17 Kasım '01
Sayı: 35


  Kızıl Bayrak'tan
  Son eylemler ışığında sınıf ve kitle hareketinin durumu
  Ankara yürüyüşü ve mitingi: Karşılamalarda coşku, Ankara'da kitlesel gösteri
  Kamuda tasfiye saldırısı
  DİSK, KESK Ankara yürüyüşü ve Emek Platformu'nun eylemleri...
  Armutlu'ya ve Alibeyköy'e operasyon!
  Yoldaşlarının kaleminden Armutlu şehitleri...
  Ekim Gençliği'nden...
  Savaş, anti-emperyalist mücadele ve zor dönem devrimciliği
  "Uygar" batı, "barbar" doğu!...
  Uluslararası hareket
  Emperyalist barbarlık ve çevre tahribatı
  Noam Chomsky ile röportaj...
  Güney Kürdistan, olası gelişmeler ve devrimci yurtsever tutum
  Size verilecek bir gülüm vardı...
   Parti bilinciyle sınıfa, kitlelere!
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Devleti değil ekmeğimizi küçültüyorlar...
İşsizliği ve yoksulluğu katmerleştiriyorlar...

Kamuda tasfiye saldırısı

Hazırlıkları yapılan 2002 yılı bütçesi işçi ve emekçilere dönük yeni ve kapsamlı bir saldırıyı haber veriyordu. Bu saldırının içeriğinde nelerin olduğu ise İMF’nin son ziyaretiyle kesinleşmiş bulunuyor.

“Devleti küçültmek gerekir”

Sermayenin önemli örgütlerinden TOBB’un Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu, ekonomik krize karşı ne yapılması gerektiğini soran gazetecilere, “Ankara’yı, kamuyu küçültmeliyiz. Bizim kamuyu beslememiz mümkün değil. Bittik, tükendik artık’’ diye yanıt veriyor. Benzeri şeyleri burjuva siyasetçilerden, köşe yazarlarından da sıkça duymaya başladık. Kısacası son günlerde düzen cephesine mensup hayli geniş bir koro durmadan “devleti küçültmek gerekir” şarkısını söylüyor. Hepsi de fikir birliği içerisinde devlet harcamalarının kısılmasının, devlete bağlı kimi kurumların tasfiyesinin gerektiğinden söz ediyor, devletten maaş alanların sayısının azaltılmasının zorunlu olduğunu savunuyorlar.

Burjuva devlet aygıtının bugün devasa büyüklükte olduğu açık. Fazlasıyla masraflı olduğu da. Türkiye’deki sermaye devleti NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip. Bütçenin çok önemli bir bölümü ordunun harcamalarına gidiyor. Gene 120 bin kişilik bir polis gücü, yaygın bir istihbarat örgütlenmesi ve 600 civarındaki cezaevi sermaye adına ülkede “huzur ve güvenliği” sağlamak için kullanılıyor. Bunların hiçbir masrafından kaçınılmıyor, buralara oluk gibi para akıtılıyor.

Devlet bütçesinin sermaye tarafından bir sömürü ve rant elde etme aracı olarak kullanıldığını da buna ekleyelim. Her yıl binbir türlü yolla bütçeden şirketlerin kasasına trilyonlarca lira aktarılıyor. Geri ödenmeyen krediler, batan bankalar, iflaslar; bunların hepsi de kitabına uydurularak devlet bütçesinden karşılanıyor.

Fakat sermaye sözcülerinin bugün üzerinde hararetle tartıştığı, azaltmayı düşündüğü harcamalar, dolayısıyla da küçültmeyi tartıştıkları devlet bu devlet değil. Ne orduyu küçültmekten, ne polis sayısını azaltmaktan, ne de F tipi cezaevlerini kapatmaktan sözediyorlar. Tersine, savaş bahanesiyle ordunun yeni silah sistemleri alması, ülkede “huzur ve güvenliğin” sağlanması bahanesiyle de polis teşkilatının güçlendirilmesi ve yeni cezaevlerinin yapılması gündemde. Yani devletin asıl harcamalarının azaltılmasından sermaye cephesinde hiç kimse bahsetmiyor.

