17 Kasım '01
Sayı: 35


  Kızıl Bayrak'tan
  Son eylemler ışığında sınıf ve kitle hareketinin durumu
  Ankara yürüyüşü ve mitingi: Karşılamalarda coşku, Ankara'da kitlesel gösteri
  Kamuda tasfiye saldırısı
  DİSK, KESK Ankara yürüyüşü ve Emek Platformu'nun eylemleri...
  Armutlu'ya ve Alibeyköy'e operasyon!
  Yoldaşlarının kaleminden Armutlu şehitleri...
  Ekim Gençliği'nden...
  Savaş, anti-emperyalist mücadele ve zor dönem devrimciliği
  "Uygar" batı, "barbar" doğu!...
  Uluslararası hareket
  Emperyalist barbarlık ve çevre tahribatı
  Noam Chomsky ile röportaj...
  Güney Kürdistan, olası gelişmeler ve devrimci yurtsever tutum
  Size verilecek bir gülüm vardı...
   Parti bilinciyle sınıfa, kitlelere!
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

Son eylemler ışığında
sınıf ve kitle hareketinin durumu

Krizin derinleştirdiği sosyal yıkım, Türkiye’nin de dahil olacağını açıkladığı emperyalist savaş ve azgınlaşan devlet terörü, sınıf ve kitle hareketindeki yaşanmakta olan gelişmelerin güncel zeminini oluşturuyor. Faturası tümüyle işçi sınıfı ve emekçilere kesilen yıkım programları ve krizlerin sadece son iki yılda ortaya çıkardığı iktisadi tablo; üçe-dörde katlanan işsizler ordusu, en az yarı yarıya gerileyen ücretler, günün doğal sınırlarını zorlayan mesailer, açlık sınırının da altına itilen milyonlar, eğitim ve sağlık hizmetlerinin paralılaştırılması/pahalılaştırılması ve kalitesizleştirilmesi sonucu eğitimsizlik ve sağlıksızlıkta hızlı artış, yeryüzünden silindiği düşünülen kimi hastalıkların nüksetmesi vb., vb.’dir.

Bu iktisadi tablonun elbette bir sosyal faturası da olacaktır. Öncelikle –ve bir bireysel çıkış olarak- iktisadi faturayı yüklenen sınıflarda toplumun “normal” gördüğü yollardan giderilemeyen ihtiyaçların “suç” gördüğü yollardan giderilmeye çalışılması yaygınlaşmıştır. Yine bireysel çıkış anlamında, çözümsüzlüğün yarattığı cinnet olaylarında korkunç bir artış sözkonusudur. İntihar, cinayet, hırsızlık, gasp gibi olaylardaki artış korkunç boyutlardadır. Ancak yıkımın sosyal faturası salt ezilen sınıflara kesilmiyor. Egemen sınıf da farklı biçimlerde de olsa faturaya ortak olmak zorunda kalıyor. Televizyon ekranları sınıflar arasındaki korkunç uçurumun aynası gibi, çöplükten geçinenlerle eğlence çılgınlıklarının görüntülerini yanyana sergiliyor. Uçurum, dib itilenlerde tepedekilere karşı öfke ve nefreti artırırken, tepedekilerin tüm insani özelliklerini (her ne kadar kaldıysa) tüketiyor, yozlaşma ve çürüme egemen sınıf içinde had safhalara yükseliyor.

