17 Temmuz'01
Sayı: 17


  Kızıl Bayrak'tan
  Uşaklıkta ve onursuzlukta sınır tanımıyorlar!
  Telekom krizi ya da İMF'ye uşaklığın son perdesi!
  Cumhurbaşkanı'nın vetosu ve reformizm.
  Sendikal ihanet barikatı ve devrimci taban inisiyatifi
  Sınıf hareketi
  Devrimciler ölmez, devrim davası yenilmez!
  Ölüm Orucu 268. günüde sürüyor
  Direniş, direnişçi ve parti..
  PKK-DÇS: "Savaşırız ha..." demagojisi, iç huzursuzlukları bastırmaya dönüktür!...
  Direnişçi Sümerbank işçilerine mektup...
  Gücün örgütlülüğündür!
  Uluslararası hareket
  Ulucanlar katliamı davası
  Katilam ve düzen medyası
  Direnişçilerin kaleminden
   Açıklamalardan
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

Direnişçi Sümerbank işçilerine mektup...

"Bizleri kurtaracak olan kendi kollarımızdır!"

Sevgili Sümerbank işçileri, dostlarım, merhaba!

Fabrikanızın özelleştirilmesine karşı işyerini terketmeme eylemine başladığınızdan itibaren gözlerimiz pür dikkat üzerinizde. Her eyleminizi, her gelişmeyi heyecanla izliyoruz.

Bugün 4 kişilik bir ailenin insanca yaşayabileceği ücret 1 milyara doğru fırlarken, bizlere ücretsiz çalışma, sağanak halinde yağdırılan zamlar, grevsiz toplusözleşmesiz sendika, özelleştirme, taşeronlaştırma dayatılıyor. 100 milyonluk asgari ücretle sefalet içinde sürünmek dayatılıyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, bir de aylar boyu ücret ödemeden çalıştırma dayatılıyor.

Bu dayatmalara karşı yaktığınız mücadele ateşi, sizin bir parçanız olarak Buca Cezaevi'nde yatan biz devrimci tutsaklara, tel örgüleri, taş duvarları, demir kapıları aşarak ulaştı. Direnişiniz bize apayrı bir sevinç ve coşku verdi. Direnişinizi direnişimiz, kavganızı kavgamız biliyoruz. Yüreğimizi yüreklerinizin yanına koyuyoruz. Çünkü bizim işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarları dışında hiçbir çıkarımız yoktur.

Kardeşlerim, ben İzmir Emek Platformu'nun 14 Nisan'da organize ettiği ve sizin de katıldığınız mitinge devrimci bir işçi olarak katılmıştım. Mitingin bitiminde bir işçi arkadaşla birlikte gözaltına alınıp tutuklanarak Buca Cezaevi'ne konulduk.

Gözaltına alınıp tutuklanmamdan kısa bir süre öncesine kadar bir tekstil işçisiydim. Sizin yaşadığınız sorunları (hatta sizden daha da kötü, günde 15 saat, bazen günlerce sabahlamalarla uzayıp giden iş saatleri) biz de yaşıyorduk. Besin değeri olmayan yemekler, tuvaletlerin 15 dakikalık molalar dışında kilitli tutulması, bitmek bilmeyen zorunlu mesailer, sürekli geciktirilen ücretler... İnsanı makinalaştırıp insan olmaktan çıkaran bu kötü çalışma koşullarına karşı mücadeleyi seçtiğim için tutuklandım.

Direnişinizi takip edebildiğim kadarıyla gözlemlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

15 Mayıs'ta fabrikayı terketmeme eylemiyle başlayan direnişle birlikte kendi aranızda 27 kişilik bir komite oluşturdunuz. Komitede görev bölüşümü yaparak sendikaları dolaşıp destek istediniz. Yerinde olan bu çabalarınız kısa sürede etkisini gösterdi. Tüm İzmir, hatta Türkiye'deki emekçilerin ilgi odağı oldunuz. Bakırköy Sümerbank işçileri sizlerden de güç alarak eylemliliklerini artırdılar. İzmir TEKEL işçilerinin de mücadelesine ışık tutup onlara güç verdiniz.

