02 Şubat '02
Sayı: 05 (45)


  Kızıl Bayrak'tan
  Liberal enkaza dönüşen ÖDP
  Demokratik hak ve özgürlüklerin kapsamı...
  Düzenin yaydığı sahte umutlar ve devrimci çözüm
  Kürt halkı üzerindeki faşist ablukaya son!
  İşçi kıyımlarına karşı mücadele yolu seçilmeli
  Direniş hergün kendisini yenileyen ve güçlendiren bir tarzda sürüyor"
  KESK kurullarına doğru...
  Kültür-sanat sorunları ve sınıf mücadelesi
  "Paralı eğitime hayır!" kampanyası sürüyor...
  Özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi...
  İsviçre'de inşaat işçileri: "Mezarda emekliliğe hayır!"
  Emperyalizmin kanlı yüzü gizlenemiyor
  Devletin "muhtırası"na PKK yanıtı
  Kürt aydınlanmasının sorunları
  Ayşe Nur Zarakolu yaşamını yitirdi
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

Demokratik hak ve özgürlüklerin kapsamı sınıf mücadelesinin düzeyine bağlıdır

Hükümetin AB’ye uyum çerçevesinde hazırladığı “mini demokrasi paketi” epey bir tartışma yarattı. Daha da yaratacağa benziyor. Hatta gelen eleştiriler yüzünden hükümetin “koalisyonu”nda bile çatlaklar oluştuğu söylenebilir. Liderler zirvesi, Bahçeli’nin “tartışacak bir şey yok” sözleriyle, konuyu görüşemeden dağıldı ve top komisyonlara ve meclise havale edilmiş oldu.

Düzen cephesinde pek önem verilen “koalisyonun uyumu” imajını zedeleme pahasına tartışma yaratansa, söz konusu “mini” paketten çıkan kısıtlamaların, sadece devrimci ve ulusal (ve de dinsel gerici) muhalefeti değil, burjuva muhalefeti de kapsayacak genişlikte olmasıdır. Bu nedenle de, özellikle burjuva basının satılık kalemleri, sanki tasarı sadece 312 ve 159. maddelerde yapılan değişikliklerden ibaretmiş, TMY’nin 7 ve 8. maddelerine ilişkin değişiklikler yokmuş gibi davranıyorlar. Oysa aslında ilgilendikleri maddelerdeki değişiklikler, hele de üzerinde en çok durulan “olasılık” hesapları, sonuçta yargılanan kişiyi götürüp TMY’nin 7 ve 8. maddelerinden yargılananların yanına, yani dün açılması için en azgın saldırıları, en kanlı katliamları destekledikleri F tiplerine kapatmayı öngörüyor. Sonuçta düzen kendi kalemlerini, kendi hatiplerinibile “tecrit ve ıslah” ile tehdit ediyor.

Bu yönüyle bile ilgili yasal düzenlemeler düzenin korkularının büyüklüğünü açığa vurmaya yetiyor. Oysa, dünya jandarmasının kuyruğuna yapışmış, sırtını ona/onun yeni saldırganlık paktına dayamış bir “Yeni Türkiye Düzeni”, uzaktan bakıldığında ne kadar da “güçlü” görünmektedir!.. Bildikleri tek güç unsuru despotluk, gaddarlık, tiranlık, faşistlik olunca, doğal olarak, bu özelliklerini pekiştirecek adımlara önem veriyorlar. Ancak tarih boyunca böylesine bir güce ihtiyaç duyan tüm yönetimler, sonuçta, korkularının mahkumu ve mağlubu olmaktan kurtulamadılar. Bugünün egemenlerine hakim korkuyu biraz da bu tarih dersinin büyüttüğü belli.

Düzen içi muhalefetin tek marifeti, sadece kendini de bağlayacağını düşündüğü maddelerle ilgilenmek değil. Daha önemlisi, demokrasi ve demokratikleşme kavramlarını iğdiş ediyorlar. Gerçek anlam ve işlevinin dışında ele alıyor, değerlendirmelerini de, eleştiri ve önerilerini de bu çerçeve içinde sunuyorlar kamuoyuna. Hükümetin de gündeminde olduğu için, bu konudaki en etkili araçları AB kriterleri. Bugün tartışılan yasal düzenlemeler içinse bu fazlasıyla geçerli. Adı üzerine “uyum yasaları”dır tartışılan. Mini paket için getirilen eleştirilerin başında da, bu nedenle, AB ile uyumlu olmadığı gibi bir iddia bulunuyor. Yine bu nedenle ve haklı olarak, bu eleştiriye hükümet cephesinden de; ‘‘Hiçbir tehdit altında olmayan Norveç’te bile var. Türkiye, Norveç’ten dha mı az tehlike altında?’’ türünden yanıtlar veriliyor. Bu yolla ve demokratik hakların daha da daraltılması çabası üzerinden, demokrasi sorunu, düzen içinde (iktidar ve muhalefet arasında) sürdürülecek bir, “AB ile uyumlu mu uyumsuz mu” tartışmasına hapsedilmek isteniyor. Demokratikleşmenin, iktidarların niyet ve çabalarından ibaret bir olay olduğu yanılsaması yaratılmaya çalışılıyor.