Aslına bakılırsa özelleştirmeler, sosyal hakların gaspı hangi nedenlere dayanıyorsa, bugünkü “devleti küçültme” tartışmaları da aynı nedenlere dayanıyor. Bunları kısaca vurgulamak gerekirse, Türkiye’de devlet hem ekonomi içerisinde hem de bir takım sosyal hizmetlerin yerine getirilmesinde önemli yer tutuyor. Emperyalist ve yerli tekellere kârlı yatırım ve pazar alanları açılabilmesi için bunların tasfiye edilmesi gerekiyor. Diğer taraftan ise işçi sınıfının kamuda istihdam edilen kesimi önemli bir sendikal örgütlenme düzeyine sahip. Kamuda çalışan işçilerin görece bir takım ekonomik ve sosyal hakları var. Son yıllarda bu ekonomik ve sosyal haklar önemli ölçüde aşındırılmış olsa da, şu halleriyle sınıfın örgütsüz kesimlerine “kötü örnek” olacak durumdalar. Tekellere daha geniş yatırım ve sömürü alanlı açılabilmesi ve Türkiye’nin tam bir ucuz işgücü cenneti haline getirilmesi planları gereğince, devletin sanayi ve hizmet sektöründeki faaliyetlerinin mümkün olduğunca tasfiye edilmesi gerekmektedir. Özelleştirmeler, eğitim ve sağlık hizmetlerinin paralı hale getirilmesi, emeklilik yaşının yükseltilmesi, devlet kurumlarındaki birçok işin taşeron firmalara ihalesi; bütün bunlar “devleti küçuuml;ltme” saldırısının birbirini tamamlayan parçalarıdır.

Buradan şu sonuç çıkmaktadır ki sermaye sözcülerinin tasfiyesini istedikleri, kamu kurumlarında ve KİT’lerde çalışan milyonlarca işçi ve emekçinin ekonomik-sosyal haklarıdır. Yani “devletin küçültülmesi” dedikleri şey, kamuda çalışan işçi ve emekçilerin işsizliğe, sefalete mahkum edilmesinden başka bir şey değildir ve doğrudan doğruya emperyalizmin politikaları gereğince bu yapılmak istenmektedir. İMF, krizler içinde debelenen Türkiye’ye verilecek yeni kredileri bu kez “devlet harcamalarının kısılması” şartına bağlamıştır ve sözünü dinletinceye kadar da kredi görüşmelerini askıya almıştır. Hükümet tamamıyla boyun eğdikten sonradır ki, Türkiye’yle üç yıllık yeni bir istikrar programı için anlaşma yapılacağı açıklanmıştır. Buna karşılık hükümet yenistikrar programını İMF’ye onaylatmak ve 9-10 milyar dolarlık kredi desteğini alabilmek için devlet harcamalarında en az 3 katrilyon liralık kısıntıya gidileceğini bildirmiş, bunun için bir “tedbirler paketi” hazırlamıştır. Açıklanan bu tedbirler paketi kamudaki işçi ve emekçilere dönük kapsamlı bir sömürü ve hak gaspı saldırısını içermektedir.

Kamu’da çalışan işçi ve emekçiler
açlık ve sefalete mahkum ediliyor

Bu paketteki “tedbir”lerden bir kısmı kamudaki işçi ve emekçilerin ücretlerinin daha da aşağı çekilmesini hedeflemektedir. Örneğin kamu emekçilerinin maaşlarının önümüzdeki yıl başında yüzde 10, yılın ikinci yarısında ise yüzde 5 arttırılması öngörülmektedir. Enflasyonun yüzde100’ün üzerinde seyrettiği koşullarda yüzde 10-15 ücret zammının emekçilerle alay etmekten başka bir anlama gelmeyeceği açıktır. Hükümet bu yolla kamu emekçisinin cebinden bir yıl içinde 400 trilyon daha çalmayı planlamaktadır.