Sevgili dostlarım. Biz öyle yakınız ki birbirimize, öz kardeşten daha çok kardeşiz. Çünkü bizler alınterini namus bilmiş, kursağından haram lokma geçmemiş bir sınıfın insanlarıyız. Çünkü biz işçiyiz. Herşeyi üreten ve yaratanız. Dönüp bakalım şu dünyaya. Elimizin, terimizin değmediği ne var? Ama hep aç kalan bizler olmuşuz. Bir lokma ekmeğe muhtaç olan bizler olmuşuz. Ne kendimize bir gelecek, ne de çocuklarımıza mutlu bir hayat verebilmişiz.

Büyük öğretmenimiz Lenin'in şöyle bir sözü vardır: <İ>"Fabrikalar işçilerin birer okuludur. Kavgaya, mücadeleye biraz zor girerler. Ama kavgaya girdiler mi bir defa, herşeyleriyle girerler. Gerçek dost ve düşmanlarını burda tanırlar" Bu ifadeler bizi ne de güzel anlatıyor, değil mi?

Sendikalar halihazırda bizim en meşru sınıf örgütlülüklerimizdir. Sendikaları ne patronlar bize bahşetmişlerdir, ne de onların başına çöreklenen ağa çetesinin bir katkısı vardır. Sendikalarımız bizim yüzyıllık tarihsel kazanımlarımızdan biridir. 1800'lü yıllarda dünyadaki işçi kardeşlerimiz, 15-16 Haziran'da Türkiye işçi sınıfı, ölümüne direnişlerle, şehitler vererek korumuştur sendikalarını. Fakat sendikalarımız öyle bir hale gelmiştir ki, işçiden çok işveren sözcülüğünü üstlenmiş durumdadır. Patronların bize dayattığı her türlü hak gaspını "toplumsal uzlaşma", "sosyal barış" adına meşrulaştırma, eğriyi doğru gösterme merkezine dönüşmüş durumdadır.


Örneğin, bize dayatılan sosyal yıkım programının baş mimarlarından olan ABD ve İMF'ye karşı sloganların atılmasını TEKSİF yönetimi yasaklamaya kalkışabiliyor. Hergün işçilerin, öğrencilerin gruplar halinde direniş yerine gelip dayanışmada bulunmaları TEKSİF ağalarını rahatsız edebiliyor. Polisle birlikte hareket ederek komiteyi etkisizleştirmeye, dışardan gelen desteği engellemeye çalışıyorlar.

Bu adamlar bizim mi, yoksa patronların mı temsilcileridir? '98'de TAC Sanayi işçilerinin direnişini bilir misiniz? 3 aya yakın bir süre ücretlerini alamadılar, üretimi durdurup fabrikayı işgal ettiler. Şu an size önderlik etmeye çalışan TEKSİF'in yöneticileri grevi tanımadıklarını, bunun yasadışı olduğunu vb. söyleyerek işçileri yalnız bıraktılar. İşçiler de kendi aralarında bir komite kurarak, kahvede "okey" oynayan TEKSİF başkanını sürükleye sürükleye fabrikaya götürdüler. İşçilerin örgütlü olduklarını gördüklerinde grevi tanımak zorunda kaldılar. Demek ki bunlar ancak bu dilden anlıyorlar.

İzmir Emek Platformu 2000 1 Mayıs'ı öncesinde kuruldu. Hangi ihtiyaçla kuruldu biliyor musunuz? Tabandaki birlik arayışlarına, sermayenin saldırı ve hak gasplarına karşı işçi ve emekçilerin mücadele ihtiyaç ve isteğine cevap vermek için değil. Tersine, tabanda varolan mücadele isteğini dizginlemek, dağıtmak için kuruldu. Ne 1 Mayıslarda ne de sonradan gelişen işçi eylemleri ve direnişlerinde, tepkileri örgütleme ve dayanışmada bulunma çabası harcamadığı gibi hiçbir pratik faaliyet de yürütmedi. Ki siz bunu yaşayarak görüyorsunuz. Direniştesiniz ve Emek Platformu'nun sözcülüğünü üstlenenlerden gördüğünüz muamele ortada. Ve bu çeteler sendikalarımızın tepesinde kaldıkları sürece bu sorunları yaşamaya devam edeceğiz. O halde, "Devrimci işçiler sendika yönetimine!", "Sendikacılar ya görev başına ya kapı dışarı!"