Devlet teröründe artışı, ezilen sınıfların siyasal çıkış yollarını tıkama amaçlı siyasal hedeflere yüklenmenin yanısıra, yukarıda değinilen bireysel çıkışların da şiddet yöntemleriyle bastırılma çabalarını büyütüyor. Yakın zamana kadar Türkiye’nin karakollarında sadece devrimciler işkenceyle öldürülür sanılırdı. Son yıllarda adli nedenlerle gözaltına alınan insanlar da, ölümle sonuçlanacak düzeyde ağır işkencelere tabii tutulmaya başlandı. Ezilen sınıfların örgütlü mücadelesi ise çoktandır azgın bir şiddetle bastırılmaya çalışılıyor. Sendikalaşma çabaları, grev, direniş, yürüyüş, miting, hatta basın açıklaması eylemleri hemen her seferinde polis ve jandarma zorunu buluyor karşısında.
Tüm bunların üstüne şimdi bir de kapitalizmin haçlı seferi başlamış durumda. Savaş açan taraf hedefini de tarif etmiş oluyor aslında. Haçlı ordularını toplayan emperyalist kapitalist dünya olduğuna göre, sefer dünya işçileri ve emekçi halklarına karşı düzenlenmektedir. Bu çok açık. Gösterilen ve vurulan ilk hedef “şef”in ihtiyaçları doğrultusunda belirlenmiş olabilir. Ancak, ABD uçakları Afganistan’a bomba yağdırırken, İMF, Dünya Bankası ve diğer emperyalist kuruluş ve tekeller, onların denetimindeki bütün ülkelerdeki hükümetler de işçi sınıflarına zam, zulüm, işsizlik, sefalet yağdırmaya devam ediyor. Amerika başta olmak üzere, bütün ülkelerde haklar ve özgürlükler kısıtlanıyor.
Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkları ise tüm bu yaptırımlardan, bu şiddet ve terörden en fazla nasibini alanların başında geliyor. Ardardına uygulanan sosyal yıkım programlarının ve yine ardardına yaşanan krizlerin faturasına şimdi bir de savaşın faturası eklenmeye başlandı. Üstelik henüz sadece kararı alınmışken, sıcak çatışmaya fiilen girilmediği halde. Yarın Afganistan’a ya da hedef gösterilen başka bir ülkeye tabur tabur asker gönderilmeye başlandığında ortaya çıkacak fatura ise tahayyül sınırlarını aşıyor. Ancak tahmin etmek zor değil ve kitlelerin bugünkü hareketliliği biraz da bu korkutucu tahminlere dayanıyor.

Hareketin özellikleri

Sendikal yapılar -özellikle de konfederasyonların yapısı- gözönüne alındığında, yaşanan eylemlilikler konusunda karar süreçlerinin nasıl işlediği çok açıktır. Kararlar taban zoruyla alınmıştır. Bu açıklık, en azından işçi sınıfı ve gençlik tabanındaki mücadele istek ve kararlılığının da bir göstergesidir. Gerçi eylemlere verilen destek mücadele istek ve ihtiyacının daha geniş emekçi kesimleri de kapsadığını göstermektedir. İşçi sınıfı ve gençliğe işaret etmemiz, hem yaşanan eylemliliklerin bu iki kesim tarafından gerçekleştirilmiş olmasından, hem de daha genel bir hareketlenmenin önünü açma özelliğinden dolayıdır.

Sınıf tabanındaki mücadele istek ve kararlılığı, gerek eylemlerin içinden, gerekse de eylemleri önceleyen bir takım işçi toplantılarından yansıyan söylemlerde de kendini göstermektedir. Toplantılarda yapılan konuşmalarda, eylemlere katılan işçilerle yapılan röportajlarda, döne döne mücadele zorunluluğu dile getirilmektedir. Tabandaki bu isteğin yukarıya yaptığı basıncın en tam ifadesi ise, bir alt kademe sendika yöneticisinin “taban bizi parçalayacak” sözünde kendisini bulmuştur.

Mücadele isteğini, “nasıl bir mücadele yürütülmesi gerektiği”ne dair bilinç açıklığı tamamlıyor. Söyleşilere katılan işçilerin ezici çoğunluğu başlayan eylemliliğin mutlaka arkasının getirilmesi gerektiği konusunda adeta hemfikir durumdadır. Bu söyleşiler farklı illerdeki farklı işletmelerin işçileriyle yapılmıştır. Dolayısıyla, hak alıcı bir mücadele istek ve kararlılığı palyatif değil, yaygın bir durumdur. Bu yaygınlığın, elimizdeki verilerin sınırlılığı gözönüne alınarak, en azından öncü işçiler ve eylemlere katılan kesim için geçerli olduğu tartışmasızdır. Eylemlere katılımın düzeyi konusunda ise “kitlenin isteksizliği” ya da ihtiyaç duymaması diye bir seçenek (başta egemen sınıf olmak üzere) kimsenin aklına bile gelmiyor. Özellikle egemen sınıf, sıralıklarla dile getirdiği “sosyal patlama” korkusunun da ifade ettiği gibi, sınıf hareketinin dizginlenmesi konusunda hem bilinçli davranıyor, hem de sistemli ve planlı bir faaliyet sürdürüyor. Bu faaliyetine en etkili yardımı da sendikaların başındaki ihanet çetelerinden alıyor.

