02 Şubat '02
Sayı: 05 (45)


  Kızıl Bayrak'tan
  Liberal enkaza dönüşen ÖDP
  Demokratik hak ve özgürlüklerin kapsamı...
  Düzenin yaydığı sahte umutlar ve devrimci çözüm
  Kürt halkı üzerindeki faşist ablukaya son!
  İşçi kıyımlarına karşı mücadele yolu seçilmeli
  Direniş hergün kendisini yenileyen ve güçlendiren bir tarzda sürüyor"
  KESK kurullarına doğru...
  Kültür-sanat sorunları ve sınıf mücadelesi
  "Paralı eğitime hayır!" kampanyası sürüyor...
  Özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi...
  İsviçre'de inşaat işçileri: "Mezarda emekliliğe hayır!"
  Emperyalizmin kanlı yüzü gizlenemiyor
  Devletin "muhtırası"na PKK yanıtı
  Kürt aydınlanmasının sorunları
  Ayşe Nur Zarakolu yaşamını yitirdi
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Tecrit, işgal, abluka ve katliamlara rağmen Filistin halkı direniyor...

Özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi
tel örgülerin arkasına sığmaz!

Genişleyen uluslararası abluka

Filistin’e yönelik emperyalist-siyonist kuşatmanın kapsamı her geçen gün genişletiliyor. Askeri işgal girişimlerine ve katliamlara paralel olarak emperyalist siyasal baskılar da artırılıyor. Filistin halkının uzun yıllara yayılan haklı ve meşru direnişi, bir halkın bağımsızlık davası “terörle mücadele” adı altında başlatılan saldırıların tozu dumanı içinde boğulmaya çalışılıyor. Dün bir takım nedenlerle Filistin’in bağımsızlık mücadelesine destek sunanlar, bugün emperyalist tehditlerden korunmak ve vadedilen kırıntılardan yararlanmak için Filistin halkını yüzüstü bırakıyorlar. Dün ABD emperyalizmi, Arap devletlerinin sunduğu desteği yitirerek bölgede kurmaya çalıştığı hakimiyetini riske atmamak için Filistin sorununda “arabulucu” bir maskenin arkasına gizlenmek ihtiyacı duyuyordu. Bugün ise uluslararası desteğin zayıflamış omasını da fırsat bilerek “terörle mücadele” konseptinin kanlı uygulayıcılarından olan İsrail siyonizmine tereddütsüz ve kapsamlı bir destek sunuyor.

ABD emperyalizmi Filistin’deki direnişi aynı zamanda kendi egemenliğine karşı sürdürülen bir direniş olarak görüyor. Bunda hiç de haksız sayılmaz. Zira Filistin’in bağımsızlık sorunu, aynı zamanda İsrail’in emperyalist çıkarlar çerçevesinde kuruluşu ve desteklenmesi sorunudur. Kuruluşundan bu yana İsrail siyonizmi sırtını ABD emperyalizmine dayadığı için ayakta kalabilmekte, bölge halklarına pervasızca saldırılarda bulunabilmektedir. Filistin halkının bu çerçevede kazanacağı bir zafer, İsrail’in olduğu kadar ABD emperyalizminin de hanesine bir yenilgi olarak yansıyacaktır. Üstelik böyle bir gelişme, 11 Eylül sonrası tırmandırılan emperyalist saldırganlığa karşı tüm dünyada yükseltilen mücadeleye de güç verecektir.

Bu nedenle Filistin’in bağımsızlık ve özgürlük sorunu anti-emperyalist bir mücadele sorunudur. Bölgedeki ve daha özelde Filistin üzerindeki emperyalist-siyonist egemenliğin kırılması sorunudur. Anti-emperyalist mücadele çizginden sapılmamaması ve enternasyonal bir desteğin örgütlenebilmesi, bu sorunun çözümünde can alıcı bir rol oynamaktadır. Her iki açıdan da Filistin’deki bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi giderek daha kritik bir süreci yaşıyor.

ABD Arafat’ı yalnız bırakıyor

Geçen hafta ABD Başkanı Bush, Arafat yönetimini iyice köşeye sıkıştırmak için bir dizi yeni karar aldı. Buna göre, eğer Arafat yönetimi İsrail saldırılarına karşı direnen güçleri kontrol etmezse ABD Filistin ile ilişkileri askıya alacak. Buna ek olarak Filistin’in Amerika’daki temsilciliğinin kapatılması da gündeme getirilecek. Arafat’ın kontrolündeki El Fetih grubuna bağlı El Aksa Şehitleri Tugayı’nın Hamas ve İslami Cihad gibi terör listesine alınması da sözkonusu ediliyor. Bir sonraki adım ise, bir süredir dillendirelen fakat henüz olgunlaşmadığı ve gerekmediği için başvurulmayan Arafat’ın kendisinin de teröristler listesine alınması düşüncesinin hayata geçirilmesidir.