2000 yılı başlarında her derde deva olarak propagandası yapılan ve bizzat sendiklarımızın başına çöreklenmiş bu çetelerin bizleri aldatarak destek ve onay verdikleri İMF-TÜSİAD yıkım programı Şubat ayında iflas etti. Yıllardır faturanın bizlere kesilmesi konusunda kılını kıpırdatmayan sendika ağaları bu kez karşımıza bir sözde "Emek Programı" ile çıktılar. Dizginleyemedikleri öfkemizi ve tepkimizi yatıştırmak için yazdılar, çizdiler, vaazlar verdiler. Sermaye iktidarına, "Gök kubbeyi başlarına yıkarız" türünden ikiyüzlü tehditler savurmayı da ihmal etmediler.

Grevlerimize, direnişlerimize yer vermeyen medya patronları Emek Programı'nı birinci sırada verdiler, toplumun gündemine oturttular. Neden acaba, hiç düşündünüz mü? Çünkü Emek Platformu'nun ve onun sözde "Emek Programı"nın oynayacağı rolü çok iyi biliyorlardı. Hava boşaltma eylemleriyle biriken öfke ve tepkimizin yatıştırılması, mücadele isteğimizin dizginlenmesi gerekiyordu.

Nitekim Emek Platformu bileşenleri bir eylem takvimi ortaya koyup bizleri meydanlara çıkardılar. Ama arkasının gelmediğini, zaten böyle bir sorunları olmadığını biliyoruz. Yarın işçi sınıfı ve emekçilerin saflarında biriken öfke ve tepkiyi dizginlemekte zorlandıklarında, yine aynı tiyatroyu oynamaya devam edecekler.

Biraz da bizim ortamımızdan, kendimizden bahsedeyim. Bu topyekûn saldırıda işçi sınıfı ve emekçilerin payına özelleştirmeler, eğitim ve sağlık hizmetlerinin tasfiyesi, tarımın çökertilmesi, bizim payımıza ise F tipi hücreler çıktı. Kendi cephemizden sonradan Ölüm Orucu'na çevirdiğimiz Süresiz Açlık Grevi ile göğüsledik süreci.

Sonradan yaşanan gelişmeleri az çok biliyorsunuz. Bulunduğumuz Buca Cezaevi'nden Abdullah Bozbağ, Sedat Gürsel Akmaz, Celal Alpay, Hüseyin Kayacı ölümsüzler kervanına katıldılar. Şu an Ölüm Orucu'nda olan 3 arkadaş var: Esat Üçkan, Faik Önder ve Ali Çamyer. Sermaye düzeni bizim taleplerimizi daha fazla kan, daha fazla can ile karşılıyor. Biz de, türküdeki sözler gibi, "can için yalvarmam sana, bir gider bin geliriz" diyerek, yeni ekiplerle, tek bir kişi kalana kadar direnişimizi sürdüreceğiz.

Ben buraya gelir gelmez 35 gün süren Süresiz Açlık Grevi'ne başladım. Şu an ara vermiş bulunuyorum. Yeni başlayacak olan Ölüm Orucu ekiplerinde yüreğimi tutuşturup avucuma alarak, direnişin tam ortasında ben de yeralacağım. Kızıl bandı alnıma takarak, kahramanlar diyarına doğru kanat çırparak...

Bu gücü nerden mi buluyoruz diyorsunuz?

Bu güç bizdedir canım kardeşlerim. Bu güç işçi sınıfının devrimci gücü. Bu güç Sümerbank işçilerinin ellerinde parlayan emeğin gücüdür. Bu güç, işçi sınıfının devrimci programı altında tek yumruk halinde kazanacağımız geleceğimizin gücüdür.

Diyeceğim şu ki, bizim muhatap almanız gereken, bizim gibi olan işçi kardeşlerimizdir. Hemen yanıbaşınızdaki TEKEL işçileridir. Çiğli Organize işçileridir. Bakırçay Havzası'ndaki demir-çelik ve petro-kimya işçileridir. Pınarbaşı-Gaziemir'deki Tariş işçileridir. Bildirilerinizle, bülteninizle ziyaret edip bilgilendirmek, desteklerini almak, görevlerini hatırlatmak gibi bir göreviniz var sizin. TEKSİF yöneticileri görevlerini yapamıyorlarsa eğer, biz de anlayacakları bir dille konuşalım onlarla.

Burada mektubuma son verirken bir dahaki mektupta görüşmek dileğiyle diyorum. Ve diyorum ki, bizleri kurtaracak olan kendi kollarımızdır. Zafere olan sonsuz inancımla, taşıp kabaran coşkumla hepinizi kucaklıyor, sizin yanınızda olduğumuzu belirtiyorum. Yarın bizimdir kardeşlerim!

Alaattin Karadağ
Buca Cezaevi