Sınıf hareketinin bir özelliği de, yıllar süren ve artık hiç gizlisi saklısı kalmamış bulunan bu ihanetin yarattığı tahribatlarla ilgilidir. Örgütlerin en tepesinde bulunanların sermaye sınıfıyla bu açık işbirliği ve sınıfa karşı bu açık ihaneti, sınıf kitlelerinde bir örgütsüzlük-sahipsizlik, dolayısıyla da güvensizlik geliştirmiştir. Merkezi düzeyde alınmış eylem kararları söz konusu olduğunda ilk akla gelen ve ilk telaffuz edilen, yine bir “hava boşaltma” hesabı yapıldığıdır. Bu nedenledir ki, söyleşilerde altı önemle çizilen konulardan birisi eylemlerin mutlaka arkasının getirilmesi gerektiğidir.

Güvensizliğin tek nedeni açık ihanetin genel etkisi de değildir. Alınış ve uygulanış biçimleriyle, eylem kararlarının, adeta katılımı olabildiğince sınırlamayı hedeflediği, bunun da, eylem kararlarında etkin olan taban basıncını azaltma arzusuna denk düştüğü açıktır. Örneğin Ankara yürüyüşü ve mitingi konusunda KESK, adeta kerhen destek anlamına gelecek bir katılımı planlamış ve uygulamıştır. Sadece sendika temsilcilerinin yürüyüşe katılma kararı, Ankara mitinginin merkezi tutulmaması-iş bırakma kararıyla birlikte uygulanmaması (bu DİSK ve KESK’in ortak tavrı), karşılama ve uğurlama için il ya da bölge çapında yine benzer karar ve planlamaların yapılmaması vb., konfederasyon yöneticilerinin eylemler konusundaki niyetlerini açıklamaya yeter. Kaldı ki, bu tavır ilk kez bu eylemlerde de ortaya çıkmadı. KESK daha geç katılmakla birlikteu, konfederasyonların uzunca zamandır adeta klasikleştirdiği bir tutum durumunda.

Sendikal ihanetin boyutları

Günlük hak alma mücadelesine etkisi, sendikal ihanetin sınıf kitleleri nezdinde en açık görülebilen özelliğidir. Saldırıların en kritik süreçlerinde kitleleri harekete geçmekten alıkoymak, bunu sağlayamadığı yerde hedefsiz-amaçsız-sonuçsuz bir eylemle iç boşaltmak, bu ülkede adeta bir Türk-İş klasiği haline gelmiştir. Türk-İş klasiği tabiri, diğer sendika ve konfederasyonları temize çıkarmak için değil, ihanetin başını Türk-İş çektiği içindir. Zira, diğerlerinin Türk-İş’i takip etme dışında bir şey yaptıkları, ayrı bir tutum geliştirdikleri yoktur. DİSK yıllardır toplu iş sözleşmelerini Türk-İş’e endekslemiş, kötü sonuçları Türk-İş’le açıklamayı alışkanlık haline getirmiş durumdadır. ESK’nın, Sivil İnisiyatif’in yolunu Türk-İş düzlemekte, di&curre;er konfederasyonlar açılan bu yoldan patronların kucağına yürümekte bir sakınca görmemektedir, vb...

İMF-TÜSİAD yıkım programlarını uygulamak üzere görevlendirilmiş bulunan iş başındaki hükümetin bütün bir icraatı, işçi ve emekçi sınıflardan hak gasplarına endekslenmiştir. Onlar bunu, başbakan Ecevit’in ağzından, “cezaevleri sorununu çözemezsek istikrar programlarını gerektiği gibi hayata geçiremeyiz” sözleriyle, ta baştan ifade etmiş de bulunuyorlar. Devrimcilere yahut kitle hareketine yönelik azgın devlet terörü, mücadelenin önünün kesilmesi/hak gasplarının güvenceye alınması amaçlıdır. Bu, bu kadar açık olduğu halde, süreçteki tüm hak gaspları ciddi bir mücadele engeline takılmadan gerçekleştirilebilmiştir. Hain bürokratlar böyle her kritik saldırı sürecinde bir yolunu bulup kitle hareketinin önünü tıkamayı başarmış, işbirliği içinde oldukları sermaye sınıfına sonsuz hizmetouml;rmüşlerdir. Tahkim ve mezarda emeklilik saldırısında bu böyle olmuştur. İmzalanan bütün TİS’lerde, gerçekleştirilen tüm toplu tensikatlarda durum aynıdır.

Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi, işin bu yanı zaten kitleler tarafından da bilinmekte ve tepki çekmektedir. Yarattığı tahribat da, ciddi ve büyük olmakla birlikte, daha ziyade maddi alanla sınırlıdır ve bir karşı atakla telafisi daha kolaydır. Oysa, ihanetin sınıf kitleleri tarafından henüz bilince çıkarılamayan daha temel, daha büyük tahribatı sözkonusudur.