İçerdeki ve dışardaki abluka sonuç vermezse ABD bu yola başvurmaktan geri durmayacağını çeşitli vesilelerle ortaya koymuş bulunuyor. Bunun yolunu döşemek için, bir süredir sistemli olarak Arafat’a, “bizim için vazgeçilmez değilsin, ayağını denk al” mesajları veriliyor. ABD basınının ve Beyaz Saray’ın, Kızıldeniz’de ele geçirilen silah yüklü geminin Filistin tarafından İran’dan sipariş edildiği, bu yüzden asla Arafat’a güvenilmeyeceği tezini özel olarak öne çıkarması da bunun bir parçası. ABD, arabulucu olarak bölgeye gönderdiği temsilcisini (A. Zinni) geri çekerek, Arafat’ın pek umut bağladığı masabaşı mesaileriyle varılacak “barış”, “uzlaşma” gibi bir derdinin olmadığını da göstermiş oldu.

Kısaca ABD emperyalizmi, çoğu karşılıksız askeri ve ekonomik yardımların yanısıra, Filistin topraklarını kuşatan İsrail’e uluslararası diplomatik ve siyasal cephede bütün gücüyle desteğini sunmaya çalışıyor. Şaron’un önümüzdeki Mart ayı başında ABD’ye yapacağı ziyarette bu desteğin daha da arttırılması ve yeni bir dizi saldırının gündeme getirilmesi bekleniyor.

Filistin halkı duvarların arkasına hapsedilmek isteniyor

Geçen hafta iki Filistin kentini talan eden İsrail, şimdi de Filistinlileri duvarların arkasına hapsetmek için Kudus’ü Filistin’den ayıracak bir duvarın inşasına onay verdi. Gerekçe yine aynı: Güvenlik! Hazırlanan plana göre zaten dikenli tellerle ve yüzlerce kontrol noktasıyla adeta açık bir cezaevine çevrilen Filistin yerleşim birimleri, üzerinde gece görüşlü kameralar bulunan ve özel birliklerce korunacak olan kilometrelerce uzunluğunda duvarlarla çevrilecek. Böylece Filistin halkı Kudüs’ten ve diğer İsrail kentlerinden tamamıyla yalıtılmış olacak.

Kudüs’ün kalın duvarlarla Filistin halkına kapatılmak istenmesinin kuşkusuz ki kendi başına siyasal bir anlamı var. Zira Kudüs, müslüman halk için kutsal sayılan bir kent ve pek çok dini yapıyı içerisinde barındırıyor. Böylesine bir uygulama Kudüs üzerinde Filistin halkının tarihsel hak iddiasının kaba biçimde sona erdirmeyi amaçlıyor. Öte yandan bu uygulama, hapis hayatının ötesinde, binlerce Filistinlinin iş ve ticaret yaşamının tamamıyla sona ermesi anlamına geliyor.

Filistin yönetimine dönük abluka, katliam ve baskı uygulamaları, açlıkla teslim almaya dönük saldırılar, en kaba ve barbar biçimde bir halkın duvarların arkasına hapsedilmesine kadar uzanabiliyorsa eğer, örülen duvarları İsrail siyonizminin içine düştüğü çaresizliğinin bir göstergesi saymak gerekir. Daha uzun ölçekte bakıldığında, 1967’de başlayan işgalin ve 35 yıldır eksik edilmeyen terör ve katliamların, üstelik kendileri açısından en olumlu koşullarda bile, bir işe yaramadığı ve yaramayacağı görülüyor.

İsrail savaş karşıtlarından onurlu bir çıkış

Geçtiğimiz hafta 60 kadar İsrail’li yedek asker “masum ve savunmasız” Filistinlilere kötü muamele yapıldığı, İsrail’in halka karşı suç işlediği gerekçesiyle bir girişim başlattılar. Filistin topraklarında askerlik yapmayacaklarını bir dilekçeyle kamuoyuna duyurdular. Askerler dilekçelerinde,” Bundan böyle Yeşil Hattın ötesindeki topraklarda işgal, çevreye zarar verme, barikat kurma, öldürme ve insanlara kötü muamele etme gibi faaliyetlere katılmak istemiyoruz” dediler. Önlerine en az 500 kişiye daha ulaşıp bunu bir kampanya olarak örgütleme hedefi koyan yedek askerler, olumsuz tepkilere rağmen bu yöndeki çabalarını sürdüreceklerini belirttiler.

