu cephesinde sanatsal, kültürel ve ideolojik vb. araç ve yöntemlerle bu kopuşu sağlayacak etkili müdahalelerde bulunmak, onun politikleşmesinin önünü açmak, kendi kafasıyla düşünen bir sınıf haline gelmesinin gereklerini ve ihtiyaçlarını karşılamaktır. Devrimci sanat ve kültür, tıpkı devrimci politika gibi ideolojik gıdasını ve içeriğini buradan alır. Çernişevski bu ilişkiyi şu çarpıcı cümleyle ifade ediyor: “Eğer devrim sanata ruh verebilirse sanat da devrimin dili olabilir.” Proletarya, en yetkin ruhsal silahlarını bulduğu komünist devrimci sanata ihtiyaç duyar. Komünist sanat pratiği bu ihtiyacın bir ürünü olarak doğar.

Burada şunu bir kez daha belirtmek durumundayız. Mücadele sahnesine çıkan bir sınıf, bütün varlığı, etkinliği ve gücüyle mücadele eder, olanakları bu yönde seferber ederse başarılı olur. Bunun olmazsa olmaz koşulu ise her alana kendi sınıf damgasını vurması, egemen sınıfın karşısına bir sınıf olarak çıkabilmesidir. Bilinciyle, örgütlülüğüyle, politikasıyla, teorisiyle, mücadele pratiğiyle, kültürel ve sanatsal anlayışıyla, etik duruşuyla düzenin karşısına dikilebilmesidir. Sınıf mücadelesi bunların toplamıdır. Burada bir aracın yerine keyfi olarak diğerini ikame etmek, bir alandaki mücadeleyi bu alana uygun olmayan yol ve yöntemlerle gereksiz yere zorlamak, ya da bir alandaki mücadelenin hakkını verememek, pratik güncel sonuçlarıyla bir dizi zaafın kapısını açacağı gibi, uzun vadede daha büyük açmazları ve sorunları da braberinde getirir.

İkamecilik ve oportünizmin tahribatları

Bugün sınıf mücadelesinin politik sorumluluk ve görevlerini doğrudan politikanın araç ve yöntemleriyle yerine getirmek yerine, başka araçları bu işe ikame eden anlayışlara da sıkça rastlıyoruz. Bir tür kültürel oportünizmdir bu. (Kültürel oportünizmi, politik araç ve yöntemlerle sürdürülmesi gereken mücadelenin zorlukları karşısında politik mücadeleyi kültürel bir çalışma olarak yapma eğilimi olarak tanımlıyoruz).

Bariz birkaç örnek üzerinde durmak istiyoruz.

Birincisi, bu oportünizmin en yalın örneğidir. Politikanın sanat üzerindeki tahakkümünü sanat konusundaki eleştirisinin merkezine yerleştiren M. Belge, bir söyleşisinde mealen şunu söylüyor: O dönemde (12 Eylül darbesinin sonrası) politik bir yayın çıkarmak, politik bir faaliyet yürütmek mümkün değildi. Biz de bunu sanat-kültür formu altında yapmaya çalıştık...

O dönemin TİP, TKP ve Dev-Yol’unun yaptığı da bundan hiç farklı değildi: Politikanın yerine onun işlevlerini yerine getirmek amacıyla kültür ve sanatı kullanmak. Gariptir ki, bu akımlara mensup olanlar yıllar sonra nedense birden bire politikanın sanat üzerindeki tahakkümünü keşfedip buraya yüklenmeyi özel bir duyarlık haline getirdiler. Mücadele kaçkınlığının bir ifadesi olarak kültürel formlara sığınanlar, onu politik kaçkınlıklarının bir aracı olarak kullananlar, şimdi hiç böyle bir pratikleri olmamış gibi, bağımsız ve özgür sanat şakşakçılığı yapmaya çalışıyorlar. Hakkıyla bir politik mücadele yürütemeyenler, kültürel, ideolojik ve sanatsal alanda da asla bunu başaramaz, dahası yapamaz ve yapmazlar.

Bu eğilim, yalnızca devrimci siyasal mücadeleden yıllardır kopmuş olanlar için değil, halihazırda devrimci bir zeminde durmaya çalışanlar için de söz konusu. Üstelik çift yönlü, hem kültürel hem siyasal oportünist bir eğilim olarak. Politik araç ve yöntemlerle bir mücadele yürütülmesi gerektiği yerde en kolay yol ve yöntemlere başvurmak, bunun için kültürel formları kullanmak, giderek yaygın bir eğilim haline geliyor. Bir bölgede üç çalışanı varsa üçünü de böyle bir faaliyete kanalize edebiliyor, vb. Bu politik görevlerden kaçkınlığın, şekilsizliğin ve ikameci anlayışın devrimci amaçlarla gizlenmeye çalışması ise işin cabası. Yukarda kaçkınlar için söylenenler fazlasıyla bu çevreler için de geçerlidir; bu yöntemle asla baaramazlar. Başaramayacakları gibi bir dizi tahribat yaratırlar.