İMF kamu işçisinin ücretlerine de göz dikmiştir. Geçen yıl yapılan satış sözleşmesinde kamu işçilerinin gelirleri büyük ölçüde tırpanlanmıştı. Şimdi de aldıkları ikramiyelerin çalınması gündemdedir. Kamuda çalışan işçiler normalde yılda iki ikramiye alıyorlar. Bu ikramiyeler daha önce Bakanlar Kurulu kararıyla ikişer takside bölünmüştü, yani işçiler paralarını dört parça olarak alıyorlardı. Şimdi devlet iki ikramiyeden birinin ödenmesini 2003 yılına ertelemek istiyor. Bu yolla da kamu işçisi sermayeye 135 trilyor kaynak aktarmaya zorlanıyor. Dahası, bir yıl sonra ödenecek ikramiye bu süre boyunca faiz işletilmeyeceği için zaten büyük ölçüde değer yitirmiş olacak.

Kamu işçisinin ücretlerini aşağı çekmek için bulunan bir diğer yöntem ise ücretsiz izin uygulaması. KİT işçilerinin dönüşümlü olarak yılda birer ay ücretsiz izine gönderilmeleri planlanmaktadır.

Yüzbinlerce kamu işçisi
işini kaybedecek

Hükümet kamudaki işçi ve memur sayısını azaltmak için zorunlu (re’sen) emeklilik uygulamasına da hız verecek. İMF’ye sunulan plana göre, kamuda en az 100 bin kişi zorunlu emeklilik saldırısının hedefi durumunda. Şimdiye kadar devlet tazminatlarını ödeyemediği için kitlesel bir biçimde emekliye ayırma uygulamasına yanaşmıyordu. Şimdi ise sadece gönüllüler değil, belli bir çalışma süresini doldurmuş herkes emekliye ayrılmaya zorlanacak.

İşçi sayısını azaltmak için düşünülen bir başka “tedbir” ise kamuda çalışan kadrolu ve geçici işçilere ticaret yasağı konulması. Aldıkları maaşla geçinemeyen işçilerin bir kısmı başka işler de yapıyor. Sadece yılın belli dönemlerinde devlet kurumlarında çalışan geçici işçiler de aç kalmamak için ister istemez başka işlerle uğraşıyorlar. Şimdi devlet işçilerin başka işlerle uğraşmasını da işten atmanın bir bahanesine dönüştürmek istiyor. “Ya burada çalışırsın ya da kendi işinde” diyerek, işçilerin bir kısmını işten ayrılmaya zorlayacaklar.

Çalışan sayısını azaltmak için birçok kuruluşun taşra teşkilatları ya birleştirilecek ya da tamamen tasfiye edilecek. Bu tasfiyenin en kapsamlısı Köy Hizmetleri’nde yaşanacak.

 Köy Hizmetleri, köy yollarının yapımının yanısıra köylere içme suyu götürülmesi, tarımsal altyapının iyileştirilmesi, kanal ve gölet yapımı, kışın karla mücadele, su kaynaklarının taranması gibi bir dizi önemli alanda faaliyet yürütüyor. Tarımda yıkım saldırısına paralel olarak tasfiyesi gündeme gelen kurumdan son on yılda 30 bin kişinin çıkartıldığını bizzat genel müdürün kendisi söylüyor. Gerçekten de 1990 yılında kurumda 80 binden fazla işçi çalışıyordu. Gelinen yerde bu rakam 50 binin altına düşmüş durumda. Şimdi bu tasfiyenin son aşaması tamamlanacak. Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü bir koordinasyon birimi haline getirilecek, illerdeki teşkilatları ise valiliklere devredilecek. Kamudaki tasfiye Köy Hizmetleri ile sınırlı değil. Yolcusu az olan havaalanları kapatılacak, kâr getirmeyen tren seferleri kaldırılacakTHY’nin yurtdışı bürolarının pek çoğu kapatılacak, TİGEM’in merkez atölyesi tasfiye edilecek. Benzeri uygulamalara hemen tüm kamu kurumlarında gidilecek. Bu da binlerce işçi ve kamu emekçisinin işinden olması anlamına gelecek.