Küçük çaplı da olsa da bu türden tepkiler, aslında giderek kalıcı ve gerçek bir barışın nasıl sağlanacağını ortaya koyan anlamlı girişimlerdir. Emperyalizmin dizginsiz siyasal, ideolojik ve askeri terörü karşısında direniş hattının örgütlenebilmesi için bu türden çıkışların artması ve güçlendirilmesi gerekiyor. Özellikle emperyalist ülkelerde ve sıcak çatışmaların yaşandığı bölgede halkların böylesi bir çaba içinde olmalarının paha biçilmez bir önemi var. Filistin halkına yönelik kapsamlı kuşatma, terör ve baskıyı kırmak için bu topraklardan da anlamlı bir destek örgütlemek, Türkiye işçi sınıfı ve devrimcilerinin önemli bir görevidir. Bu herhangi bir halka karşı yerine getirilmesi gereken bir görevin ötesinde, bizzat Türkiye ve bölgede devrimci mücadeleyi geliştirmek içi yerine getirilmesi gereken onurlu bir görevdir. Bu bilinç ve sorumlulukla hareket edildiğinde, en barbarca yöntemler dahi onları kurtaramayacaktır.

“Halkların kardeşliği” şiarı, egemen sömürücü sınıfların yüzyıllardır yıkıma uğrattığı halkların gerçek bir barışa ve özgürlüğe olan özleminin karşılığıdır. Zulme, sömürüye, eşitsizliğe karşı verilen her savaşta bu özlem biraz daha güçlenir ve hayat bulur.



Katil Şaron Sabra-Şatilla katliamındaki
suç ortağını ortadan kaldırdı

1982 yılında Beyrut’u işgal eden siyonist ordu, deniz, hava ve karadan kenti bombalayarak harabeye çevirmişti. Filistin’in özgürlüğü için silahlı mücadele veren örgütlerin Lübnan’ı terketmeye zorlanmasıyla sonuçlanan savaşın ardından İsrail güçleri tam bir sürek avı başlatmıştı. Ancak Beyrut’un işgali sırasında Filistin mülteci kampları Sabra ve Şatilla’da gerçekleştirilen katliam dönemin en vahşi saldırısı olarak tarihe geçti. Bu kıyım o dönem İsrail Savunma Bakanı olan Şaron güdümünde faaliyet gösteren Falanjist milisler eliyle, İsrail ordusu denetiminde gerçekleştirildi. Çoğu kadın ve çocuklardan oluşan iki bini aşkın Filistinli akıl almaz bir vahşetle katledildi.

Türk sermaye devletinin stratejik ortağı İsrail’in başbakanı ve ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki en sadık adamı olan Arial Şaron, Sabra ve Şatilla katliamının bir numaralı sorumlusudur. Nitekim bu katliamdan sonra Şaron’un lakabı “Beyrut kasabı” olmuştur.

Sabra ve Şatilla katliamından tesadüfen kurtulan 23 Filistin’li, Belçika’da Şaron aleyhine insanlık suçu işlediğinden dolayı dava açmışlardı. Brüksel İstinaf Mahkemesi davayı kabul edip etmeyeceğine 6 Mart tarihinde karar verecek. Bu davadan fazlasıyla rahatsız olan “Beyrut kasabı”, Belçika’ya yapmayı planladığı bir gezisini iptal etmek zorunda kaldı.

6 Mart tarihi yaklaşırken, katliamın tetikçisi Falanjist Milisler’in eski lideri Elias Hubeyka, üç korumasıyla birlikte arabası havaya uçurularak öldürüldü. Hubeyka’nın son açıklamaları, eylemin biçimi ve zamanlaması nedeniyle, bu suikastin MOSSAD tarafından yapıldığına kesin gözüyle bakılıyor. Zira Hubeyka’nın yaptığı son açıklama, siyonistlerin, Belçika’da Şaron aleyhine açılan davadan duydukları rahatsızlığı daha da artıracak bir içeriğe sahipti.

Belçikalı senatör J. Dubie, Hubeyka için, “Sabra ve Şatilla katliamları konusunda söyleyecekleri vardı ve kendisini tehdit altında hissediyordu” dedi. Hubeyka senatöre, “Brüksel’de Arial Şaron ile ilgili dava kabul edilirse gelir ifade veririm” demiş. Hubeyka’nın bu gelişmelerin hemen ardından öldürülmesi, kirli cinayetler dosyası oldukça kabarık olan ve sürekli yenilerini ekleyen MOSSAD’ın eski sadık müttefikini de ortadan kaldırmaktan çekinmediğini göstermiştir.

Lübnan’da yayınlanan Daily Star gazetesi ise, Hubeyka’nın, Şaron’u suçlayan kanıtları teybe okuduğunu, kasetin kopyalarını avukatlarına teslim ettiğini yazıyor ve “Hubeyka’nın ifadesinin, Şaron’un katliamdaki rolünün inanıldığından çok daha büyük olduğu ve Şaron’un kıyımdan doğrudan sorumlu olduğunu ortaya koyduğu”nu belirtiyor.

“Beyrut kasabı” Şaron sorumlu olduğu kıyımların canlı tanıklarını ortadan kaldırarak elbette kendini aklayamaz. Burjuva mahkemelerinde yargılansa da yargılanmasa da, bu eli kanlı katil halkların vicdanında mahkum olalı yıllar oldu. İşlediği suçların hesabını da burjuva savcıları değil, halklar soracaktır.