Sendikalar, halihazırda sınıf hareketinin tek kitle örgütü olma özelliğini taşıdıkları oranda, yönetim mekanizmaları da hareketin “önderliği” sıfatını taşımayı sürdürmektedir. Ne var ki bu önderlik, yaşamın her gün kanıtladığı gibi, sahte bir önderliktir. Hareketin yolunu açmak, önünü aydınlatmak, hedefini göstermek şöyle dursun; barikatlar örmeyi, engeller oluşturmayı, yolu yokuşa sürmeyi, hedefi karartmayı kendilerine iş edinmişlerdir. Dahası, siyaset dışı, partiler üstü söylem ve propagandalarıyla, sınıfın bağımsız siyasetiyle buluşmasını engellemeyi, onu sermaye politikasına alet etmeyi bugüne dek başarıyla yürütebilmişlerdir.
Sınıfın birleşik mücadelesini örgütlemenin temel koşulu, tam da bu bağımsız sınıf politikasıdır. Sınıfın kendi bağımsız siyasal istemleri etrafında birleşmesi ve hareket etmesi, salt nihai ve kalıcı kurtuluş için değil, günlük hak mücadelesinin başarıyla yürütülebilmesi, hakların korunması ve ilerletilmesi için de gereklidir. Bu sağlandığı takdirde, öncelikle hareketin önündeki barikatlar ezilip geçilecektir. Hain bürokratları ve sermaye sınıfını en fazla korkutan da budur. Ve bu aynı zamanda sınıf hareketinin de tek çıkış noktasıdır.

Tıkanma noktası, çıkış yolu
ve imkanlar

Sendikal ihanetin tüm tahribatına, örgüt yönetimlerine duyulan tüm güvensizliğe rağmen, sınıf kitleleri, gerek eylemlerin sürekliliği, gerekse de daha güçlü ve etkili bir biçim olarak genel grevin gündeme getirilmesi konusunda yine yaygın ve güçlü bir istek ortaya koyabilmektedir. Asıl sorun da kendini bu aşamadan itibaren gösteriyor. Kitlelerin çözümsüzlüğü-çıkışsızlığı burada başlıyor. İhanet çetesi olarak tanımladıkları ve ancak çok sıkıştıklarında kitleyi denetimlerinde tutmak ve biriken öfkeyi biraz olsun boşaltmak amacıyla eylem kararları aldıklarını bildikleri verili konfederasyon ve sendika yönetimlerinin, hak alıcı bir eylem sürecine (bunun en büyük adımı olarak da bir genel greve) önderlik etmeyecekleri-edemeyecekleri bilindiği oranda, böyle bir sürece hangi önderlik ve öruml;tlenme ile girileceği sorusu muallakta kalıyor. Özetle; birleşik, etkili, hak alıncaya kadar sürdürülecek bir mücadele zorunlu; bugünkü sendikal yapıların böyle bir mücadeleye önderlik etmesi mümkün değil; ihtiyaca yanıt verecek başkaca bir önderlik de görünürde yok... Sınıfın en geniş kitleleri açısından durum bu.

Kuşkusuz sınıfın en ileri kesimlerinde ihtiyacın nasıl bir önderlikle karşılaşabileceği konusunda bir bilinç sözkonusudur. Ancak bunun, süreci kazanmanın tek yolunun sınıfın devrimci mücadelesi olduğu, bunun da devrimci bir önderlikle sözkonusu olabileceği sınırlılığında bir bilinç olduğunu kabul etmek gerekiyor. Her biri bir devrimci yapıyla ya ilişkili ya da sempatizan düzeyinde yakınlığı bulunan bu öncü işçi kesimindeki sözkonusu bilincinse, devrimci yapıların sınıflar mücadelesi konusundaki kafa karışıklığı kadar bulanık bir bilinç olacağı ve devrimci hareketin dağınıklığına paralel bir dağınıklık yaratacağı açıktır. Tam da öncünün bu parçalanmışlığıdır ki, taban örgütlülükleri ve birlikleri konusundaki çabaları büyük oranda boşa çıkarmakta, kendiliğinden işimleri ise neredeyse sıfırlamaktadır.

Sınıf ve kitlelerin yeniden hareketlenmeye başladığı bu süreçte, bu temel soruna yüklenmek, sınıf kitlelerini, öncelikle de öncü işçi ve emekçileri, bağımsız sınıf politikası çevresinde birleştirmek, sınıf devrimcilerinin faaliyetinin merkezini oluşturacaktır. Süreci kazanmak, kitleleri kazanmakla mümkündür.