Bu işi biraz daha iyi yapanların kültür sanat çalışması ise küçük burjuva vitrinciliğini, dükkancılığı aşamıyor. Salonlara hapsettikleri ve salon etkinliklerine indirgedikleri kültürel-sanatsal alandaki mücadele, bugün için küçük burjuva bir takım aydın ve kesimlere hitap ediyor, kısmen bir cazibe merkezi haline geliyor olabilir. Ama asla sınıfın bu alandaki ihtiyaçlarını karşılayamaz. Buradaki etkinliklerin devrimci bir tarzda yapılmaya çalışılması ya da sol bir sanat anlayışıyla yapılması bu sınıfsal zeminde, işlev ikameciliğinin ve oportünizmin yaratacağı tahribatları önlemenin bir güvencesi olamaz.

Devrimci sınıf için devrimci sanat!

Bizdeki sorun ise daha farklı. Anlayış olarak, politik mücadelenin yerine kültürel mücadele form ve etkinlikleri, kültürel-sanatsal alandaki mücadele yerine politik mücadeleyi ve araçlarını ikame etmeye karşıyız. Sınıf mücadelesinin bütün alan ve ihtiyaçlarını uygun bir tarzda gücümüz ölçüsünde karşılamaya çalışıyoruz. Fakat henüz sınıf mücadelesinin farklı ihtiyaçları için yürütülen etkinlikler ve kullanılan araç ve yöntemler konusunda birbirini bütünleyen bir tarzda bir çalışmaya geçemiyoruz. Aralarındaki farkı yeterince gözetemiyoruz. Özellikle kültürel sanatsal çalışmanın hedeflerini yeterince gözetemiyor, buna uygun araçları kullanamıyoruz. Daha geniş kesimlere daha kolay ve daha zengin yol ve yöntemlerle seslenme imkanlarını kullanamıyoruz. Bu konuda kötü bir darlaşa yaşıyoruz. Sonuçta faaliyetler arasında birbirini bütünlemesi gereken işlev farklılaşmasını oturtamıyoruz. Zorlanıldığı yerde biri diğerinin yerine geçirilebiliyor ya da kendiliğinden şekilsiz bir ilişki yaratılıyor. Böylece istenilen hedeflere istenilen etkiyi taşımakta zorlanıyoruz.

Bu olumsuzluklara rağmen şimdiye kadar edinilen deneyimler oldukça anlamlıdır ve bundan sonrası için önemli bir dayanak noktasıdır. Diğer yapılardan anlayış ve pratik olarak farklı olmamızın getirdiği bir dizi olanağı yaratıyoruz. Şimdi, bu alanın görevlerini hakkıyla yerine getiren bir çalışma ile bunun geçici ve tesadüfi olmadığını göstermek durumundayız. Kuşkusuz bu alanda biriken tarihsel ve güncel deneyimleri edinmek, çalışmanın bu alanında ustalaşmak gerekiyor. Fakat bunları başarabilmek için öncelikle alana yaklaşımımızın, yöntemimizin eksiksiz olarak kavranması gerekiyor. Bizim halihazırda en temel sorunumuz bu.

Buna bağlı olarak, farklı alanlarda ve farklı araçlarla yürütülen çalışmalar arasında bizim günlük ihtiyaçlarımızı aşan, esas olarak sınıfın ve sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarına göre biçimlenen bir ilişki ve işleyişi kazanmaya kilitlenmek durumundayız. Şu sıralar bu temel sorunları çözecek bir bakışı ve pratik yaratıcılığı hızla edinmek bir dizi sorunumuzun çözüme kavuşturulmasının önemli bir halkasını oluşturuyor.

(*) “Gençlerin zaman zaman ekonomik yana gerektiğinden daha çok ağırlık vermelerinden Marx’la benim de sorumlu tutulmamız gerekir. Hasımlarımız karşısında, onların yadsıdıkları ana ilkeyi vurgulamamız gerekiyordu ve etkileşime katılan öbür etkenleri onlara uygun ölçüde vurgulayacak ne zaman, ne yer, ne de fırsat bulabildik. Ama bir tarih kesimini sunmak, yani, pratik uygulamaya geçmek söz konusu olur olmaz sorun farklıydı ve hiçbir yanılgıya yer yoktu. Ama, ne yazık ki, yeni bir teorinin ana ilkelerini, her zaman doğru bir biçimde olmasa bile, benimser benimsemez o teoriyi tümüyle anladıklarını sananlar pek sık görülüyor. Şimdilerde yeni “marksist” olmuşların birçoğunu bu kınamanın dışında tutamam; çünkü en şaşırtıcı saçmalıklar o çevrede üretiliyor...” (Yazın ve Sanat Üzerine, K. Marx, F.Engels., Sol yay., s 33-34)