Bu çaba, Türkiye açısından, sadece bu tartışmalar kapsamıyla da sınırlı değil. Türk devleti bunu Kürt halkının ulusal hak mücadelesini bastırmak için yürüttüğü 10 yıllık kirli savaş sürecinde, F tipini hayata geçirmek için gerçekleştirdiği zindan katliamları sırasında, işçi sınıfı ve emekçi kitleleri yıkıma sürüklediği İMF-TÜSİAD programlarının uygulanmasında vb., günübirlik tekrarladığı “demokratik rejim” yakıştırmasıyla, yıllardır yapıyor. 11 Eylül sonrasında ise ABD, tüm emperyalistler adına, aynı tabiri dünyanın karşısına dikti. Bu fırsatla körüklediği hegemonya savaşının adını, demokrasinin ilkelliğe karşı savaşı koydu. Dünyaya kan kusturmanın, baskı ve yasaklar hukukunu yerleştirmenin, işkence ve infazları yasallaştırmanın adını demokrasi koydu. Tüm emperyalist-kapitalist dünyada oluğu gibi, Türkiye’nin egemenlerince de bu aynen kabul edilip desteklendi.

Hak verilmez, alınır!

Oysa demokratikleşme, düzen cephesinden yaratılmaya çalışılan bu yanılsamanın tam tersine, ve egemen sınıf ve iktidarının niyetinin aksine (onların niyeti hep daha az vermek, mümkünse hiç vermemektir çünkü), ezilen sınıfın hak mücadeleleriyle sağlanabilir bir olgudur. Demokrasi, örneğin tartışılan konu itibarıyla “düşünce ve ifade özgürlüğü” demekse, düzene övgüyü değil eleştiri hakkını içerir, ki her hak gibi bu da uğruna mücadele vermeden kazanılamaz. Bu nedenle demokrasi genelde “hak ve özgürlükler” kavramından ayrı kullanılmaz. İşçi sınıfı mücadelesinde yerleşik bir kanıyı ifade eden “hak verilmez alınır!” şiarı da tam bununla bağlantılıdır.

Egemen sınıflar, siyasi iktidarı elinde bulundurma sayesinde, kendilerini her konuda ve sınırsız “özgür” saydıklarına ve böyle davrandıklarına göre, demokratik hak ve özgürlüklere ihtiyaç duyan, bunları kazanmak ve kullanmak için mücadele etmesi gerekenler işçi sınıfı ve emekçilerdir. Dünyanın her yanında demokratik hak ve özgürlükler bu yolla kazanılmış, demokrasinin sınırları bu şekilde genişletilmiştir. Bugünkü demokrasinin adı (burjuva demokrasisi) kimseyi yanıltmasın. En gelişmiş burjuva demokrasileri, işçi sınıfı mücadelesinin en güçlü olduğu rejimlerdir. Dolayısıyla, burjuvazinin alt tabakalarının da yararlandığı demokratik hak ve özgürlükler, ezilen sınıfların dişe diş mücadeleleriyle kazanılmışlardır. Korunmaları ve geliştirmeleri de yine ancak bu yolla mümkündür. Bu, ezilen sınıflarca böylece bilindiği i¸in de, düzenin demokrasi üzerine tüm yanıltma çabaları sonuçsuz kalmaya mahkumdur.

İki farklı sınıf, iki farklı yaklaşım

Tartışması bile son derece dar sınırlarda tutulmaya çalışılan “mini paket” kapsamındaki maddelerde, yıkıcı ve bölücü faaliyetlerle dinci gericiliğe karşı demokratik rejimi korumaya yönelik değişikliklere gidildiği söyleniyor. Bu söylem üzerinden yeniden ifadelendirirsek, söz konusu maddeler, sınıfsal ve ulusal hak ve özgürlükler ile bireysel düşünce ve inanç özgürlüklerini kapsamakta, bu konulardaki yasak ve kısıtlamaları artırmaktadır.
Bu aynı konuların işçi sınıfının devrimci programında ele alınış ve ifadelendiriliş tarzı, bize iki sınıf arasındaki pek çok farkı da göstermektedir.