Saldırı tüm işçi ve emekçilere dönük

İMF’den yeni kredi almak ve 3 yıllık yeni bir stand by anlaşması yapmak karşılığında gündeme getirilecek saldırı paketi sadece kamudaki işçi ve emekçileri ilgilendirmiyor. Kamuda çalışan işçi ve emekçilerin önemli bir kısmının işini kaybedeceği, geri kalanların da derin bir sefalet içine yuvarlanacağı açık. Fakat saldırının toplamı gözetildiğinde, yıkımın bununla sınırlı tutulmayacağı, işçi ve emekçilerin, küçük üretici köylülüğün istisnasız tamamının bu saldırılardan etkileneceği görülüyor. Vergilerin arttırılması, temel tüketim maddelerine yüksek oranlarda zamlar yapılması, tütün ve şeker yasalarının yeniden gündeme alınması gibi birçok maddesi daha var bu saldırının. Yeni imzalanacak stand by antlaşmasının koşullarının bundan önceki anlaşmalardan çok daha ağır olaca&currn;ını bizzat burjuva ekonomistler açıklıkla ifade ediyorlar. Önceki stand by anlaşmasının 2000 yılı başından bu yana yarattığı yıkım ve sefalet gözönüne alındığında, önümüzdeki dönemde yaşanacak ekonomik ve sosyal tahribatın alacağı boyutlar daha rahat anlaşılır.

Sermaye iki yıl öncesinin
imkanlarına sahip değil

Sermaye sınıfı bitip tükenmeyen krizlerinin faturasını bir biçimde işçi ve emekçilere ödetmek zorunda. Bundan öncekileri ödetti. Fakat yeni krizlerle yüzyüze kaldı. Krizleri sistem üretiyor çünkü. Bu krizi de gene işçi ve emekçilere ödetmek zorunda. Ayakta kalmasının başka yolu yok. Fakat bu kez elindeki olanaklar iki yıl öncesine göre hayli azalmış durumda. Hem düzen partilerinin hem de hükümet ve meclisin işçi ve emekçilerin gözünde hiçbir inandırıcılığı kalmadı artık. Sadece bu kadar da değil. Düzen artık sendikal ihanet çetelerini de işçi ve emekçileri yanıltmak ve oyalamak için çok rahat kullanamayacak bir halde. Onların da fazla bir güvenilirliği kalmamış bulunuyor.

Bunlar bir yana, doğrudan doğruya emperyalizm ve onun kurumları bugün işçi ve emekçiler arasında giderek yaygınlaşan tepkinin hedefleri durumundalar.

Sınıf ve kitle hareketi
iki yıl öncesine göre daha avantajlı

Bundan iki yıl önce başlatılan büyük saldırı dalgasına karşı işçi ve emekçiler gereken yanıtı verememişlerdi. Kimi nedenlerine yukarıda değindiğimiz bu durum sonuçta sermayenin kolay başarılar kazanmasına yol açmıştı.

Şimdi kolay başarılara imkan veren bu tablo belli düzeyde değişmiştir. Önümüzdeki dönemde saldırıların daha çok KİT’lerdeki işçileri ve temel sektörlerdeki sınıf bölüklerini hedeflemesi, karşı koyuş için bir dizi imkanın daha ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Örgütlülük ve mücadele deneyimi nispeten yüksek sınıf bölüklerinin mücadelenin içine itilmeleri bunlardan biridir.

Günü kurtarma kaygısıyla değil geleceği kazanma perspektifiyle bakılırsa eğer, sınıf ve kitle hareketini ileri bir düzeyden örgütlemenin olanaklarının giderek çoğaldığı, saldırıların derinleşmesiyle daha da çoğalacağı görülecektir.