Örneğin ulusal sorun konusunda devrimci program şunları söylemektedir:

”a- Her türlü ulusal baskı, eşitsizlik ve ayrıcalığın ortadan kaldırılması.

b- Kürt ulusuna kendi kaderini tayin hakkı.

c- Tüm dillerin hak eşitliği. Zorunlu devlet dilinin kaldırılması. Herkese kendi anadilinde eğitim hakkı.

d- Tüm azınlık milliyetlere kendi dillerini ve kültürlerini kullanma, koruma ve geliştirme olanağı.” (TKİP programı, II.Bölüm, Türkiye Devrimi içinde)

Devrimci program, bütün bunlar için bugünden kararlılıkla mücadele edileceğini, iktidara gelinir gelinmez de bunların derhal gerçekleştirileceğini belirtmektedir. Her ulusun en demokratik haklarının bir özeti durumundaki bu temel taleplere burjuva iktidarın verdiği yanıtı ise biliyoruz. İnkar ve imha üzerine kurulu bir kirli savaş. Bugünkü yasal değişiklik özgülünde de, bu taleplerden herhangi birinin dillendirilmesinin şiddetle yasaklanması.

Yine işçi sınıfının devrimci programındaki inanç ve vicdan özgürlüğü konusu, iki sınıf-iki tutum arasındaki farkları daha da çarpıcı biçimde gün yüzüne çıkarmaktadır.

"-İnanç ve vicdan özgürlüğü.

- Din ve devlet işlerinin tam olarak ayrılması. Diyanetin dağıtılması. Devletin dinsel kurumlara her türlü yardımına son. Gericilik yuvası tarikat ve cemaatlerin dağıtılması. Mezhepsel ayrıcalıklara ve baskılara son.” (Aynı bölüm, Acil Demokratik ve Sosyal İstemler kısmı”

Bu maddelerde açıkça görüldüğü gibi, işçi sınıfı, inanç ve vicdan özgürlüğünün, devletin bu konulara yardım ve engel, destek ve kısıtlama getiren tüm müdahalelerinin ortadan kaldırılmasıyla birlikte gerçekleşebileceğini bilir ve ifade eder. Oysa burjuvazi, her konuda olduğu gibi (hatta daha fazla) din ve vicdan özgürlüğü konusunda da tam bir sahtekarlıkla davranır. Bir yandan, dini ve tarikatleri devlet eliyle besleyip kurumlaştırırken, diğer yandan “laiklik ve şeriata karşı mücadele” demagojisi yürütür. Bir dine, bir mezhebe, bir tarikata ayrıcalıklar sağlarken, diğerlerini baskı altında tutar. En hafifinden yok sayar.

Örnekleri tüm haklar konusunda çoğaltabiliriz. Ama öz itibarıyla tümünde aynı veya benzer sonuçlarla karşılaşılacaktır. İşçi sınıfı çıkarlarını sorunu tüm açıklığıyla ortaya koymakta görürken; burjuvazi yalan ve saptırmalardan çıkar ummakta, her konuda bu yola başvurmaktadır.

Fakat daha da önemlisi, haklar ve özgürlüklerin kazanılması ve kullanılması konusundaki farklılıktır. Programda da açıkça ifade edildiği gibi, işçi sınıfı, tüm demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılması, kullanılması ve korunmasını bunlar uğruna mücadele edilmesine bağlarken; burjuvazi, kendi istek ve niyetlerine, iç ve dış dengelere vb. bağlı göstermeye çalışır. Bilmezlikten değil elbette, işine öyle geldiği için.

Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerininK bugün bu hak gaspları konusunda sessiz kalmaları, haklarını korumak için ayağa kalkmamamaları, burjuvazinin aldatmacalarına kandıkları, hakların bahşedileceğini sandıkları için değil kuşkusuz. Bu suskunluğun nedenlerini burada saymak gerekmiyor, ama sonsuza kadar sürmeyeceğini, bundan kimsenin kuşkusu olmaması gerektiğini belirtmekte yarar var. Düzen sahipleri tam da bundan kuşku duymadıkları için, fırsat elde iken hak gasplarına hız veriyorlar. İşçi sınıfı ve emekçiler cephesinde de yapılması gereken, geçmişe ilişkin kuşku, kaygı ve yüklerden kurtularak güvenle geleceğe hazırlanmak, bu çerçevede sınıf mücadelesini yükseltmenin yol ve araçlarıyla ilgilenmektir.



TÜSİAD neye ve neden itiraz ediyor?

Mini pakete bir tepki de patronlar kulübü TÜSİAD’dan geldi. Söz konusu düzenlemelerin “Türk halkının taleplerini karşılamadığı” ithamıyla ortaya çıkan TÜSİAD, hatırlanacağı gibi, bunu hep yapıyor. Bir yandan İMF ile el ele “Türk halkı” dedikleri milyonlarca işçi ve emekçiyi yıkıma sürükleyecek programlara imza atarken, diğer yandan ve ikide bir de “demokratikleşme” vaazları vererek, kendilerini bu faşizmi pekiştirilmesi süreçlerinin dışında/karşısında göstermeye çalışıyorlar. Oysa artık herkes biliyor ki, Ankara’dakiler onların istek ve ihtiyaçları doğrultusunda yönetmektedir ülkeyi.

Onbinlerce işçiyi işten atmak, ücretleri düşürmek, fiyatları zamlandırmak... Bunlar “sanayici ve işadamı” kapitalistlerin işi. Sefalete itilen kitlelerin tepkisini bastırmaya yönelik önlem almak da siyasi iktidarın görevi. Buna işkence de dahil, faşist yasaların çıkarılması da. Bu böyle olduğu halde, bir de ortaya çıkıp demokrasi havarisi kesiliyorlar.

Ama, ne TÜSİAD’ın demokrasi havariliği, ne ABD’nin “demokratik rejim” kovboyluğu kitleleri aldatmaya yetebilir. Demokrasiye gerçekten ihtiyacı olan işçi sınıfı ve emekçi kitleler, demokratik hak ve talepleri uğruna ayağa kalktıklarında, kapitalistlerin ve emperyalist ağababalarının tüm bu sahte söylemleri yere çalınacak. Kitlelerin karşısına gerçek yüzleri-gerçek ifadeleriyle çıkmak zorunda kalacaklar.



DİSK izin vermeyecekmiş!..

Yeni yasaklar, kısıtlamalar ve ceza tehditleriyle yüklü yeni yasal düzenlemelere bir tepki de DİSK yönetiminden geldi. Yapılan basın açıklamasında değişiklikle getirilen yeni yasaklara değinildikten sonra, “DİSK olarak izin vermeyecek”lerini ilan ettiler. Fakat bunu nasıl yapacakları hakkında en küçük bir ima bile yok. Dolayısıyla da kimsenin DİSK’in bunu nasıl yapacağını merakla beklediği de yok.

Nasıl ve niye beklensin ki?

DİSK yeniden kurulduğundan bu yana, bırakın toplumsal-siyasal saldırıları, işçi sınıfı ve emekçilere doğrudan yönelen, onların köleliğini artırmayı hedefleyen ekonomik saldırılar karşısında bile bir kez olsun engelleme niyet ve davranışı göstermemiş. Mezarda emeklilik ve tahkim gibi yasaların çıkarılmasında, tensikatlarda, asgari sefalet ücreti belirlemelerinde, ve daha binbir hak gaspında gıkı çıkmamış. Neredeyse varlığı tartışılır hale gelmiş. Şimdi kim ve nasıl inansın DİSK’in izin vermeyeceğine!

DİSK’in açıklaması, onun bugünkü yapısı nedeniyle tam bir palavradır. Gerçekte engellemenin tek imkanı, tek yolu vardır; işçi sınıfının eylemli karşı duruşu. DİSK açısından bunun (unutturmaya çalıştığı uzak bir geçmişinde de kalsa) somut bir örneği de vardır: DGM direnişleri. Düzen bu mahkemeleri ilk kurmaya kalktığında karşısında işçi sınıfının militan direnişini bulmuş ve geri adım atmak zorunda kalmıştı. Yani işçi sınıfı DGM’lerin kurulmasına ilişkin yasanın çıkarılmasına izin vermemişti. Direniş kararını verense bir işçi sendikası, DİSK’ti.

Demek ki aslında mümkündür. Saldırı yasalarının çıkarılması önlenebilir. DGM direnişleri bunun yolunu da, aracını da göstermektedir: İşçi sınıfının örgütlü-militan mücadelesi. Başka yol yoktur. Toplumun işçi sınıfının devrimci mücadelesi dışında bir kurtuluşu bulunmamaktadır.