Parti programının sunduğu açıklıklar ışığında sınıfa dönük uzun soluklu bir politik müdahale ve örgütleme çabasına girişmek, bu çabayı kamuda ve özel sektörde yer alan temel sektörlerdeki sınıf bölüklerine dönük olarak yoğunlaştırmak... Sermayenin saldırılarını bugünden yarına boşa düşürmek mümkün olmasa bile, siyasal bir sınıf hareketinin yaratılması noktasında bugünden adımlar atmak, kayda değer bir mesafe almak... Asıl sorumluluk alanı budur. Bu sorumluluk hakkıyla yerine getirildiği ölçüde, asıl devrimci siyasal başarı da bu alanda kazanılacaktır.




Sermayenin sınıf içindeki ajanı

Bayram Meral işbaşında

Sendikal ihanet çetesinin en kaşarlanmış, en kıdemli üyelerinden Bayram Meral yine coştu. Tabanda biriken öfkenin, mücadele isteğinin farkında olan ve işçiler üzerindeki denetimi ne pahasına olursa olsun korumaya çalışan bu sermaye uşağı orada burada hükümete karşı en sert eleştirileri yöneltmeye başladı.

Geçen hafta yaptığı bir basın toplantısında şunları söyledi mesela: “Kamu kurumlarının küçültülmesi, işçi ücretlerinin düşürülmesi, ikramiyelerin ertelenmesi ve res’en emeklilik, IMF ve Dünya Bankası’nın talepleri doğrultusunda yapılıyor. Bu ülkenin çalışanlarının ataları, vatanı 1919’larda ülkeyi işgal eden emparyalist güçlerden kurtardı. Ancak, şimdi bu ülkeyi, IMF ve Dünya Bankası’yla ele geçirmeye çalışıyorlar. Bu ülke halkının 1995’lerde yaptığı fedakarlığın karşılığı, vurguncuya, talancıya, hortumcuya ve banka batıranlara gitti.

Gene işçilere hitaben yaptığı bir konuşmada da benzer sözler etti: “Kıdem tazminatlarımıza, ücretlerimize, ikramiyelerimize uzanırlarsa, bu gök kubbeyi başlarına yıkarız, başlarına... Hükümet, eğer IMF’nin, bir avuç çıkarcının isteklerine uyarsa, bu meydanları dar ederiz dar... Eğer siz de bunları alkışlarsanız, elleriniz kırılsın elleriniz... Bize Kızılay Meydanı’nın yolu görünüyor. Bizim haklarımıza ısrarla el uzatırlarsa, tüm işçileri Kızılay’da bekliyorum. Buna hazır olun. Tugaylar, tümenler gibi hazırlıklı gelin. Sorunlarımızı çözünceye kadar Kızılay’da kalacağız. Buna hazır mısınız?"

Bu tescilli hain benzer sözleri işlerin ciddiye bindiği her kritik durumda ağzına sakız etti. Şubat krizinden sonra da, kamu TİS’lerinin imzalanması aşamasında da Bayram Meral’in böyle ateşli nutuklarına tanık oldu işçi ve emekçiler. Fakat her seferinde de bu hain ve onun suç ortakları tarafından yarı yolda bırakıldılar. Saldırı yasalarına, satış sözleşmelerine boyun eğmeleri sağlandı.

İşçiler artık Bayram Meral ve benzerlerinin sözlerine eskisi kadar güvenmiyorlar, onların konuşmalarının, bağırıp çağırmasının ne anlama geldiğini iyi biliyorlar. Son Ankara yürüyüşü ve 9 Kasım mitingi bunu en açık biçimde gösterdi.

Zaten bunun kendileri de bildikleri için bu sermaye uşakları şimdi daha militan, daha ileri eylem biçimlerini de ağızlarına almaya başlamış bulunuyorlar. Genel grev diyorlar, Kızılay’a çadır kurmaktan söz ediyorlar.

Sınıf devrimcileri ve öncü işçiler, sınıf içindeki bu sermaye ajanlarına karşı her zamankinden daha uyanık olmalı, onlara karşı mücadeleyi bugün her zamankinden daha fazla ciddiye almalıdırlar. Sendikal ihanete karşı mücadele, siyasal bir sınıf hareketi yaratma çabasının ayrılmaz bir parçası olmak zorundadır.